Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Zaman mefhumu şairlerin ve yazarların her zaman ilgi alanında olagelmiştir. Zamanı kimi tüm gücüyle anlamaya çalışmış kimi de sorgulamadan sadece onu hissetmeye vermiştir kendini. Zaman deyince en bilineni şüphesiz Ahmet Hamdi Tanpınar. Bilindiği üzere pek çok eserinde bu kavramın etrafında dolaşıyor karakterleri. Hatta ironik romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü bugün hâlâ güncelliğini korumaktadır. Bu izleği işleyen birçok kurgu ve kurgu dışı eser de günümüzde yazılmaya devam ediyor. Çocuk yazını da son zamanlarda bu temaya daha çok dümen kırılan kollardan biri. Geçtiğimiz günlerde zamanın akışına ve onu devam ettirme çabasına odaklanan yepyeni bir kitap yayımlandı genç okurlar için: Saatçilerin Tehlikeli Yolculuğu. Enver Kubilay Yüksel’in Genç Timaş’tan çıkan bu romanı on bir yaş ve üzerindeki genç okurlara hitap eden, fantastik bir eser.
Eserleri ve edebî çalışmaları Kayıp Rıhtım tarafından hazırlanan öykü seçkilerinde yer alan yazar, genellikle fantastik ve büyülü gerçekçilik türünde yazdığı biliniyor. Saatçilerin Tehlikeli Yolculuğu da yazarın ilk romanı ve zamanı dengede tutan “Hayat Saati”ne odaklanıyor. Her şey Saatçilerin yaşadığı köyde zamanın bir anda yavaşlamasıyla başlıyor. Bu elbette normal bir durum değildir ve bu olağan dışı durumun sebebi en kısa zamanda bulunmalıdır. Yoksa bu, tahmin edileceği üzere dünyanın sonunun gelmesi demektir. Bu köyde yaşayanlardan biri de on iki yaşındaki Anno’dur ve olay bir noktada onunla başlar. Anno’ya bir kum tanesi veren gizemli bir kadın ona zamanın önemine dair şunları söyler: “Salise olmadan saniye, saniye olmadan dakika, dakika olmadan saat olur mu? Yüzyıllar saliseye, saliseden daha kısa süren zamanların varlığına muhtaç değil mi? İşte bu kum tanesi de o kısa zamanlar gibi. Her şeyin sebebi. O olmazsa dünya olabilir mi? Böcekler olmadan bitkiler, bitkiler olmadan insanlar, hayvanlar, tabiat olabilir mi?
Saatin içindeki en küçük çark, en önemsizmiş gibi görünen ufak vida olmadan saat çalışabilir mi? Her şeyin bir yeri ve önemi var. Bunları hep hatırla olur mu?” (s.24) Tam da bu kadının dediği gibi bir kum tanesi her şeyin sebebidir ve bunun etrafında şekillenir sonrasındaki tüm olaylar. Saatçiler Zamansızlara karşı büyük mücadelesine de isminde bariz bir sembolizasyon bulunan Kadime Hanım sayesinde başlarlar. Peki “Hayat Saati”nin dengesini yerine getirebilecekler midir?
Zamansızlar, gözleri bir şey görmeyen, çok tehlikeli varlıklardır. Ancak eserde de belirtildiği üzere Zamansızlar, kendi hırslarına yenik düşen Saatçilerden başkası değildir: “Zamansızlar Saatçilerin kendilerinden başkası değil Kadime. Onlar yüzlerce, yüzlerce yıl önce açgözlülüğe yenik düşen Saatçilerdi. Çarkın kişisel ihtiraslar için kullanılması, Saatçilerin becerilerinin, sanatlarının suistimal edilmesi zamanın anlamını yitirmesine sebep olmuştu. Yani yaşananların kesin bir tarihi yoktu. Haliyle geriye sadece masallar, rivayetler, efsaneler kaldı. Çarkı dilediği gibi kullanarak yeryüzünü etkisi altına almak arzusundaki Saatçilerle, buna karşı çıkan Saatçiler arasında çıkan savaşı güç hırsına kapılan taraf kazandı. Karşılarında duran herkesi şiddetle dize getirdiler. Ve çarkı bir dümen gibi istedikleri an, istediklerini elde etmek için döndürdüler. Saatçilerin dünyanın geri kalanıyla doğrudan irtibat kurmama kuralını ihlal ettiler. Siyasetçilerle, dev şirketlerle, devletlerle anlaştılar. Dünya ellerinde bir kuklaya dönüştü. Farkında değillerdi. Hayat Saati’nin özü giderek bozuluyordu. Sonunda her şey tepetaklak oldu. Zamansızların çağı başladı.” (s.43) Böylece her iyinin de her kötünün de yine kendi içindeki iyi ve kötüyle bir var olduğunu, önemli olanın hangi yönümüzü ortaya çıkaracağımız olduğunu vurguluyor yazar. Suistimal edilen zamana dengesini kaybetmekten başka olasılık da kalmıyor. Bu nedenle de işleri yola sokmak için gönüllülerden oluşan bir yolculuğa koyuluyor Saatçiler. Yolculuk esnasında pek çok badireler atlatıyorlar. Çünkü karşılarında buldukları Zamansızlardır. Zamanın dengesini kurtarmak adına çıkılan bu yolculuğa gönüllü olan altmış yetişkin ve altmış çocuk ile çıkılması da sebepsiz değil; bu sayılarda da sembolizasyon olduğunu görüyoruz: “Bildiğin üzere altmış saniye bir dakikayı, altmış dakika bir saati oluşturuyor. Bizler saniyeyiz, bize eşlik edenler dakika. Belki Kadime Hanım da saati temsil ediyordur. Yani bir kişi eksik olsak bile bu görevi yerine getirmemiz olanaksız görünüyor. Zaten bu yolculuğu bu kadar zor yapan şey de bu. Hayat Saati’ne ulaşmak için farklı görevlere sahip yüz yirmi bir kişi gerekiyor. Hepimizi bir arada tutmak, başımıza bir şey gelmeden oraya ulaşabilmek çok zor.” (s.184) Baştan sona çeşitli sembollerle yüklü bu eser, sonlara doğru zaman ve mekân arası geçişlerin de olduğu bir noktaya varıyor. Nihayetinde zamanın dengesinin sarsılmasıyla hayatın dengesinin sarsılmasının bir olduğu yine manidar olarak çıkıyor karşımıza.
Enver Kubilay Yüksel’in masalsı anlatımı, fantastik ögelerle yüklü bu romanı zenginleştiren en büyük etkenlerden biri. Yazının başında, gizemlerle ve bulmacalarla dolu bu romanın on bir yaşın üzerindeki okurlara hitap ettiğini belirtmiştim. Ancak bu noktada, çocukların ailelerinden ayrılarak tehlikeli bir yolculuğa çıkmaları ve zamanı kurtarmak uğruna büyük tehlikeler atlatmaları yer yer tetikleyici olabilir diye düşünüyorum. Sonunda Saatçilerin Zamansızlara karşı verdikleri savaşta Saatçilerin köyündeki Anno'nun yüz on dokuz kumun üstüne sonuncu kum tanesini koymasıyla Kadime Hanım'ın sözlerinin gizemini anlayabilecek midir? Okurların sonuna kadar merakla takip edeceği bu romanı her yaştan okurlara tavsiye ediyorum.






