Şairim
11 Nisan 2019 Öykü

Şairim


Twitter'da Paylaş
0

İki yakalı şehrin herhangi bir şehir hatları vapurunda oturuyorum. Şairim, ötesi terk edilmiş bir şair... Dalgalar vapuru, gözyaşlarım beni yıkıyor; utanmasam hıçkıracağım. Utanıyorum. Kirpiklerime tutunsam bir gemi zinciri gibi tuttukça avuçlarım acıyacak. Bırakıyorum.

Ömrümde ilkelinden son modasına bir sürü duygu biriktirmişim. Zihnimin kalburunda hepsini birbirine çarpa çarpa, kasnağına vura vura elemişim. Elimde kalan son taneye sevmek demişim. Bilirim kendimi birden sever, çabuk alışır, ansızın özler ve apansız terk ederim. İçlerinden bir tek sevmekte kendimi beğenirim. Benim kitabımda sevmenin karşılığı, anın telaşına heba edilmeyen duygular, zamandan yalnız sevdiğin ile kaçmaya meyledilen arzular olarak tarif edilir.

 

Kim bilir hangi kalbe değip geçen bir nazar,

0 kalbi nişan alıp saplanan bir hançer,

Bir atımlık ucu ateş en yakıcı ok  gibi,

Bir dudağa konup göçen bir göçebe kuş gibi severim.

İşte yine konup dönüp bir var bir yok demeden,

Dille, tenle, gözle değil özde hiç vazgeçmeden,

Tek mevsim var o da sanki ilkbahar gibi.

İşte öyle sevmiştim...

 

Yüzümü yalayan rüzgâr mı, dalga mı, martı mı yoksa çiçekli fularım mı bilmiyorum. Elimdeki ince belli bardağı nerdeyse kıracak kadar sıktığımı o an fark ediyorum. Çayın sıcağından yanan ellerimin, ayrılığın acısına kanamış sol yanımın kızarıklığına dalıp gidiyor, başımı kaldırınca denizi kızıl bir maziye doğru akarken buluyorum. Ayrılığın acısı ne sası bir hal. Ne acı bir tat bırakıyor, bırakıyor da dahası yaşamaktan soğutuyor. Çevrem insan kalabalığı. Başları öne eğik... Çoğu, başları ve sonları tahmin edilmez adamlar...

Ben de gömüyorum başımı yüreğime. Kendim gibisini görmemiş, ben de buyum, demeye çekinmiştim yıllar yılı. Şu zamanda bir hayali gibi perde arkasına geçmiş mum ışığında çubuklu bir kukla ile söz savaşına girmiş gibi soluk soluğayım. Oysa mum sönmüş, çubuk kırılmış, söz bitmiş, perde yıkılmış. Viran olmuş etraf; bir def sesiyle oyunun bittiğini çok geç anlayan ben yine darmaduman. Vapur düdüğüyle kendime gelip yine de düştüğüm kör, susuz kuyudan bir türlü çıkamayan ben... Acıyor bir yanım. Tutunamıyorum. Neydi benim bir hayalden diğerine balıklama dalışım. Sonra ordan kaçarca uzaklaşıp bir gerçeğe varmak için çabalayışım.

Kalktım. Ucuna doğru yürüdüm tahta tabanlı vapurun. Derin bir iz ile ilerliyordu denizin üstünden üstünden. Yak dedim, dedim, kavur. Çaldım tek tek kapısını kemikten bir geçide sıralanmış kuytularımın. Ardını çiğ bildiğim tüm atar ve toplardamar uçlarımın keskin dönemeçlerini dolaştım, kan revan. Yanmak için geceleri sahil boylarında yakılan ateş başlarına varmadım. Kavrulayım diye rengine yoldaş, uçsuz bucaksız gökle arasına çizgi çekmede mahir, damla damla, dalga dalga, gel ile git ile kayalara adını ıslak harflerle yazdıran deryaya vardım. Yak dedim, dedim, kavur. İçtim de denizden tek bir yudum gibi, geriye ne ondan eser ne kendimden bir avuç kül bırakmadım.

Seyyar satıcı telaşlı, elinde son kalan ceviz kıracağını avazı çıktığı kadar bağırarak methediyor. Kırgınım. Şehir hatları çalışanı hızlı, halatı hayata bağlıyor. Bağsızım. Köprüyü atan bir diğeri umarsız, tahtanın üzerinden diğer tarafa geçmek için nerdeyse birbirini ezecek insanlara nasırlı elini uzatıyor. Batıyor nasırı. Beni, çay ocağının bir sonraki sefer için yeniden ocağa sürülen demliklerinin fokurtusu ile ortalığı kaplayan acımsı bir dem kokusu uğurluyor.

İndim. Aslında akşama kadar  bir vapurun içinde karşılıklı iki yaka arasında gidip gelebilir, bunu bir hayalden diğerine yolculuğa bahane edebilirdim. Öğrenciliğimden beri severdim vapurları. Her zaman yaz kış fark etmez, önce dışarıya oturur, iyot kokusunu ciğerlerime doldurur, martı çığlıklarına eşlik eder, köpüklerle bakışırdım. Birkaç şiirimin ilk dizesine özlemi, son sözcüğüne noktayı bu yolculuklarda koydum. Unutmuyorum. Gözlerimin daldığı uzaklar, tüten vapurdumanı gibi zihnimi dumanlandırırdı. Üşüyünce içeriye geçer bir koltuğa ilişir “Can yelekleri koltukların altındadır” yazısı ile selamlaşırdım. Can yeleği, bir boğulma anının kurtarıcısı. Peki, ya şu hayattaki can çekişlerimiz? Ayaklarımızdan bir girdabın içine çekilip sonra tüm bedenimizin nefessiz kaldığı vurgunlarımız.

Sevmek demiştim hem de kolay ve birden sevmek, demek ki boğulmayı kendim istemiştim. Hayat bir denizse sevmek, yüksekten atlamak, üstelik kurtarılamamak için ayağıma bağladığım ağırlık sanki. Can yeleği sadece koltuk altı gibi gizli bir yerde kalacak, hiçbir şeye faydası olmayacak bir kandırmacaydı. Bir yolculuğu daha ona ihtiyaç duymadan tamamlamıştım. Gerçekte can yeleğine muhtaçtım. Denizde yalnız bir vapur, hayatta yalnız bir insan... Denizde arsız dalgalar, hayatta gözyaşlarım var... Denizde tek gök rengi, hayatta kir, pas içinde tonlar. Denizden çok, yeleksiz hayatta can veren var.

 

“Can yeleği koltuğun altında dursun yine,

Bir vapur kıyıya vursun yine,

Yine şehir, yine telaş, yine can acıtan insanlar,

Yine bana bir düş gerek, yeni bir ben olmak demek

Pek severim o şarkıyı kendime yeni bir ben gerek.”

Aklıma gelen bu sıralı sözcüklere o an bir ezgi uydurup cep telefonumun ses kaydına bastım.

 

Biraz üzgün, biraz bezgin, biraz vedalardan zengin sahilde yürümeye başladım. Ayrılmadan onun kokusunu doya doya çekmiştim içime. Soğuktan sızlayan burnumun direğine ne oluyorsa şimdi!.. “Güya apansız terk ederdim, bu yalanı kendime kim bilir kaç kere söylemiştim.”  Tahta bir banka oturup kalın halatlara, denizci düğümlerine, yanıma yaklaşan kedinin uzamış bıyıklarına, ellerinde sigaraları tüten bir iki kayıkçıya baktım. Bayatlamış ekmekleri denize doğru fırlatan lokanta çırağı kolunu zor kurtarırken martı gagalarından dilim dolaştı. Heyecanlı iki martı bir parça ekmek için dalaştı. Her canlının iyi kötü elbet vardı bir ruhu. İnsan denen bu zerrenin ruhunda fırtınası. Deniz mavi hayat siyah, gerçek fani düşler sonsuz, insan kalabalıklarda dahi ıssız olurda; aramaz mı bir limandan diğerine doğru yolu bulmak için, fırtınasız az dalgalı mutedil bir kıyı için dolanmaz mı ben gibi... Bir benmişim aşk acısı çeken sanki koskoca yuvarlağın üstünde. “Terk edildin işte aptal. Kendini bir halt sanan büyük laflarının altında ezildin. Hala şiir, şarkı ve düş. Düş yakamdan sersem! ”

Yürüdüm. İskelenin karşısında yanan kırmızı ışıkta durup geriye akan saniyeleri içimden saydım. Zaman, yağmur sonrası coşkun akan deli bir ırmak ve bildiğim en tesirli yara bandı. Hep artırma, eksiltme ya da kaçma, kovalama. Hayat koca bir çocuk oyunu. Yakalandım. Karşıya geçtim. Geldiğim deniz aşırı tarafa dönüp baktım. Oradan bakınca burası karşı; bu yaka o karşı...Şehir iki yakalı ya insan kaç cepheli?

Az evvel yaktığım sigarayı yarı beline kadar içmiş rüzgâr. Külünü savurdum gelişigüzel, dağıldı. Bozgun yedim. Dudağıma götürdüm kalan yarısını, önce dumanını içime, sonra tüm benliğimde kavrulan yerlerimin yangınını o dumana katıp üst perdeden bir of çektim. Üfledim.  

 

“Sevmek hata, söylemek de can acıtan bir gerçek

Bir söz vardı hatırladım, dur bakayım ne diyordu

"Bu an için mutlu ol, bu an senin hayatın"*

Bir şarkı tutturuyor hafifçe söylüyordum

Ufacık bir taş görüp bir tekme sallıyordum

Sevmek belki hataydı, ben hayat buluyordum

Yine yine bıkmadan küsmeden seviyordum

Herkes ters yolda iken ben yolumda yürüyor

Kimse ne der demeden içime bakıyordum.”

 

Şiir benle dalgasını geçiyordu. Şehrin gürültülü halleri mutedil kıyılar arayan gönlüme biraz hoyrat geliyor, bir çocuk o an hemen gözüme çarpıyordu. Ne olacak dünyanın bu değişmez düzeni! Katlanmak, sevilmek, yıkılmak isteniyor, hiçbiri diğerine nokta taviz vermiyordu. İşte yine bir hayal gerçekle bozuluyor, yine bir şarkı müziksiz çalınıyor, bir masal prensessiz, bir kralın tacını korsanlar kaçırıyor, binip o gemilere uzaklara gidiyordu. Kral, korsan, prenses o masallardan çıkıyor; gelip bu çocukların hayalinde yaşıyordu. Kimi o hayal ile bir sıcaklık duyuyor, o kibritçi kız gibi ısınıp gidiyordu. Açtığı avucunda dünyaları taşıyor, söylediği sözlerle bir dua ediyordu. “Keşke ben de o günlere, çocukluğa dönseydim.” dedim. Yürüyorum, yanımda o da benle geliyor; yüzümü, beni ve kalbimi görüyordu. Ah bir bilsen çocuk, büyümek hiç bitmiyor, bu dünya hızla dönüp her şeyi peşi sıra sürüklüyor, tam ben büyüdüm derken acı bir dersten ikmale kalıyordun. Bir şekerci çubuğa tatlı pamuk sarıyor, bir anda kuru çubuk şeker pembe oluyor, ona bir tane alıp kenara geçiyordum. O yiyor ben de onu gördükçe gülüyordum. O an ara sokaklar bir yerde buluşuyor, bir şehir sanki benle onunla konuşuyor, hatta ruhu diri bir şair yanımıza gelip de bize şiir yazıyor.

 

“Ah be çocuk sen şimdi şekerden bala döndün

Durma hep düş kur sende dünyayı böyle döndür

Düşlerinde bir insan hep çocukça kalıyor

Büyüklere uzaktan hep dalgayla bakıyor

Bugün beni bir vapur bu kıyıya taşıyor

Kendime bir yeni ben, dilim bunu söylüyor

Hayallerim denizler, toprak, zaman aşıyor

Bir çocukla birlikte bir an dünya duruyor.

O çocuk, ben bir çocuk, dört taraf bir serüven.

O anda bir prenses şu karşıki köşeden bize doğru geliyor

Onu bir ben, bir çocuk, bir de şair görüyor...”

*Ömer Hayyam


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR