Palyaço benzeri karakterler binlerce yıldır farklı kişilikler kazanarak dönüşüm geçirdiler. Birçok farklı kültürün mitlerinde de yer aldılar.
Zamanın acımasız geçiciliği karşısında hangimiz bir eziklik duygusu yaşamayız? Dünyaya uzaktan bakınca, hangimizin bizi üzen bir sürü sorunu içimizde ufalanmaz? Böyle zamanlarda sanki her şey başka bir evrende gibidir. Sanki yaşananlardan çok daha hayati şeyler varmış da biz onları farkına varmadan günün hay huyunda ıskalayıp geçiyormuşuz gibi bir düşünce bizi ele geçirmiştir.
Böyle karamsar olduğumuz durumlarda bir rahatlamaya gereksinim duyarız. Mizah gergin durumların en büyük yatıştırıcısıdır. Bize bir rahatlama alanı açan bir gösteri sanatı sirk ortamıdır. Sirke girmek başka bir gezegene gitmek gibidir. Bu öyle bir mekandır ki, bu gezegenin etrafında dönen, kendi insanları, kendi yasaları ve kendi gelenekleri vardır.
Genellikle renkli ışıklarla aydınlatılan bu alan heyecan verici performanslarla dolu bir yerdir. Eğlenceli müzikler, akrobatlar, sihirbazlar ve palyaçolar gibi birçok farklı gösteri türüne ev sahipliği yapar. İnsanlar çoğunlukla keyifli vakit geçirmek için gelirler ve birçok farklı duygu deneyimini bir arada yaşarlar, şaşkınlık, coşku ve merak gibi. Kadife elbiseli kadın at cambazları, rengarenk mayolu akrobatlar, soytarılar gözlerimiz için bir şölendir. Belleğimize hiçbir şeyin silemediği görüntüler kazınmıştır. Bernard De Fallois’nın sözleriyle söylersek, “çağdaş yaşamın hiçbir buluşu, düşselliğe böylesine zengin ve güçlü bir malzeme verememiştir.”
Palyaço benzeri karakterler binlerce yıldır farklı kişilikler kazanarak dönüşüm geçirdiler. Birçok farklı kültürün mitlerinde de yer aldılar. Tarihi MÖ 2004’lere kadar uzanan ve ilk türleri Antik Yunan ve Roma toplumlarında ortaya çıkan palyaçolar ortaçağda saray soytarılarına dönüştüler. Alaycı davranışlarıyla insanları güldüren modern palyaçolar 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar tiyatro ve gösterilerdeki rollerini sirk palyaçosu geleneğinden aldılar.
Palyaçolar öyle bir tip yaratırlar ki, tüm toplumsal kuralları aşar, sosyal düzen ilkelerini ihlal eder, otoriteyi açıkça sorgular ve onunla alay ederler. Enis Batur, filozof Ernst Bloch’un temel yapıtı İlke Umut'un bir bölümünü sirke ayırdığını yazar. Onun sözleriyle sirk ortamını şöyle yorumlar: “Sanatın tanıdığı tek dürüst, derinlemesine dürüst gösteridir sirk”. Hiçbir numaranın, hiçbir gizli kapaklı hünerin sergilenmediği bu 'açık mekânın çıplaklığına dikkat çeker düşünür: Soytarıların, palyaçoların 'ara' ları doldurduğu bir ayna-dünya: Orada ne görüyorsak o oluyordur. (Batur, 1999:142)
Sirk ortamı görsel zenginliği ile hepimizi etkisi altına aldığı gibi sanat tarihinde kendine önemli bir yer edinmiştir. Sirk ve onun yarattığı imajlar gerek sinemada, tiyatroda ve operada, gerekse resim ve müzikte işlenen bir tema olmuştur. Picasso'nun Palyaçolar serisi veya Stephen King'in Palyaço adlı romanı bu tema etrafında döner. Sinema örnekleri arasında Kahkaha ve Palyaço gibi filmler bulunuyor. Örneğin, 20. yüzyıl Alman edebiyatı yazarlarından Heinrich Böll’ün Palyaço eseri bir palyaçonun bakış açısından anlatılır. Temelinde bir aşk hikayesini konu alan romanda Hans ile Mari adında iki gencin başından geçen olaylar ele alınırken Nazi dönemi Almanya’sında Nazilerin farklı kimliklere bürünerek nasıl ve ne şekilde özel mevkilere geldiklerine de yer verilir. Eserin baş kahramanı Hans bir palyaçodur. Ümitsiz bir çaba içindedir. Bu süre boyunca çektiği acılar ve yalnızlığı yüzündeki beyaz makyajının arkasında gizlidir.
Çağımızda sanatın sirke eğilimine iyi bir örnek teşkil eden 2004 yılında Paris’te Grand Palais’de açılan, Büyük Şölen: Sanatçının Soytarı Olarak Portresi (La Grande Parade: Portrait of the Artist as Clown), başlıklı sergidir. Bu sergide, 18.yy.dan günümüze, sirkleri ve onun yarattığı imajları kendi sanat dilleriyle yorumlayan sanatçıların eserlerine yer verilmiştir. La Grande Parade sergisi, çağımızda sirke ve sirkin yarattığı imajlara yeniden bir eğilim olduğunun bir göstergesi olduğunu The New Republic dergisi sanat eleştirmeni Jed Perl “Günümüzde de hala palyaço birçok sanatçıya ilham kaynağı olagelmektedir, sanatçının öfkesi deha ateşini körüklüyor.” sözleriyle yorumladı.
Sirk dünyası ve palyaço sanatı hakkında değişik yorumlar var. Örneğin edebiyat eleştirmeni Jean Starobinski: “Trajik olanın bizde uyandırabileceği iç sıkıntısının ardından bize özgür olduğumuzu hissettirebilecek enerji boşalımı ya da gülme, bir bakıma çok güçlü olmayı gerektirir. Dolayısıyla burada yalnızca katharsis, yani trajik olanın yol açtığı tutku boşalması yoluyla arınma değil gülmenin yol açabileceği bir tür rahatlamanın da varlığı söz konusudur.” derken sirk sanatının izleyicide yarattığı rahatlama duygusuna dikkat çeker. (Starobinski Jean, 1999:160)
Enis Batur da gülmek ve ağlamak üzerine şöyle yorum getiriyor. “İki kutbun iki fiili: Gülmek ve ağlamak aynı yüzü ortasından eşit parçalara bölmüştür gelgelelim yerleri kaygandır, öyle ki birbirleriyle aynı yüz(ey)de saklambaç oynadıkları kolayca ileri sürülebilir.” (Batur Enis, 1999:142)
Komiklik ve gülme kavramlarını ele alırken sanatçıların giyimleri de ön plana çıkıyor. Kıyafet kişinin komikliğini vurgulayan bir öğe olarak karşımıza çıkıyor. Tıpkı Charlie Chaplin‘in kıyafetleri gibi. Strauss bu konuda şöyle açıklık getiriyor:
“İlk göze çarpan küçük melon şapka olacaktır. Melon bir şapka niçin seçilmiştir? Aslında İngiliz centilmenlerine özgü bir şapkadır bu: Demek ki centilmenlerin düzeyine çıkma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Papyonuna gelince, bunun için de aynı açıklama geçerlidir, ancak bu kez de çok büyüktür papyonu. Takım elbisesine gelince, ceketi ya çok uzun ya da çok kısadır, pantolonu hiçbir zaman ütülü değildir; ütülü olmak bir yana, akordeon gibi kırışıkları vardır. Ayakkabıları çok büyüktür. Kısacası bir centilmenin giydiği her şeyi vardır, ancak kibar İngiliz toplumunun uygun gördüğünün tam tersi bir görünüm yaratır.” (Strauss Andre, 1999:187)
Palyaçoların kıyafetlerine dikkat çeken Starobinski, Shakespear oyunlarında yer alan saraydaki soytarıların giyimlerini yarattıkları etki bakımından palyaçoların giyimleri ile eş görür. Palyaço gibi giyindiklerinden, büyüklerin karşısında, ciddi toplum düzeninin dışında kabul edilirler ve istedikleri her şeyi söyleyebilirler; bunu yaparken cezalandırılmaktan korkmadıkları gibi, huzurunda konuştukları saygın kişilerin onuruna saldırmış, dine küfretmiş ya da herhangi bir saygısızlık yapmış sayılmazlar. Söz özgürlüğü komik kişiye tanınmıştır, çünkü kıyafeti ve rolü yüzünden daha işin başında değersiz kılınmıştı. Sözlerin hesabının verildiği ciddi toplum düzeninden dışlanmıştı diyor. (Starobinski,1999:161)

Palyaço denince aklımıza kırmız burunlu, mutlu, büyük ayakkabılar ve kendi bedeninden büyük elbiseler giyen bir figür canlanır. Bu tıp palyaço mutlu palyaçodur. Sakardır, serkeştir, anarşist ruhludur. Buna karşılık hüzünlü, akıllı ve ciddi beyaz palyaço figürü de vardır. 18. yüzyıl Fransız ressamlarından Jean Antoine Watteau’nun palyaço figürlü Pierrot tablosu meşhurdur. 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla kadar popüler olan profesyonel tiyatronun ilk örneklerinden Commedia dell’Arte’nin karakterlerinden olan Pierrot beyaz giysisi içinde ahmak ve üzgün bir palyaço figürü olarak çizilmiştir. Jules Janin ve Theophile Gautier’e göre Fransız devrimi sonrası burjuva dünyasında tutunmaya çalışan ve acı çeken insanlardan biridir Pierrot.
Pierrot’yu resimlerine taşıyan bir başka ressam James Ensor’dur. İskeletlerle Pierrot (1907) resminde sağlıklı tombul Pierrot iskeletler arasında yer alır. Dolayısıyla yaşam ve ölüm simgelerini bu resimde bir araya getirmiş olmakla sirk temasına eşlik eden melankoli eserin atmosferini oluşturur. Bu doğrultuda Fransız ressam Toulouse Lautrec, karikatür havasında kompozisyonlar yarattığı sirk resimlerini işlerken kabare ve tiyatro temalarını birleştirdi. Sirk ve palyaço denince akla gelen bir diğer sanatçı da Picasso’dur. Özellikle pembe döneminde gerçekleştirdiği sirk temaları resimlerinde mavi dönemindeki kadar olmasa da melankoli içinde resmetmiştir.
Sanat alanında inandığından hiç ödün vermeden, kendine özgü, benzeri olmayan eserler ortaya koyması Picasso’yu modern çağın en önemli sanatçısı konumuna getirmiştir. 1937’de Nazi uçakları tarafından bombardıman edilen Bask kenti Guernica’yı ölümsüzleştirdiği tablosunda yeni bir estetik, yeni bir biçim arayışı içinde yaşanan acıların gerisindeki gerçeği izleyiciye anlatma isteğindedir. Kurulu bir gündelik yaşamın bir gazete küpürleri derlemesi gibi siyah-beyaz-gri tonlara bürünmüş bir yap-boz parçaları arasından palyaço figürlerinin çığlıkları yankılanır. Tüm o anlamsız gibi görünen parçalar anlam kazanmaya başlar. Aradan çıkan bir el, uzanan bir figür, kolları yara bere içinde bir başka figür, isyan eden bir anne, suskun, öylece yere çömelmiş ağlayan bir baba…hepsi de bir imge görevi taşırlar.
Guernica tablosunda Picasso'nun palyaço figürleri, genellikle acı, kaos ve trajedi gibi insanın içsel çatışmalarını ve dünyadaki acıları temsil eder. Bu figürler, eserin genel atmosferi içinde çaresizliği ve kargaşayı vurgularlar. Neredeyse soluklarını tutarak dinliyorlardır bombardımanın hikayesini. İrkiliyorlar ve gözyaşlarına gömülüyorlar.
Paris’teki sergiye dönecek olursak sergi Antoine Watteau, Pablo Picasso, Rouault, Chagall, Goya, Léger, Daumier, Laura Knight, James Ensor, Edward Hopper, Paul Klee, Paul McCarthy, Bruce Nauman ve Cindy Sherman’a kadar sirk ve palyaço temalarına farklı bakış açıları sunan sanatçıları bir araya getirmiş. Bu eserlere kısa bir bakış bize palyaço figürünü farklı sanatçıların farklı yorumlarıyla karşımıza getiriyor.
Edward Hopper, Soir Bleu
Edward Hopper’in Soir Bleu tablosunun ana teması yalnızlık. Hopper’in bu resmi dört sene kaldığı Paris’ten döndükten sonra yaptığı biliniyor. Demek ki, bu süre içinde sanatçı Paris halkını iyi gözlemlemiş. Resimde birbirleriyle ilgisi olmayan kişiler yer alıyor. Bir palyaço, bir asker, bir fahişe, fahişenin solunda onun patronu, bir asker ve en sağda aristokrat bir çift. Fahişe abartılmış makyajı, beyaz teni üzerinde göze çarpan kırmızı allığı ile maske gibi bir yüze sahip. Geleneksel palyaço makyajı ve kıyafeti içinde hüzünlü ve düşünceli bir palyaço figürü çizilmiş. Resimdeki figürler arasında bir iletişim yok, tabloya bir sessizlik hâkim. Arka planda mavi tonlarda gökyüzü görülüyor. Kıyafetlere baktığımızda erkeklerin koyu renk, kadınların daha açık renk giysileri var. Palyaço ise beyaz giyinmiş. Beyaz masumiyet simgesi olarak tabloda palyaço ile yerini almış. Palyaço ve fahişe kırmız ruj sürmüş. Palyaçonun ağzında bir sigara ve önünde bir sürahi. Tabloda yer alan her birey kendi yalnızlığı içinde.
Edward Hopper modern insanın yalnızlığını zamandan ve mekândan kopuk bir şekilde, sıkışık bir mekânda bir bekleyiş içinde tasvir eder. Bu insanlar yalnız birbirlerine değil kendilerine de yabancıdırlar. Modernite öncesi insanları birleştiren kentlerin artık ortadan kalktığı bir çağı işaret ediyor resim. Karmaşık yolları, düz binaları, dar sokakları ile kalabalıklaşan kentler ileri teknoloji ile gelişiyor. Kentler gelişip genişlerken insanların ruhları daralıyor, insanlar yalnızlaşıyor. Edward Hopper 1882’de doğumundan 1967 senesine ölümüne kadar Thomas Edison ilk elektrik santralini çalıştırmış, ölümünden iki sene sonra da insanoğlu ilk kez aya ayak basmıştı. 1900’lerin başlarından 50’lere, 60’lara uzanan yoğun bir değişime tanık olmuştu Edward Hopper. Savaşları, yıkılan ve tekrar inşa edilen kentlerin yanı sıra insanların bunalımlarını ve değişen kimliklerine tanık olmuştu. Bu gözlem onun eserlerinde modern insanın “yalnızlığı” olarak yansıdı.

Cindy Sherman, İsimsiz 424, 2004
Cindy Sherman, İsimsiz fotoğrafı ile bu sergiye katılmıştır. Palyaço imgesini ürkütücü bir biçimde işleyen bu çalışmaları hakkında onunla yapılan bir söyleşide şöyle açıklamada bulunur: “11 Eylül olayından sonra ne yapmak istediğimi hesaplayamıyordum. Karakterlerin gerçek pathosları ile birlikte şiddetle karışık, çirkin ve hoşa gitmeyecek çizgide işler yapmak istedim. Palyaçolar insanları neşelendirirken bir yandan da hüznün temelini oluşturuyorlar. Mutsuzlar, fakat aynı zamanda psikolojik ve histerik bir biçimde mutlular”
Resim sanatı içinde sirk temasını her yönüyle ele alan bir diğer sanatçı da Fernando Botero’dur. Kolombiyalı ressam ve heykeltraş Fernando Botero, sadece insanları değil, resimlerindeki her nesneyi, canlıyı hacimli çizdiğini, bunu özellikle teknik olarak tercih ettiğini söylese de klasik güzellik normlarını her şeyi “şişmanlatarak” bozar. Şişmanlığı bir kusur olmaktan çıkardığınız anda, Botero’nun günlük yaşamının şiirinde çirkine, kötüye yer olmadığını görürsünüz.
Fernando Botero, Fille Sirk İnsanları, 182x206 cm
Fille Sirk İnsanları adlı çalışmasında sirk yaşamının bir parçası olan kulis mekanını ele alır. Resimde maymun, fil ve bir kadın figürü bulunur. Bu kişiler gösteri giysileri içindedirler. Fil, resim yüzeyinin büyük bir alanını kaplayacak şekilde arka planda yer alır. Maymun ön tarafta oturan kadın figürün kucağına yerleşmiştir.
Sirk isimli bir diğer çalışmada sirk mekânı görülmektedir. Arka planda sirk çadırı, ön planda treylerler, deve, günlük yaşamları içinde ve gösteri hazırlığında bulunan diğer insan figürleri bulunur. Sol tarafta bir kadın çamaşır asmakta, merkezde bulunan diğer bir kadın karavanın panjurunu tutmakta, ön planda yer alan palyaço yürümekte, sağ altta yer alan cüce elinde tuttuğu oyuncaklarla betimlenmiştir. Sanatçı bu tabloda sirk dünyasının görünmeyen yüzünü göstermek istemektedir.
Oturmuş Palyaço resminde kostüm giymiş fakat makyajı olmayan bir palyaço resmedilmiştir. Palyaço en ön planda tek figür olarak betimlenmiştir. Onun arka planında seyirciler yer alır. Palyaço düşünceli bir ifade içindedir. Kendi içine dönmüş, yalın, makyajsız, donuk yüz ifadesi ile resimde melankolik bir atmosfer yaratır. Görevi insanları eğlendirmek olan palyaçonun bu düşünceli ve hüzünlü duruşu gerçek hayatın bir imgesine dönüşür. Güldüren ve insanlara neşe saçan palyaço bu tabloda mesleğinin gerekliliklerinden sıyrılmış, kendi yalnızlığıyla baş başa kalmıştır.
Palyaçolar bize dünya sahnesindeki gösterinin bir parçası olduğumuzu anımsatır. Bize kendimize dönüp bakma imkânı sunarken mitolojik öğeleri, simgesel anlamı olan nesneleri gösterinin içine yerleştirir. Palyaçonun çıkış noktası buraya dayanır. Dünyayı ve toplumu sergilemiş olur. Bir yandan güldürür, bir yandan bizleri çok karanlık noktalara götürür. Bir yandan sergilediği tip ve olaylarla alay ederken hem kendine hem bizlere dışarıdan bakar. Tüm bu hünerleriyle bizi derinden sarsan ve etkileyen bir tiptir.
Başlıktaki resim: Pablo Picasso, Soytarı ve Aynası, 1923
Kaynakça
Altun Havva, Sirk ve Melankoli, yüksek lisans sanat eseri çalışması raporu, Ankara 2007
BATUR,Enis, Hokka’baz, Sanat Dünyamız, Sayı: 74 Kış YKY, İstanbul 1999
FALLOIS, De Bernard, Sirk Güzel Bir Haberdir Aslında, Sanat Dünyamız, Sayı: 74 Kış
YKY, İstanbul 1999
Güngör,Tuğba Fernando Botero’nun Eserlerinde Sirk Yaşamı: Göstergebilimsel bir İnceleme, İdil dergi, Sayı 84, Ağustos 2021, s.1142-1152
STRASSER, Catherine, Öncü Sanatlarda Sirk, Sanat Dünyamız, Sayı: 74 Kış YKY,
İstanbul 1999
STRAUSS, Andre, Palyaçonun Parametrelerini Nerede Buluruz, Sanat Dünyamız, Sayı:
74 Kış YKY, İstanbul 1999
https://www.evrensel.net/yazi/67929/pierrot-tum-zamanlarin-en-bakilmaya-deger-yuzu
https://www.soylentidergi.com/kahkaha-ve-huznun-yuzu-palyacolarin-evrensel-kulturdeki-yeri/






