Baume’un yeni romanı Seven Steeples geçtiğimiz Şubat ayında yayımlandı.
Karantinanın ilk çeyreğinde iki kilometrekarelik hareket alanımda aylardır hiçbir insanla yüz yüze görüşmemişken, üç kediden ve saksılar dolusu bitkiden başka bir canlıyla temasım olmamışken okumuştum Sara Baume’un ikinci romanı A Line Made by Walking’i. Ben tek başınalık, izole hayat, uzaklaşma ve yalnızlaşma kavramlarını her gün yeni bir bahaneyle içime sindirmeye çalışırken elimde tuttuğum kitap tokat gibi çarpmıştı yüzüme.
“Yalnız olmaktan, yalnız olmamaktan korktuğumdan daha az korkuyorum” diyordu yirmi beş yaşındaki Frankie. Büyükannesinin İrlanda kırsalındaki evinin yalnızlığında ve ıssızlığında biraz iç huzuru ve teselli bulmak için Dublin’deki hayatını terk etmişti. Huzur için okulunu ve yarızamanlı çalıştığı işini bırakmıştı. Ritüeller, herkes gibi yaşamak, başkalarının ondan beklediği gibi yaşamak... Herkesin “normal” kabul edeceği bir hayat yaşamasına dair beklentisi Frankie için son derece korkutucuydu.
Karantinanın ilerleyen zamanlarında aylar önce sipariş ettiğim ilk romanı Spill Simmer Falter Wither elime ulaştı İrlandalı genç yazarın.
“Hayat bizi alt etme fırsatını asla kaçırmaz bence... yazla birlikte umut, umutla birlikte hayal kırıklığı da gelir” diyordu bu kez elli yedi yaşındaki başkahraman. O da genç yaşlarda yalnız bir hayatı seçmişti ve en yakın (tek yakın) arkadaşı tek gözlü bir köpekti. Yine yalnızlık, acı ve başkalarıyla ilişki kuramama konuları etrafında dönen bir roman okumuştum son zamanlarda kendinden çok söz ettiren yazardan. Böyle ağır konuları bu kadar duru işlemek ve okurun son sayfayı yüzünde gülümseme, içinde umutla çevirmesi etkileyici gelmişti. Daha sonra birkaç öyküsünü de okudum.
Ve işte güzel haber: Baume’un yeni romanı Seven Steeples geçtiğimiz Şubat ayında yayımlandı. Pandemiden önce yazılmasına rağmen yeni yayımlanan romanda tam da pandemide yaşadığımız süreci anlatıyor; küçülen hayatlar, basitleşen günler, yalnızlaşmak ve bunun insana nasıl iyi gelebileceği.
“Tek başlarına yaşayan mizantroplar” olarak bilinen Bell ve Sigh hayat sıradanlaştıkça, eşyalar azaldıkça, rutinler basitleştikçe neler olabileceğine dair iddialarıyla şehirden ayrılıp iki köpekleriyle ıssız bir eve taşınıyor ve herkesle iletişimlerini kesiyorlar. İddialarını asla kanıtlayamıyorlar ama giderek küçülttükleri ve basitleştirdikleri hayatları zamanla onlar için yaşamın ta kendisi haline geliyor.
Yazarın yine yalnızlığı konu edindiği bazı bölümler Virginia Woolf’un Deniz Feneri’ndeki boş evde geçen zamanı doğanın gözünden anlattığı soluk kesen betimlemeleri anımsatıyor. Bu kez yer yer okura muzır bir gülümsemeyle de bakıyor. Örneğin bir fare “travmadan” hayatını kaybediyor, bahçedeki devedikeni günde on kez bir çocuk zannediliyor. Romanda hiçbir büyük konu yok, her şey çok sıradan. Yemek hazırlıyorlar, köpekleri yürüyüşe çıkarıyorlar, kahve çekirdeği öğütüyorlar. Roman boyunca en büyük konu evin karşısındaki o güzelim dağa tırmanmak. Son bölüme kadar tırmanmıyorlar ve buna rağmen kitap tek solukta okunuyor.
Baume hem romanlarında hem de öykülerinde yalnız insanları, topluma uyum sağlayamayanları, çoğunlukla çağdaş hayata ve geleneklere adapte olmakta zorlanan, farklı yaşam biçimleri arayan hatta alternatif oluşturmaya çalışan insanları anlatmayı seviyor. Bir de İrlanda kırsalını... Bir söyleşisinde neden hep yalnızlık, izole hayatlar ve toplumdan dışlanmış karakterler yazdığı sorulduğunda, “Çünkü bu benim” diye cevap veriyor, üstelik bu olmaktan mutluluk duyuyor. O son sayfayı okurun öyle çevirmesinin sırrı tam da bu olmalı.






