Sardunyalar
4 Ekim 2018 Öykü

Sardunyalar


Twitter'da Paylaş
0

Aynadan bana bakıyor. Nasıl da ciyaklıyor. Gıcık! Çıktım arabadan. Kapıyı da çarptım bir güzel. Sesi hafiflemeye başladı. Yok olur birazdan. Otoparktan kadının evine doğru yürüyorum. Telefon. Annem.

 “Nasılsın? Uykunu aldın mı? İlaçların…”

Üff anne, hep aynısın. Kapının önündeyim. Zile mi bassam? Geleceğimin daha güzel olacağını söyleyecek misin? Kapı açıldı. Orta yaşlı, kedi gözlü bir kadın. Hafifçe gülümsedi.

“Hoş geldiniz Eda Hanım, buyurun lütfen.”

”Hoş bulduk Latife Hanım.”

Ürkütücü bir kadın. İçeri girdiğimde ortamın loşluğu, sandal ağacı kokusu yüzümü okşadı.

“Siz şuradan verandaya geçin, kahvenizi hazırlayıp geliyorum. Nasıl içerdiniz?”

“Sade. Çok methinizi duydum, ilk fal deneyimim.”

Latife, sıcacık baktı. Gördü mü bir şeyler? Yok daha neler. Cam kapıyı açıp dışarı buyur etti. Hasır masa ve sandalyeler. En sevmediğim renk. Kahverengi. Yüzüm buruştu. Çantamı elbiseme iyice yapıştırdım. Sandalyelerden birine tünedim. Masanın üstünde, kundak nakışları gibi bezenmiş, anneanne örtülerinden var. Başım, masaya bakarmış gibi. Aslında gözlerimle etrafı kolaçan ediyorum. Verandanın çevresi, diz boyunun biraz üstündeki beyaz sütunlarla kaplı. Üzerinde dev saksılar, yine kahverengi. Sütunlar, beyaz parmaklıklar gibi, yemyeşil çimenlerle arama sınır çekmişler. Lanet sütunlar. Bırakın çimenlerde koşayım.

Saksıların içinde sardunyalar. Onlar konuşmadan şuradan çıkabilsem iyi. Sandalyeye sırtımı yaslıyorum. Çantama sıkı sıkı tutundum. Beyaz, kırmızı, mor ve pembenin değişik tonlarında. Hem ayrılmak istercesine ayrışık, hem de sürekli birbirlerine dokunarak, iç içe yaşıyorlar. Duruşları çaresiz. Bir arada olmak istemiyorlar da böyle yaşamak zorundalarmış sanki. Çiçekler dışarı doğru uzanırken, yapraklar içten içe.

Kahve makinesinin sesi. Sütunların hemen yanındaki demir bahçe kapısı. Kaçsam mı? Bacaklarım kıpır kıpır. Oturup kalkmak arasında gidip geliyorum. Latife, elinde bir fincan kahve, tel kapıyı açtı.

“Çok bekletmedim umarım.”

“Yok, bekletmediniz.”

Masadaki kahve. Rengi, kokusu, birazdan ağzıma gelecek telvesi. Midem. Öğürüyorum.

“İyi misiniz?”

“Biraz midem bulandı, tuvalet neredeydi?”

Bir koşu tuvalete. Yere çöktüm, içimdekileri boşaltmaya başladım. Keşke her şey çıkabilse. Beynimi de kussam. Birkaç dakika geçti. Yavaşça kalk, sifonu çek. Lavabonun önündeyim. Burada bile tütsüler, mumlar. Tipik ruhsallık banyosu. Sapsarı olmuşum. Elimi, yüzümü yıkadım. Musluğu kapatırken gözlerim aynada konuşmaya başlıyor.

“O bunu bilemez, korkma.”

Yüzümden aşağı akan sular, kusmuk kokusu.

“Sardunyalar biliyor ama.”

Tel kapıda birkaç delik var.

“Daha iyi misiniz?”

“İyiyim. Yalnız, kahveyi içemeyeceğim.”

“Sorun değil, ben içer, sizin için kapatırım.”

Latife’nin bakışlarında pırıltılar. Fincanı kafasına hızlıca dikip, kapattı. Kulp kısmında beyaz kuş kanatları. Kadına baktıkça omuzlarım dikleşiyor. Değişik bir gücü var. Sardunyalar titreşiyor. Gördü mü acaba? Saçlarımı düzeltip, derin bir nefes aldım. İçerden telefonun sesi geldi. Latife verandadan çıkınca omuzlarım tekrar çöküyor.

“Lanet sardunyalar.”

Sardunyalar, umursamadılar. Hep bir ağızdan benimle konuşmaya başladılar.

“Biliyoruz, görmüştük her şeyi.”

Gözlerim kuru.

 “Kaçmayacağım artık, yoruldum,” diye fısıldıyorum.

“Kaçmalısın. O, görecektir. Tüm geçmişi görüyor telvelerin izinden.”

Başımı iki yana salladım. Sardunyalar titreştiler.

“Onu sen öldürdün. Pencere kenarındaydık, gördük. Biliyorsun.”

Boyunlarını eğdiler. Kahve fincanı, kundak nakışlarının üzerinde, tek başına, kanatlarından asılı kadere razı bir kederle masada. Konuşmaya karar veriyorum. Kendimi savunacağım. Sesim kısık.

“Bebekti daha, küçücüktü, ben de küçüktüm, hatırlamıyorum. Orada olduğunu görmemişim, bilmemişim. Annem öyle dediydi.”

Sardunyalar titreşti.

 “Biz gördük her şeyi. Cinayetti. Bilerek oturdun üstüne.”

Kulaklarımı kapadım.

“Yeter, susun, ne olur.”

 “Ya falında görürse,” diye sordu kırmızı sardunya.

 “Ya görürse,” diye tekrarladı diğerleri.

Çantamdaki ilaç kutumdan dil altı hapımı çıkardım. Hızlıca ağzıma koydum. Ufalmaya başlıyorum. Sandalyede küçücük kaldım. Sesim küçük bir çocuk. İleri geri sallanmaya başladım. Tel kapı gıcırdadı, umursamadım.

“Ben yapmadım, bilerek yapmadım. Çocuktum. Kahverengi toprağı hatırlıyorum, üstüne örtmüştü babam. Küçücüktü, el kadar. Bir de sizi, öncesinde. Oradaydınız, görmüştünüz her şeyi.”

Gözlerim ıslak. Dudaklarım büzülmüş, arada açılıp kapanıyorlar. Anne, baba. Sesim daha da inceliyor. “Anlamanızı, sevmenizi istedim. Tek ben olayım sizin için. Onu sevmeyin. Sonrasında korktum sizden. Yanımdaydınız ama, sanki öldürmek istiyordunuz. Siz de onun gibi ölüye dönüştünüz. Sevmediniz beni, hiç sevemediniz.”

Ellerim yüzümde, hıçkırmaya başladım. Niye burada? Niye şimdi?

Sardunyalar birden sustu. Titreşmeleri durdu. Tel kapıyı yavaşça açtı Latife, yeni gelmiş gibi içeri girdi. Sardunyalara sinirli bir bakış fırlattı. Parmaklarımın arasından gördüm. Hafif adımlarla yanıma yaklaştı. Saçlarımı okşamaya başladı.

“Yavrucuğum.”

Kahve fincanı, ortadan ikiye ayrıldı. Kanatları havada kaldı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR