Şehirlinin Kaçışı
22 Ağustos 2019 Öykü

Şehirlinin Kaçışı


Twitter'da Paylaş
0

Arabayı park ettikten sonra patikayı takip ettik. Yol, kayalıkları çıkardı karşımıza. İrili ufaklı. Aralıklı. Üzerlerinden sekerek atlayabildik. Sırtladığımız eşyalar daha da binmeye başladı. Her adımımızda kaymaya, dökülmeye yaklaşır oldu. Düşüverse bir şey, kimse eğilmez. Farkındayız. Bütün dengemizi koruyarak yürüdük. Gözlerimiz aranıyor. Adamakıllı bir yer bulmuş değiliz henüz. Hele günübirlikçilere hâlâ yakınız.   Dedik ki, “madem geldik, yorulmak yok, devam,” yürüdük. Uzun çam ağaçlarının arasına girince alnımızdaki ter soğumaya başladı. Güneş seyrekleşti. Hafif bir serinlemeyle beraber nefesimiz kesik, sesli ve gırtlağımızı acı acı yakar hale geldi.  Yükümüzü de unutmamak gerek.

Çamların tamamen çoğalmaya başladığı noktada karşımıza etrafı çitle sarılı bir alan çıktı. Ağzımızdan solurken gözlerimiz yerde, bize doğru yürüyen iki diz kapağı göründü.

“Gençler nereye böyle?”

Omuzlar yorulmuş olacak ki mecbur, eşyaları yere saldılar. İçten içe kibarlık numarasıyla koy verdik. Biraz soluklanmak gerek. Sigarasını yakarak bize doğru yaklaşırken nefesimiz kendine henüz geliyordu. İlk duyduğumuz koku keçi boku oldu.

Şimdi daha yakınımızda, tekrarladı.

“Gençler nereye ya böyle? Ooo bir sürü de eşya.”

En konuşkanımız yanıtladı.

“Kampa geldik dayı, yer bakıyorduk.”

“Çay koyayım size, soluklanın.”

“Yok dayı yok, hiç durmayalım biz.”

“Emin misiniz? Bak yeni de demledim.”

“Sağ olasın dayım, keçiler senin mi?”

“Yok, bakıp otlatıyorum.”

“Eyvallah, hadi sana kolay gelsin.”

Dayıya içim acımadı değil. Ayağına kadar gelen bir grup insanı bulmuş.  Üstüne bir de keyiflenip sigarasını yakmışken iki laf ederim sevincine kapılmış olacak. O sevinci pek yaşatamadık. Üçüncü çekişinde sigarasını çoktan yüklenip eşyaları tırmanmaya devam ettik.  Şimdiki derdimiz keçi boku kokusundan olabildiğince uzaklaşmak. Hoş bu kokuya bile razı olduğumuzun lakırdısını etsek bile, devam ettik. Tamamen yokuş artık. Gömülü, yosunlu taşları basamak yapıp kendimize, en ayak değmemiş toprağı arıyoruz. Daha iyi ya da sağlam hissettiriyor kendini insana.

Ağaç gövdeleri olduğunca uzun, gökyüzünde, kimi dallar dökülmüş. Kırt kırt sesler çıkarıyor. Her çıkardığımız sesle, geride bıraktıklarımızı, aklımızdakileri daha görünmez hale getiriyoruz. Artık sırtımızdakiler de bu sayede yük olmaktan çıkıyor. İsteğimiz şöyle ağaçlarla çevrili, düzlük, iyi bir yer edinmek. Onun içinde tırmanabildiğimiz kadar tırmanmak. Daha uzağa, sessize.

Şurası nasıl? Biraz daha bakalım. Peki ya burası? Daha iyisini bulabiliriz derken epey yol kat ettik. O içimizdeki mükemmel insanı susturmanın başka yolu yoktu. Tatmin edecektik.

Nefesimizi son kez bıraktığımız şu düzlük, düşmüş ağaç gövdeleri, ateşi harlayacak çer çöp, bizi buradan vazgeçiremedi. Düşlediğimiz de buydu. Huzurlu bir düşüncenin ortasında kalakalmış gibiyiz, üstüne bir de yer edineceğiz. Üç beş günlüğüne de olsa.  

“İşte bu.”

“İyi ki yürümüşüz.”

“Değdi valla, oh be.”

Yükümü bırakıp eşyaları bir an evvel açmaya başlayarak memnuniyetimi belli ettim. Fazla söze gerek kalmadan işe girişildi. Planlamamış olmamıza rağmen herkes bir taraftan tutuverdi. Çadırlar kolayca kuruldu. En önemlisi ateş, yol boyu onu anlattık. Ateşinde demleyeceğimiz çayı. Taşlarla çevreleyip kurduk ocak yerini. Kuru dallar çarçabuk toplandı. Düzlüğü oda oda böldük. Bir tarafta yemeklikler, kap kacak derken, şurada da otururuz dedik. Ortada yandı ateş. Zor olmadı düzeni sağlamak. Alışageldiğimiz gibi her şey. Etrafı binalarla çevrili olan apartman dairelerimiz yerine, bu kez etrafı ağaçlarla çevrili bir yaşam kurduk.

Ateş başında toplandık. Yapacak pek bir şey yok. Gündelik düzenimizin, zamanımızın dışındayız. Genelde gündüzü kolayca gece etme derdindeyken şimdi zamanın geçişini düşünüyoruz. Belli bir yöne sakince yürüyor gibi. Bu yürüyüş birbirimize değmeden sessizce süregeliyor. Nasıl oluyor anlamıyorum ama aramızdaki suskunluk esas iletişimimizi sağlıyor, daha önce paylaşmadığımız kadar anlamlı bir şey paylaşıyoruz.

Gözlerimizi ateşe, kulağımızı yalnız onun cızırtısına diktik. Bu sessizliğe müdahale edilmesin istiyoruz. Konuşursak bulanacağız, belki başka bir düzen yaratma sürecine gireceğiz. Hiç olmadı, birimiz konuşsa en az birimiz dinleme mecburiyetine düşecek. Bu suskunluğu, gündelik anlamsızlıklarımızı ya da tüm sorgulamalarımızı ofiste, öğlen arası yenen yemekte sağlayamayız.  Kimse bir laf atıp suyu dalgalandırma, bu berrak görüntüyü bozma niyetinde değil.

Ateş azalıyor. Topladıklarımız yanı başımda. Avuçlayıp ateşe ekliyorum. Çatırdayarak yükseliyor. Hepimiz birden göz ucuyla kontrol ediyoruz. Kalan yanacak,  bu ateşi epey götürür.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR