Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Temmuz 2013

Söyleşi

Sema Kaygusuz: “Ağacın gözüne bakmak.”

Oggito

Paylaş

27

0


Sema Kaygusuz’un üç öykü kitabından sonra yazdığı ilk romanı Yere Düşen Dualar, gördüğü ilgiden hemen sonra çeşitli dillerde de yayımlandı. Kaygusuz’un yeni kitabı gene bir roman. Yüzünde Bir Yer, gündelik hayatta üstünde durmadan geçtiğimiz düşüncelerin ve duyguların izini süren, yaşananla duyulan arasındaki uzaklığı birleştiren bir roman. Yazılanla, yazınsal dille sorunlarını kendine özgü biçimlerde çözmeye çalışan Sema Kaygusuz’un bu romanı da edebiyatımızın yeni verimlerinin tartışılmasını sağlayacak.

Sandık Lekesi göz önünde tutulması gereken bir yazarın habercisiydi. Sema Kaygusuz o ilk noktaya nasıl geldi?

Öykü yazmaya lise yıllarında başladım. Gerçi öykü diyemeyiz pek, kemiksiz, duyusal anlatılardı hepsi. Üniversite yıllarında ise piyes ve tiyatro oyunlarına merak salmıştım. Radyo için oyun yazmaya heveslendiğim bir sürece denk gelir o okumalar. Hugo Von Hofmannsthal, George S. Kaufman, Lucille Fletcher ve Harold Pinter’dan okuduğum oyunları hâlâ anımsıyorum. Dramatik yapı, kurgu, diyalog nedir, nasıl ele alınır, o oyunlar sayesinde keşfettim. Oyun metninin biçimi çok teknik olduğu için bu unsurları şablonlar halinde görebiliyordum. Sonra yeni öyküler yazmaya başladım. Beşinci öykümü bitirir bitirmez Varlık dergisinin ödülüne katıldım. 1994 yılıydı. Ödülü aldığımda tuhaf bir eziklik hissettim doğrusu. Hak ettiğime inanmadım. Orta sınıf kültürün böyle insanı içten içe ezen tuhaf bir ağırbaşlılığı vardır. Yapıntı bir ağırbaşlılık tabii. Ben o ödülü alınca bir türlü kutlayamadım kendimi. Öykülerimin değil de yeteneğimin ödüllendirildiğini hissettim. Bu daha ağır bir sorumluluk. Yeteneği üstlenmek, geleceği üstlenmekle ilgili bir şey. Sonra Enver Ercan bir dolu kitap önerdi. İki yılımı gece gündüz o kitapları okuyarak geçirdim. Pek bir şey yazmadım o süre zarfında. 1996 yılında üç yeni öyküyle Gençlik Kitabevi’nden ikincilik ödülü aldım. O ikincilik bana ne iyi geldi anlatamam. Önümü görmemde daha çok yardım etti. Sonra 1997 yılında Erdal Öz ilk kitabımı yayımladı. O zaman 80 sonrasının tıkanıklığı var. “Genç Yazar” furyası henüz başlıyor. İlk kitabım eleştirmenlerden pek övgü almadıysa da genç yazar olarak basın epey ilgilendi benimle. Halbuki çıkışım zayıftı. İlk kitaptaki dil cesaretini, deneyselliği, arayışı hâlâ seviyorum ama öykülere bütünlüklü olarak baktığımda, lise çağlarımda yazdığım öyküler daha özentisiz, daha estetikti. Onları geç yayımladığım için çok pişmanım. Sonraki üç yıl sürekli öykü üstüne düşündüm, çalıştım. 2000 yılında yayımlandı Sandık Lekesi. Her öyküde farklı bir biçim denemiştim. Kitap, Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü aldığında, bu kez ben de inandım. Sandık Lekesi benim uğurlu kitabımdır.

Ama daha önemli öykülerin Doyma Noktası’nda ortaya çıktığını söyleyebilir miyiz?

Öyle gerçekten. Doyma Noktası’ndaki öyküler daha olgun, daha derinliklidir. Ama Sandık Lekesi’nin albenisiyle gölgelenmiştir biraz. Okur olarak sorsalar, ben de Doyma Noktası’nı seçerim.

Üç öykü kitabından sonra Yere Düşen Dualar’ın yazılma kararı nasıl oluştu? Öykülerle anlatılamayanları anlatmak için mi?

Yere Düşen Dualar tam anlamıyla roman fikriyle doğdu. Kahramanın serüvenini biri gerçekçi, öbürü metaforik iki ayrı bölümde anlatacağım ve bu iki bölüm misinalarla birbirine bağlayacağım, diye kararımı vererek başladım yazmaya. Yazarken tasarlayan birisi değilim. Karar alıncaya uzun süre düşünüyor, tartıyorum. Ne yapacağımdan emin olunca başlıyorum yazmaya. Yere Düşen Dualar’ın bıçak sırtı bir metin olduğunu biliyordum. Yazmaya başladığımda otuzumdaydım, dört yıl sonra bitirdiğimde ateşin içinden geçmiştim.

Üstelik Yere Düşen Dualar, belki de yazarının beklediğinden bile çok ilgi gördü. Üstünde ciddiyetle duruldu. Ama öncelikle dili bakımından. Sema Kaygusuz bu romanıyla dili bir araç olarak görmek bir yana, bir amaç olarak gördüğünü de göstermiş mi oldu?

Gizliden gizliye Yere Düşen Dualar’ın geleceğini görüyorsam da, açıkçası bu kadar hızlı bir sahiplenme, yurtdışı başarıları falan hemen beklemiyordum. Türkiye güncelliğinin ne kadar edebiyatsız olduğunu düşünürsek şaşırmam çok doğal. Şunu da söyleyeyim, bir süre sonra ilk romanımla tehdit edildim. Bundan ötesini yazamayacağımı suratıma karşı söyleyen bile oldu. Halbuki o biricik bir metin. Gözümü karartarak yazmıştım onu. Onun yeri çok başka. Bir daha tekrarlanmamalı. Bundan sonra yazacaklarımı Yere Düşen Dualar’la değil kendimle hizalıyorum. Dil konusuna gelince, şimdiye kadar her metnimi sözcük sözcük yazdım, öyle sayfa sayfa değil. Her bir tınının yerini aradım. Sözcükleri, yalnızca paylaşılan bir hafızanın yüklü simgeleri olarak görmedim. Onlarla aramda bir ahit var. Ses ve anlam örüntüsünden başka, bence gövdeleri de var sözcüklerin. Biraz erken bir tespit ama, belki yazıyor olmamın nedeni o gövdelerdir. Karakterlerin duygu durumunu şeylerin yüzeyinde arıyorum. Örneğin, bağsızlık duygusu hemen “taş yalnızlığı”nı anıştırıyor. Yine de dil bir amaçtır diyemem şimdi. Üç yıl önce olsa derdim. Şimdi ise benim için roman, öykü bir amaç. Dil ise o amacın yuva kurduğu uzam. Romanı dilin hizmetine vermektense, dili romanın hizmetine vermek üzere bir yol tuttum son zamanlarda. Çünkü dilin baskınlığı bütünü gölgeleyebiliyor. Dil taşkınlığı diye bir şey de var. Bazı okumalarda gördüm bunu. Ama asla dilimi evcilleştirmem, sözcüklerle ilişki biçimimden vazgeçmem. Dilimi sınırlarsam görüş alanımı da küçültmüş olurum. Bence yazarın gücü kendi dil evreninde saklı. Dil daralırsa, yaratıcılık da daralır.

Şimdi yeni bir roman: Yüzünde Bir Yer. “Hızır” üstüne bir roman yazma kararı nasıl oluştu?

Hızır figürü çocukluğumdan beri hep hayal dünyamı meşgul etmiştir. Ansızın çıkagelip gözden kaybolan bir karakter olması çok çarpıcıydı. 2006 yılında Türkiye’deki inançlar üzerine bir kitap hazırlıyordum. Bir izlenim kitabı hazırladığım için ehil fotoğrafçılarla birlikte Türkiye’nin çeşitli yerlerine yolculuk yaptım. Antakya’da Hızır çok canlı, kutsal bir figür olarak çıktı karşıma. Her kilometre başında bir Hızır türbesi, ağızdan ağza dolaşan bir dolu Hızır söylencesi vardı. Bana Hızır’ın son kez Hazreti Ali olarak görüldüğü orada anlatıldı. Roman fikri o zaman ekildi içime. İçimde tuttuğum bir şey açığa çıktı. Ne veli, ne peygamber, ne melek, ne Tanrı olan, öte yandan hepsini birden içeren bu ölümsüz adamın ruhsallıkta neye denk düştüğünü merak ettim. Sonra uzun bir okuma serüveni başladı. Meğer Doğu dünyasında farklı isimler altında Hızır her zaman varmış. Hızır üstüne yaptığım okumalarda adım adım acıya yaklaştım. Sanki uzaklaşan bir Tanrıydı Hızır. Paganlıktan Semaviliğe geçiş aşamasından kalma bu mitik ve mistik kişilik, insanın acıyla baş edemediği zor zamanlarda ortaya çıkıyordu. Benim itikatım yoktur, aklım agnostikler gibi çalışır. Kutsal metinleri yazınsal metinler olarak okurum. Bu anlamda Hızır’ı salt kutsal bir karakter olarak alımlamadım. Hızır’la ilgili okuduğum antropoloji, tarih, sosyoloji kitapları meseleyi birkaç yönden anlamamda yardım etti.

Romanda birbiriyle diyalog halinde iki “ses” var sanki. Birinin yaşadıklarını, izlenimlerini öbürü âdeta “açıyor” ya da bağlamı içine yerleştiriyor. Bir tür terapi mi bu? Kahramanın anlayamadığı bir şekilde –dalıp da hafızanın kapısını araladığı zamanlarda– yaşadığı sıkıntıların, hatta acıların yarattığı bölünme, şizofreni mi söz konusu? Bir yeniden bütünleşme hikâyesi diyebilir miyiz roman için?

Bana duymak istediğim bir şey söylediniz. Yüzünde Bir Yer’i tek sesli bir anlatı olarak tasarlarken, bu tek sesi kendi içinde çoğullaştırabilmeyi amaçlamıştım. Tek sesle kaleydeskop misali çok sesli bir illizyon yaratmayı... Bilmiyorum becerebildim mi? Anlatıda kesin bir bölünmeden söz edebiliriz elbette. Çünkü anlatıcı “sen” diye hitap ediyor. Anlatının gizli öznesi bir kadın. Gizli özne diyorum çünkü o hiç konuşmuyor. Kendi ötekisinin aktarımıyla görünür oluyor. Gerçeklerle ilgili bağının incelmesi açısından şizofreniyi üstlenen karakter de o. Hızır’ın varlığını gerçekleştirmeye çalışıyor çünkü. Ne var ki, bunu fantezi düzeyinden öteye götüremiyor. Fantezi kurmak tehlikeli bir şey, en önemlisi şiirsiz bir eylem. Gerçeğe, dış dünyaya, hayata yapılan yanlış bir müdahale. Kişiliğin canlı özünü şekillendiren iç ruhsal gerçekliği atıllaştırıyor. Oysa düş ve hayal, dün, bugün ve gelecek arasında bağ kurarak anlam katmanları oluşturur. İçeriden gelen sesle dışarıdan gelen sesin uyumunu akort eder. Hızır –dolayısıyla da ilah– bir fantezi olduğunda sen yoksun, ama Hızır düşsel bir alana çekildiğinde Hızır’ı da içeren bir sen varsın artık. Yüzünde Bir Yer’deki anlatıcının işlevi de bu. Ruhsal gerçekliği üreten bir söylemle Sen’i Ben’le buluşturmaya çalışıyor. Bu sürece terapi ya da otoanaliz diyebilir miyiz? Yazınsal bir kavramı yeğleyerek, bunun bir arınma (katharsis) süreci olduğunu söyleyebilirim.

Ve bununla bağlantılı olarak, sizin seçtiğiniz yol, klasik anlamda psikanalizin seçtiği yoldan epey farklı gibi. Ya da sanki Freudcu değil de Jungcu bir yaklaşımı benimsemişsiniz, çünkü bilinçdışı çatışkıların kaynağı cinsel ya da çocukluğa dayalı bir geçmişten çok, belirli bir toplumun yaşadığı yıkımlar ve o kültüre ait yaralı, hatta parçalanmış bir zihin, bellek. Bu yaklaşım sadece kurmaca metnin kendi mantığı için mi geçerli, yoksa gerçekte de böyle mi düşünüyorsunuz?

Benim amacım romanın kendisiydi. Bu bağlamda, herhangi bir psikanalitik yönsemeyle kendime sınır çekmedim. Yaratıcılığımı tetikleyecek ve elbette ki etik bulduğum her okumaya açığım yazarken. Kültür, bellek ve semboller söz konusu olduğunda Jung’a başvurmamak olmazdı. Onun psikanalizdeki haklılığını bilemem ama yazarı kışkırtan bir yanı var. Ama Jungcu bir yoldan gitseydim Hızır’ı “animus” –kadındaki erkek–, “kozmik adam” ya da “gölge kişilik” olarak ele alırdım. Kuran’daki Kehf suresini Jungcu açıdan okursak, Musa’nın çıktığı yolculukta Hızır, Tanrı’nın gizemli yöntemlerini temsil eden Musa’nın kendi gölgesidir sadece. Oysa ben Hızır’a yedi perdeden baktım. Bu perdelerden bir tanesi psikanalitikti. Ayrıca şunu söylemeliyim, roman kahramanının çocukluk anılarına sürekli geri dönüyoruz. Kahramanın zihninde Hızır’ın şekil aldığı ilk zamanlara... Bence iki yön de var bu metinde. Hem bilinçdışı, hem de kültürel bellek. Kahramanın içselliğini ihmal ederek kültürel bellek aracılığıyla onun acısını anlatmaya kalkışmak pek modern bir tutum olmazdı.

Hızır, roman içinde giderek “trajik” bir kahraman olarak çıkıyor karşımıza. Tarihin seyri içinde, Hızır artık neyi temsil ediyor sizce?

Ağlayan bir tanrıyı... Romanda “Dersim Olayları” âdeta tarihteki bu tip benzeri olayların bir simgesi olmuş. Dolayısıyla olanları çözümlemiyor, ardındaki siyasi dinamiklerin üzerinde durmuyor, ama sonrasıyla ilgileniyorsunuz sanki. Ya da bir olgu olarak savaş, katliam, ve sonrasıyla… Vahşetin, yıkıcılığın insanların bilincinde bıraktığı izlerin ve sonrasının üzerinde odaklanıyorsunuz denebilir mi? Tam olarak böyle, evet. Ben bir vakadan söz etmedim. Tarihsel ya da toplumsal gerçekçi bir roman yazmaya yeltenmedim hiç. Roman sanatıyla ilgilenen biri olarak, bir önceki kuşağın yaşadığı acıların sonraki kuşaklara nasıl sirayet ettiğini, yeni kuşağı nasıl durdurduğunu, utanç duygusunun nasıl da insanın içine sinsice yerleştiğini anlamaya alıştım. Anlayabildiğim kadarıyla da anlattım. Günümüzde herkes siyaseti, tarihi, öğretileri orijinal kaynaklarındansa romanlardan öğrenmek istiyor. Roman bir öğrenim alanı değildir. Düşünülemeyenin sezilerek görünürlük kazandığı bir vicdan alanıdır. Bakın çok yeni bir kitap çıktı, Dersim 1938 ve Zorunlu İskân, orada olan biten her şey belgeleriyle kanıtlı olarak yazılmış. Ama tarih kitapları insan olma mahcubiyetinden, utancın verdiği suskunluktan söz edemez, yöntemi nedeniyle söz etmemelidir de. Bütün ailesini kaybetmiş bir kızın manevi dünyasında Hızır’a kapanması bir sırdır hâlâ ve o sır romancının konusudur. Peki niçin Dersim’i seçtin diye sorarsanız, samimi olmak için, diye yanıt veririm. Bildiğim ağrıyı anlatmak, benim için ahlaki bir konudur. Etik olmadan estetiğin olamayacağına bütün varlığımla inanıyorum.

Ana temalardan biri de, “hayatta kalmanın suçluluk duygusu”. Bu temayı biraz açar mısınız?

Geriye kalmak çok zor. Dersim’deki faciaya tanık olmuş yaşlı insanlarla konuşurken, daha doğrusu konuşamazken yakından tanık oldum. Ödünç alınmış fazladan bir zaman yaşamanın bitmeyen huzursuzluğuyla içe doğru kapanmış, hayata küsmüşlerdi. Birkaç soru sorduğumda ağlayarak, “Söyletme beni kızım,” dedi içlerinden biri. Bırak sessiz kalayım, demekti bu. Olaylar sırasında henüz altı yaşındaymış, ablasını kurtaramadığı için kendini suçluyor hâlâ. Yaşamayı kendine yakıştıramıyor. Bir sürü iç çatışmanın, askeri darbenin olduğu bir ülkede bu duyguyu muhakkak konuşmalıyız. Ruhsallığı anlamak siyaseti anlamaktan daha önemli geliyor bana. İki Fransız psikanalist ve sosyolog Françoise Davoine ile Jean-Max Gaudilliére Histoire et trauma adında bir kitap yayımlamışlar Fransa’da. İkinci Dünya Savaşı’ndan kurtulan bireylerin durakalmasına, savaşın susulan dehşetine odaklanmışlar. Belli ki, faşizme maruz kalan bireyin hayatta kalma suçluluğu başlı başına bir sorunsal. Elbette ben bu konuyu sorunsal olarak ele almadım, duygusal bir kavrayışla açığa çıkarmaya çalıştım.

Romanda kahramanın “bilinçdışı” önemli bir rol oynuyor. Söz konusu olan belirli bir toplumun yaşadığı yıkım ve sonrası. Bu tip travmalar birkaç kuşak sonrasındaki kişilerin bilinçdışında nasıl etkili oluyor sizce? Yoksa bu sadece sizin romanınıza ait bir kurgudan mı ibaret?

Atalarımızın başına gelen her şey, bence tohum gibi ekili içimizde. Ya bununla doğuyoruz ya da doğduktan sonra o geçmişi eviçindeki anlatılar ya da kasıtlı suskunluklar aracılığıyla üstleniyoruz. Hangisi doğru bilmiyorum. Belki ikisi de. Yeteneklerimizin, bazı öfke ve huzursuzluklarımızın tarihi bizimle mi, yoksa bizden önce mi başlıyor, ben de merak ediyorum. Bellek hep ilgimi çekmiştir. Yüzünde Bir Yer’de belleği doğmazdan önce üstlenen bir deneyim gibi kurguladım. Ne var ki, bu analojik bir yaklaşım aslında. Romanda geçen kız çocuğu anlatıcının babaannesi ise, anlatmaya başladığımızda deneyim çoktan gerçekleşmiş demektir. Demek ki o kız büyümüş, büyükanne olmuş, derdini ötekine –susarak bile olsa– aktarmış ki acı hatıradan söz edebiliyoruz ve hatırlayan özne kendi olmadığı zamanı böylece üstlenmiş oluyor.

Romanda “incir” önemli bir simge; âdeta inciri konuşuyorsunuz...

Küçük bir bahçem var. Zorlu işleri halletmek için ara sıra bahçıvan geliyor. Bir keresinde birlikte fındık fidanı ekiyoruz. Bahçıvan fidanı yerleştirdikten sonra geriye çekilip şöyle uzaktan baktı, beğenmedi ağacın yönünü değiştirip tekrar geriye çekildi. Sonra bana dönüp, “Ağacın gözünü görebiliyor musun,” diye sordu. “Görebiliyorum,” dedim. O sıralar romana yeni başlamıştım. İnciri konuşma cesaretini bana o bahçıvan verdi. Ağacın gözüne bakmayı dile getirdiğinde, incirle kurduğum ilişkinin doğallığı yüzeye çıkmıştı çünkü. Yere Düşen Dualar’da üzümden söz etmiştim. Bu kez incirle aramdaki her şeyi söyledim okura. fiimdi burada tekrar etmeyeyim.

Romanın kahramanı bir fotoğrafçı. Bir fotoğrafçı bakışı üzerinde çok düşündüğünüz anlaşılıyor. Trajik bir olayın fotoğrafını çekmek ile o olay üzerine yazmak arasında nasıl bir fark/benzerlik var?

Acıyı yazmak bu kadar güçse fotoğraflamak kim bilir ne ağır iştir. Fotoğrafla yazı arasındaki farka gelince, fotoğraf okuma yapmaz, okunaklı bir çerçeve sunar. Yazıdan daha gizemli. Yazıdan eksik kalan yanı ise şimdiki zamana, o anda-orada olmaya mecbur olması. Yazı zamanın sarkacında her yöne salınabilir. Kısa bir yanıt oldu biliyorum, bu konu üstüne bir deneme yazacağım için tutuyorum kendimi.

Romanda alışıldık çizgisel zaman yerine, tarihten, sözlü tarihten, söylencelerden, mesellerden, mitolojiden ve kutsal kitaplardan etkilenmeler, alıntılar, bu metinlere göndermeler var. Romanı oluştururken nasıl bir süreçten geçtiniz?

Hızır ile ilgili araştırmam sırasında, hep niçin Hızır’la ilgilendiğimi sordum kendi kendime. Bu sorgulama sırasında çağrışımlar peş peşe birbirini kovaladı. İşin doğrusu, yazarken çok tuttum kendimi. Yoksa alıp başını gidecekti metinler. Zaten Yüzünde Bir Yer bence eksiltme sanatına denk düşer. Fazlalıklarından tümüyle arındırılmıştır. Romanı kurgularken utanca ve bölüşülemeyen mahremiyete odaklanmak, önümü görmemi kolaylaştırdı. Sonunda üç belirgin tema çıktı ortaya. Biri Dersim sürgünü bir kadın, biri Hızır, öbürü incir ağacı. Bu üç temayı birbirine örerken epey uğraşmam gerekti. Söylenceler, kutsal metinler, zaman sıçramaları seçtiğim temaların doğasında vardı zaten. Böyle yazmak için mi seçtim bu temaları, yoksa bu temaları seçtiğim için mi böyle yazdım? Yanıtını bilmiyorum. Biçim içeriğe, içerik biçime sebep oldu. Yeni kuşağın değer verilen yazarlarındansınız. Peki, yazarın popüler alanların konusu olması sizi tedirgin ediyor mu, ne düşünüyorsunuz? Özgüvenli olursak, birbirimize sahip çıkarsak sırtımız yere gelmez. Pespayelik öyle bir şey ki, onunla ilgili her söz onu besliyor. Tedirginliğin sırası değil şimdi. Biz edebiyat konuşmaya devam edelim.

Kendi kuşağınızın edebiyatımıza hangi özellikleriyle eklendiğini düşünüyorsunuz?

Faruk Duman müthiş bir üslupçu, kurgusunu gözümüze sokmadan ağırbaşlılıkla inşa ediyor. Murat Uyurkulak’ın dil cesaretine bayılıyorum, mecazın aşırılığını benimsetecek denli ileri gidiyor. Barış Bıçakçı dupduru ve dokunaklı. Semra Topal sivri dilli ve yaratıcı. Müge İplikçi’nin humoru ve siyasi direnci, Aslı Erdoğan’ın duyarlılığı, Ayfer Tunç’un hikâye etme ustalığı, Faruk Ulay’ın pastişleri, Leyla İpekçi’nin dikey anlatımı, herkes birbirinden farklı. Takip ettiğim yazarları saydım elbette, muhakkak gözden kaçırdıklarım vardır. Gördüğüm kadarıyla 90 kuşağı yazarlarının en belirgin özelliği, çeşitlilik. Yeni dönem edebiyatında zaman, mekân ve kurgu daha yaratıcı, daha yenilikçi.

Yere Düşen Dualar öteki dillere de çevriliyor. Yeni Türk edebiyatının Batı’da nasıl bir yeri olduğunu düşünüyorsunuz?

fiu an için Batı’da Türk edebiyatından söz edemeyiz. Hele ki bazı okurların Türkiye beklentilerini göz önüne alırsak, Türk edebiyatını Türkiye’nin tabularını dile getirdiği kadarıyla kabulleniyor veya yazardan egzotik metinler bekliyorlar. Buradaki popülizme direnen yazar, orada da bu beklentilere direnmek zorunda. Ama dünyanın her yerinde bir akraba bulabilir insan. Ben Fransa’da çok güzel şeyler yaşadım. Aynı yerden baktığım, aynı dilden konuştuğım insanlarla karşılaştım. Edebiyatı savunmak zorunda kalmadım.

Doruk noktalarındaki yazarlarınız kimler?

En başta Dostoyevski. Venedik’te Ölüm’le Thomas Mann, Lautreamont’un Maldoror’un Şarkıları, Virginia Wolf ve Rilke. İçime yer etmiş olanları saydım.

2009

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nino Varon: "Tatları doğru yakalamazsa..Yaprak Sayın
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

David Gurnham

17 Şubat 2025

Kafkaesk Bir Postane Skandalı

Biri iftira atmış olmalıydı ki, yanlış herhangi bir şey yapmamış olmasına rağmen bir sabah aniden tutuklandı.* İngiliz posta müdürü Harjinder Butoy’un hikâyesi tam olarak böyle başladı. Hırsızlık suçlamasıyla 2007 yılında tutuklanan Butoy, 2008 yılında mahkeme tarafından..

Devamı..

Alplerin Ötesinde

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024