Saatlerdir bekliyoruz. Dağların arasından kıvrılarak giden susuz dere yatağı, ıssız tepeler, altımızda toprak koyu bir karanlığa gömülü. Kuru sıcak. Dirseklerimde, sırtımda bir sızı. Gevşeyip düşen başımı güçlükle kaldırıyorum. Kulaklarım batık. Karanlık; sesi, sessizliği, korkuyu büyüterek duruyor üstümüzde. En kolay göz alışıyor. Yavaş yavaş karaltılar seçilmeye, günler önce keşfine çıktığımız bu dağ başı zihnimizde görünür olmaya başlıyor. Karakol yürüyerek yarım günlük uzaklıkta kaldı. Yolun kenarında, büyük, beton; önünden tırlar kamyonlar geçiyor. Dört bir yanı duvarlarla çevrili, köşelerinde nöbetçi kuleleri. Bir üç nöbetini devralan asker okumamışlığına sövüyordur şimdi, ya da kim bilir ateşine avucunu siper ettiği sigarasından gizli bir nefes çekip bir kadını hayal ediyordur, ince çukur belini. Koğuşlarda ekşi, ağır koku.
Çok az çıkıyorum karakoldan. Dar sokaklarda dolaşıyorum, sinekli dükkânlara girip çıkıyorum. Evlere bakıyorum. Bahçelere. Kapılarında, kulakları kesik köpekler bağlı, yabancı bildiğini parçalamaya hazır. Yaşı geçince azıtacak sahipleri, bir ıssızda ölecekler. Çocuklar bile üzülmeyecek. Saçları sıfır numara tıraşlı, alınları çentilmiş, kavruk derilerinde beyaz lekeleriyle sayıları ve adları unutulmuş gibi duran ne çok çocuk var. Gene de doğuruyor kadınlar. Kofikli, yaşmaklı, entarileri allı güllü. Bizimle konuşmuyorlar. Dilimiz birbirine yabancı. Yalnızca yabani bir öfke görünüyor kaçamak bakışlarında. Evimi özlüyorum. Yumuşak, yanaşılabilir kadınları.
Gözkapaklarım ağırlaşıp kapanıyor. Zorlukla açıyorum. Askerleri kontrol etmeliyim. Yattığım yerden görebildiklerim uyumuyor. Yirmi iki çift göz, kulak açık durmalı bu gece. Sinerek kalkıyorum yerimden. Ayak parmaklarımdan baldırıma yayılan uyuşukluk geçinceye dek bekliyorum. Usulca yürüyorum sonra. Her adımda ayaklarımın altında ezilen toprağı duyuyorum. Çevrilen başlara, öbürlerini dolaşacağımın işaretini veriyorum elimle. Rahatlıyorlar. Asker ancak benden sonra ateşe başlayabilir. O ânın gelmemesi için, belki de çocukluğumdan beri ilk kez dualar ediyorum.
“1147 Emre, çek bakalım,” demişti, en düşük rütbeli olan. Bir lütufta bulunur gibiydi. Parmaklarımın ucuyla tuttuğum o ilk kâğıdı bırakıp diplerden başka birini almasaydım, belki de şimdi lodosu bol bir sahil şehrinde olacak, allahın siktir ettiği bu yerde ölmemek için dualar etmeyecektim.
Daha da beş ay var kurtulmaya. Taşlı topraklı yollar, alçak damlı sıvasız evler, minaresiz cami. Hemen her evde giden biri var. Dönmeyen. Haberi geldiğinde, musalla taşında bedensiz yatan ölüsünün namazı kılınır. Kulaklarımda ağıt sesleri.
Asker arada bir dolaşacağımdan haberli. Gene de ayak sesimle irkiliyorlar. Selim bitkin görünüyor, yüzünün solgunluğu karanlıkta bile seçiliyor. Askere geldiğinde daha cılızdı. Toparladı. Komutan, ilk günkü eğitimde, zayıf gelen de, şişman gelen de buradan yetmiş kilo ayrılacak, demişti. Neredeyse dediği gibiyiz. Her birimiz öbürüne benziyor günden güne. Selim’i yanıma alıyorum. Duruşu mahcup. Öbürleri henüz sağlam görünüyor. Yerime dönüyorum. İki buçuk olmak üzere. Yarım saat daha dayanabilirsek sağ salim döneceğiz. Yeniden beklemeye başlıyorum. Gözlerim dalıyor.
Bacağımda bir şeyin yürüdüğünü hissediyorum. Kurdun kuşun uyuduğu bu saatte bir tek yılanlarla çıyanlar dolanırmış kuytularda. Pantolonumun kaba kumaşını avuçlayıp var gücümle sıkıyorum, kabuk gibi çıtırdayarak kırılıyor avucumdaki. Ilık bir sıvı akıyor etime. İçimi bulandırıyor. Çıtırtı bitene dek sıkmaya devam ediyorum. Yumuşak bir pelte gibi hissediyorum kumaşa sıvaşmış ıslaklığı. Etime değdirmemeye çalışıyorum.
Gün aydınlanmaya başlamadan pusudan çıkmalıyız. Ömrümde ilk kez güneşin doğmasını böylesi bir istekle bekliyorum. Yanlış yerdeysek mutluluk zamanlarında çekilmiş güleç yüzlü fotoğraflarımızla akşam haberlerine çıkar, bir resimle geçip gideriz, doğru yerdeysek aşağıdakiler bir sayıyla. Askerlere, ne yapıp edin hayatta kalın, görseniz bile görmeyin, duysanız bile duymayın, diyecektim ama cesaret edememiştim.
Aşağıda hareket eden bir karaltı görüyorum. Emin olmaya çalışıyorum. Korkunun bir tadı varmış meğer. Paslı, acı. Midemden yükselen acı suyu yutuyorum. Genzim yanıyor. Kasılmış bedenim benim değil. Zamanı yitiriyorum, bir rüyanın hızıyla işliyor zihnim. Ölmek istemiyorum. Geçip gitseler… Bir ben bileceğim nasılsa. Yirmi bir askerin hayatı diyeceğim. Yalan. İnsan en çok kendi ölümünden korkuyor. Topu topu yarım saat daha. Ölüm bölgesine dikili gözlerim. Tetik, usul karaltılar arıyorum. Karanlık ve bekleyiş oyunlar oynuyor zihnimize. Bir vakitten sonra baktığımız her şeyin hareket ettiğini görüyoruz. Emin olmadan ateş etmek yasak. Asker beni bekleyecek. Düşmanla karşılaştığınızda tereddüt etmeyeceksiniz, demişti komutan. Şimdi kim bilir kaçıncı uykusunda, gerine gerine. Sikerim vatanı da, düşmanı da. Hiçbir şey umurumda değil. Yarım saat daha. Göz kulak kesilmiş asker, kurşun sürülü namlular, makineli tüfekler tek bir hareketimi bekliyor. Niye buradayım, bilmiyorum, kaçmak istiyorum. Nafile. Topraktan sıcak bir buğu vuruyor yüzüme. Ağzım kurumuş, yutkunuyorum. G3’ün çeliğinde parmağım. Titriyor. Kolumla alnımda biriken teri siliyorum. Sağ yanımda Selim. Göz göze geliyoruz. Yüzü hırsla gerilmiş. Var gücüyle basıyor tetiğe.