Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Ocak 2017

Öykü

Semra Bülgin • Tarla Kuşuydu Juliet

Semra Bülgin

Paylaş

21

0


Son basamakta yakalandım. Alelacele camı açıp seslendi. “Neredesiniz hiç görünmüyorsunuz.” Şükran Abla. Nam-ı diğer Erzincanlı Teyze. Gelin gitmemiş Erzincan’a. Aslında hiçbir yere gelin gitmemiş. Genç kızmış bu şehre göç ettiklerinde. Şimdi ellili yaşların başlarında veya otuzların. Bana öyle geliyor ki bazı insanlar her zaman yaşlıdır; Şükran Abla onlardan biri. Daima koyu renk, üzerine oturan ama hiçbir kadınsı çağrışıma izin vermeyen elbiseler giyiyor; bedeni dal gibi ince uzun, memelerinin olması gereken yerde iki küçük kabartı bile yok, sırtı hafifçe eğik. Zayıflıktan, diyor komşular. Bana göre vazgeçmişlikten, tercih edilmemiş olmanın kaçınılmaz sonucu. Saçlarını ensesinde toplayıp sıkıca tutturmuş. Bir de siyah çerçeveli gözlükleri olsa Bayan Rotenmeir’in aynısı diyeceğim. Hani Clara’nın Frankfurtlu mürebbiyesi. Ama konuşunca Frankfurtlu olmadığını hemen anlıyorsunuz. “İşler yoğun erken çıkıyorum sabahları.” “Zor anam zor.” Sesi her zamanki gibi acıma dolu. Öyle değil mi ya başkalarının hayatında da bir şeyler zor olmalı, bu bazen iyi geliyor insana. Bunun kötülükle ilgisi yok. Şimdi ben de O’nun nasıl olduğunu sormalı, hiç değilse bir sohbetin öznesi olmasına imkân tanımalıyım. “Hep aynı, tam buramdan bir ağrı girip buradan çıkıyor,” derken eliyle de önce ense kökünü sonra sağ kasığını işaret ediyor. Önceleri bütün apartman komşuları bu ağrıyı dindirmek için seferber olmuştu. Fizik tedavi, iğne, ilaç, kaplıca derken biyoenerjiye varana dek bütün tedavi yöntemleri birer birer denendikten sonra ihtiyacı olan tek şeyin evlenmek olduğunda karar kılındı ve Şükran Abla’nın ağrısı kadınların arsız eğlencesi haline geldi. Acıyorum Şükran Abla’ya, o kadınlara da. “Geçmiş olsun, havalardan herhalde, herkeste bir kırıklık.” “Yok anam yok, benimki başka.” “Seninki de geçer, üzülme.” “Benim ki geçmez.” “Karartma içini elbet bulunur bir çare.” “İnşallah.” “İnşallah, ben çıkayım, işlerim var, dikkat et kendine.” Ardımdan seslendi. “Uğra ara sıra.” “Uğrarım tabii.” Beş yıl oldu apartmana taşınalı, ilk gün yine böyle camdan tanışmıştık. Henüz görmedim evini, deterjan ve nem kokan bir ev geliyor gözümün önüne: Herhangi bir yaşam nüvesi bulunmaz; masa üstünde bir kitap içinde bir ayraç da var veyahut bir yaprağı köşesinden kıvrılmış, sehpada unutulmuş gazeteler, dergiler, içilmeden bırakılmış yarısı dolu bir çay bardağı, portmantoda birikmiş giysi yığını, kanepeye gelişi güzel atılmış bir diz battaniyesi. Büfe üstünde siyah beyaz fotoğraflar durur; kimi başka bir yere kimi başka bir aleme gitmiş şimdi olmayan kim varsa yan yana, tek karede; bir de ilkokulun bahçesinde siyah sentetik önlüğü, beyaz patiska yakalığı ve örgülü saçlarıyla çocukluğu. Pencereyi kapatıp pencerenin yanındaki koltuğuna oturdu. Asansörün 3. kat düğmesi haftalardır bozuk, bir üst kata çıkıp merdivenlerden aşağı indim. Elimdekileri mutfak masasına bırakıp balkona çıktım. Dolaba yerleştirmek gelmiyor içimden. Baharın başları ılık bir gün. Ne zamandan beri sevmiyorum baharı, eksik yanımı hatırlıyorum? Neredeyse kıskançlık diyeceğim. Bir sigara yaktım. Mahallenin çocukları sokakta tek kale maç yapıyor. Yaka paça dağılmış, küfürün bini bir para. Seyredecek oldum, sıkıldım, kalkıp bir iki kitap karıştırdım. Olmadı. Gelip oturdum yerime, bir ara içim geçmiş. Zilin sesiyle kendime geldim. Kalkerken bir ağrı saplandı tam ense köküme, bu ara çok sık olmaya başladı. Koridoru hızlı adımlarla geçtim. Bir kez daha çalındı zil. Bu kez uzun uzun. Oymuş gelen. Yüzünde müstehzi olmaya yakın duran hevesli bir gülümseme var. Üstteki iki dişi hafifçe ayrık. Saçlarını kısacık kestirmiş, akları geniş çakır gözleri daha da belirgin şimdi. “İstediğiniz çizimleri getirdim Berna Hanım.” “Harika, girsene.” Aslında şart değildi, pek ala Pazartesi bakabilirdim ama getirmesini istemiştim Özgür’den. İşe başlayalı üç ay oldu ve daha şimdiden birçok şeye hâkim. Oysa hiç de parlak bir özgeçmişi yok. Düz lise, sıradan bir üniversite, hepsi kısa süreli yüksek vasıf istemeyen birkaç iş. Bir sürü sebep sıralamıştım tercih edilmesine dair; istekli, gayretli, enerjisi yüksek, üstelik zeki. Ayhan’a anlatırken de görüşme notlarına kayıt etmediğim özelliğini tanımlayacak uygun bir ifade bulamamıştım. İşimle ilgili bütün kararlarımı Ayhan’a danışıyorum. Kabul etmem gerekir ki o bu tür konularda benden çok daha öngörülü. Daha kırkına gelmeden genel müdürlüğe yükselmesi başka türlü açıklanamaz. Yanlış bir karar vermişsin, demişti. Duygusal davranmışsın. Seçimimle gurur duyuyorum şimdi. Girdi. Kapıyı kapadım. Kararsızlığını belli eden bir yavaşlıkla ayakkabılarını çıkarmaya yeltendi. “Geç,” dedim. “Çıkarmana gerek yok.” Salonu işaret ettim. Oldukça uzun boylu, sırtı geniş ve gevşek adımlarla yürüyor. Çam aromalı bir koku sürmüş. Serin ve taze bir koku bu. Evi kolay bulup bulmadığını sordum. “Kolay oldu, bildiğim yerler zaten, birkaç sokak aşağıda oturuyorum.” Aslında bunu biliyorum; sokağını, her gördüğünde bana nedense hocam diye hitap eden köşe başındaki seyyar simitçiden bazı sabahlar simit aldığını,   yedi kırk beş vapuruna bindiğini, alt salonda oturduğunu, cam bardakta çayını içerken sayfaların arasında kaybolmuş gibi kitabını okuduğunu. Belki de aynı satırların altını çiziyoruz onunla, aynı cümlelere yakalanıyoruz. “Sahi mi, komşuyuz desene.” “Öyle tabii, aslında birkaç kez sizi vapurda gördüm.” Sesinde veya yüzünde herhangi bir ima olmaması suçüstü yakalanmış birinin kaygısını duymama engel olmuyor. Aslında bu kaygının altında fark edilmiş olmanın verdiği bir sevinç de gizli. “Doğrudur bazen arabayı almıyorum, trafik çekilmiyor. Çay içer misin?” “Varsa içerim.” “Yeni demledim,” diyerek kalktım. Salona döndüğümde cep telefonunda bir şeyler yazıyordu. Oysa yaşadığım yeri incelerken bulmayı isterdim. Beni görünce gelen mesaj seslerine aldırış etmeden telefonu kapatıp cebine kaldırdı. “Mühimse devam et.” “Yok öylesine gevezelik ediyorduk.” “İyi o zaman, balkona çıkalım mı, hava güzel.” Bu yıl çiçek yetiştirmeye başladım, hatta bazen onlarla konuşurken yakalıyorum kendimi. Bu kesinlikle iyi bir şey değil; benim için ümit kırıcı. Üzerimde kalın pamuklu sabahlığım, bir elimin parmakları arasında külü düşmek üzere olan sigaram ve saçlarım dağınık bir haldeyken çiçeklerimi suladığımı hayal ediyorum bazen ve o sırada bacaklarıma, ayaklarıma sürtünen bir kedinin varlığıyla mutlu olduğumu. Bu hayal ürpermeme sebep oluyor. Çünkü kedilerden hoşlanmıyorum. Duvara yanaşık duran sandalyeye oturdu. Yukarıdan aşk merdiveninin yaprakları sarkıyor. Balkon tertemiz. Bahçede top oynayan çocukların sesleri işitiliyor. Çayları masanın üstüne bıraktım. “Çizimlere bakacak mıyız bugün?” “Gerek yok ben hafta sonu bakacağım, sormam gereken bir şey olursa seni ararım.” “Tabii, ne zaman isterseniz gelirim.” Gülümsemekle yetindim. Konuşmadan çaylarımızı içiyoruz. Aramızdakinin kayıtsız bir uzaklığı sürdürmek zorunda olan insanların suskunluğu olduğunu düşünmek tamamen benimle alakalı. Çünkü O oldukça rahat görünüyor. İskemlenin arkalığına meydan okur gibi yaslanmış ya da bana böyle hissettiren gömleğinin altından bile gücünü belli eden ve sayısız kereler memelerimin altında ürpertisini hayal ettiğim geniş göğsü. Sık sık ona dair arsız hayaller kurarken yakalıyorum kendimi. Belki de aklımdan geçenlerin farkında, ele geçirilemez olduğunu düşündüren bakışlarıyla bana bakıyor. Hiç kimseye böyle bakmamalısın. Aşağıdaki çocukları işaret ettim. Oyundakilerden biri kenarda bekleyene seslendi. “Hadi geç kaleye.” “Yazık sabahtan beri bekliyordu şu çocuk, bir türlü onu oyuna almıyorlardı,” dedim. Çocuk sırtındaki hırkayı çıkarıp yere attı, koşarak kaleye geçti. Yeterince beklerse, oyuna girebileceğini belki de ilk kez tecrübe ediyor çocuk. Bir ihtimale tutunmayı öğreniyor. Çarpıkça gülümsedi. “Çok acımasız olur oğlan çocukları.” “Öyle.” Kapı çaldı, kalktım. Bu kez Kağan’dı gelen. Ceketi yok üstünde, yine kim bilir nerde unuttu. Ayakkabılarını koridorun orta yerine fırlatıp odasına geçti. Her zamanki gibi selamsız. Ardında ağır bir ter kokusu. Sanırsın dünyayı taşımış omuzlarında. Balkona döndüğümde Özgür gitmek üzere kalkmıştı. “Benden istediğiniz başka bir şey yoksa kalkayım.” “Otursaydın, Kağan odasından çıkmaz pek.” “Ben yine de kalkayım işleriniz vardır.” “İyi sen bilirsin, teşekkür ederim dosyalar için.” Asansörün kapısını açtı, birden durdu. “Geçen gün elinizde Durgun Akardı Don’u gördüm, tam iki kez okudum, muhteşem bir aşk hikayesi,” deyip asansöre bindi, kapıyı kapadı. Demek; ne bir zamanlar temiz ve hızlı akan nehrin ay ışığındaki pırıltısı, ne hangi yola neden gideceğini bilmeden savaşan insanları, ne yıkılan ne de yeni gelen devrin acımasızlığını değil de sadece Aksinya’nın kara gözlerinde kıvılcımlanan aşkını tuttun aklında; yoksa Natalya’nın sabırlı durgun akan aşkı mıydı aklında kalan. Hangisi olursa olsun bu güzel. Özgür sokağın sonunda gözden kaybolunca mutfağa dönüp masanın üstündekileri dolaba yerleştirdim, fırın kapağını, tezgahı, masayı sildim, çöp poşetini bağlayıp sokak kapısının önüne çıkardım. Kağan mutfak kapısından başını uzatmış beni izliyordu. “Ne haber anne.” Sesindeki çatallık yerini babasınınkine benzeyen ağırbaşlılığa bırakmaya başlamış. Geniş alnı, kemerli burnu ve çıkık elmacık kemikli yüzü de giderek babasının gençliğine benziyor. On iki yıl sonra Özgür’ün yaşında olacak, Özgür benim şimdiki yaşımda. Hiçbir çabayla ortadan kaldırılamayacak bu fark cesaret kırıcı. Tek sorunun bu olduğunu düşünmem ne tuhaf. Ailenin kutsallığı filan umurumda değil. “İyi canım, sen nasılsın, nasıl geçti sınavın.” “Standart.” Ekonomik davrandığı tek şey bizimle konuşmak. “Yani.” “İyi işte idare eder, ne yemek var.” Akşam Salon’da buluşalım, diye aramıştı Ayhan, Trafik var eve uğrarsam çok geç olur. “Yapmadım, babanla dışarıda yiyeceğiz, sen de ne istiyorsan söylersin, ben duşa giriyorum, telefonum çalarsa bakıver.” Güç bela bir “Tamam,” çıktı ağzından. “Kaçta dönersiniz?” Bu aralar bize dair merak ettiği tek şey eve ne zaman döneceğimiz. Umarım sevdiği bizsiz olmak değil sadece yalnız kalmaktır. “Geç döneriz herhalde bilmiyorum.” Alelacele hazırlanıp çıktım yine de asansörün aynasında gördüğüm şeyden memnunum. Böyle zamanlarda seninle karşılaşmak istemiyorum Şükran Abla. Utanıyorum. Öyle gözümüze sokuyorsun ki yalnızlığını. Hani neredeyse suçluluk duyacağım. Sanıyor musun iki kişi olunca bitiyor. Günün sonunda seninle aynı yerdeyiz. Üzülme. Hem bakma seninki daha kolay. Görmezden gelip pencereyi açmasına fırsat vermeden uzaklaştım. Kapıda her zamankinden başka bir garson karşıladı. Rezervasyonun kimin adına olduğunu sordu. Yeni başlamış olmalı. Masaya kadar eşlik edip kibarca uzaklaştı. Ayhan bahçeye bakan masalardan birine oturmuş. Kadehindeki şarap bitmek üzere. Böyle bir mekânda ve böyle bir gecede şarap içmeliyiz. Her şey usulüne uygun olmalı. En azından Ayhan için durum bundan ibaret. Gülümseyerek yerinden kalktı, tek eli belimde, uzanıp yanaklarımdan öptü. “Çok hoş olmuşsun.” Hâlâ alışamadım sandalyemi çekmesine, nereye oturduğumu anlayamıyorum, düşeceğim sanki. Hem komik böyle popon havada beklemek. Oldum olası haz etmiyorum alışılagelmiş nezaketten. Elinde isim pusulası, yol boyunca belki de defalarca gönderene de alacak olana da verip veriştirmiş bir oğlan çocuğunun getirdiği orkidelerden, aranjmanlardan, gül buketlerinden. Hiçbir şeyin siparişle olanını sevmiyorum. Saatine bir göz attı yerine otururken. “Taksi bekledim epeyce, bu saatte zor biliyorsun,” dedim. “Cuma olduğunu hesap edip çıkmak lazım. Neyse hoş geldin.” “Hoş bulduk. Koyu renkli ahşap masalar ve sandalyelerle döşenmiş yüksek tavanlı salon yumuşak loş bir ışıkla aydınlatılmış. Bu ışıkta her şey olduğundan daha güzel görünüyor. Buna sebep biraz da fonda çalan Fransızca şarkı. Bu dilde baştan çıkarıcı bir davetkârlık var. Yumurta tarifi yapsalar gözümde bir aşk sahnesi canlanabilir. Ortalardaki birkaçının dışında bütün masalar dolu olmasına rağmen içerde duyulan uğultudan ziyade tatlı bir mırıltı. “Kırmızı içer misin, sana beyaz mı söyleyelim.” Ortada peynir tabağı, rokfor, hellim, gravyer, füme ne ararsan var. Üstlerine ceviz serpiştirilmiş. “Yoo iyi bu, içerim.” Gözleriyle müşterileri takip eden garson bir anda masamızın yanında belirdi. İşine hakim bir edayla kadehlerimizi doldurup siparişlerimizi alarak yanımızdan ayrıldı. İtalyan mafya filmlerinden fırlamış gibi. Siyah dar pantolon, beyaz gömlek, siyah pantolon askısı. Rolüne iyice kaptırmış, öyle bir havayla yürüyor ki sanırsın birazdan tabaklarımızı getirmeyecek de konsey toplantısına girecek. Ayhan kadehini kaldırdı. “Hadi bakalım, bir yirmi yıl daha.” “Öyle olsun.” Aslında beş yıl önce ikimiz birden unutunca bir daha yıldönümü kutlamayalım demiştim ama Ayhan ancak hediye almamaya ikna oldu. O’na göre evlilik de bir başarı kriteri ve sırf bu yüzden bile kutlanmaya değer. Nesini seviyorlar şu şarabın bilmem. Anlaşılan bu tada hiç alışamayacağım, uğraşmak faydasız. “Bir gün başka bir şeyler yapalım. Salaş bir yerlere gidelim mesela.” “Ne lüzumu var şimdi, onlar öğrencilik yıllarında kaldı.” “Fena mı ne güzel olur.” Ensesini ovaladı. Çarpıttığı ağzında bıkkın, boş vermiş bir tebessüm. “Artık güzel olmaz canım, o çağlarımız geçti.” Kadıköy’ün ucuz çay bahçeleri. Küçük hasır tabureler, zifte dönmüş çay, bitmeyen tütsülü sohbetler. Nefesimiz çay ve sigara kokar. Favori yiyeceğimiz, kır pidesi, parayı bulmuşsak ekmek arası köfte, bol soğanlı. Kıçımıza batan tabureler umurumuzda değildi. Yine de her şeyin, her şey olmanın mümkün olduğu yıllar. Seviyorduk da birbirimizi. Şimdi ancak lüks mekânların, şık garsonların, görünümü lezzetinden güzel yiyeceklerin yüzü suyu hürmetine çekilir oldu baş başa bir gece. “Geçen her şeyi bırakmalı mı?” Gene mi felsefe yapacaksın, demesini beklerken hiçbir şey söylemedi. Haklı aslında. Benimki boş gevezelik. Soru cevapla oyalanmak sahteciliği. En iyisi gününün nasıl geçtiğini sorarak konuyu kapatmak. Girdiği en son ihaleyi, yeni başlayacakları projeyi, proje müdürünün aptallıklarını anlatıyor uzun uzun. Hep böyle sıkıcı mıydı Ayhan’ın sohbeti? Çoğunu dinlemiyorum. Benim daha iyi meşguliyetlerim var. Özgür aklıma takılmış bir soru gibi görünüp kayboluyor zihnimde. Parçaları birleştirmeye çalışıyorum. Odamın önünden geçerken attığı kaçamak bakışlarına, birlikte çalıştığımız zamanlarda sokulur gibi yanıma yanaşmasına, ne zaman arasam memnun bir tebessümün yüzüne yayıldığını hissettiren güleç sesine, en küçük hareketine tutunmaya hazırım. Garson masayı uzaktan göz hapsine almış, varlığıyla rahatsızlık vermeyecek bir ustalıkla boşalan kadehlerimizi dolduruyor. Nedense pek bir şey yiyecek halde değilim, oysa sabah ağzıma attığım iki dilim peynirle duruyorum. Ayhan elinden alacaklarmış gibi aceleyle yiyor yine. Öyle ki nefes alış verişi bile hızlanıyor. En büyük ve doyurulamayacak tutkusunun yemek yemek olduğuna bir kez daha emin oluyorum. “Sen neler yaptın bugün, dinlenebildin mi?” “Sayılır, Özgür uğradı bir ara, çizimleri getirmiş.” Belli belirsiz bir karanlık geçti yüzünden. Bu mu görmek istediğim, belki daha fazlası; kendi yapamadığımı ondan beklemek. “Acil miydi?” “Değildi ama hafta sonu bakarım diye düşündüm.” “İyi yapmışsın.” Evli çiftlerin olağan suskunluğundan fazlası gelip oturuyor aramıza. Açıp döküversek içimizdekileri, altını üstüne getirsek her şeyin. Belki altı üstünden daha güzeldir ama yapmayız. Alışıldık konforumuzu bırakmaya niyetimiz yok. Ayhan daha dürüst, hiç değilse benim gibi sahte şikayetleri yok. Fondaki müzik değişti. Şimdi iç gıcıklayan bir şarkı çalıyor. Bu kez İspanyolca. Müşterilere ayrıcalıklı hissettirmenin bütün incelikleri düşünülmüş. Bir iki saatliğine başka bir senaryonun baş karakterleriyiz. Duvarlarda kırklı ellili yılların film afişleri asılı. En güzeli Rüzgar Gibi Geçti. İlk kez küçük bir kızken izlemiştim. Sonra defalarca. Scarlet O’Hara olmanın hayalini kurmak fazlaydı kabul ama Tarla Kuşuydu Jülyet’e kadar düşeceğim hiç aklıma gelmezdi. “Kaç yaşındaydı bu çocuk.” dedi. “Kim?” “Özgür.” “Ha tam hatırlamıyorum ama otuz herhalde, neden sordun?” “Öylesine,” dedi. Düşünceli göründü gözüme. Sandalyesinde dikleşti. Yakasına sıkıştırdığı peçeteyi çıkarıp masaya koydu. Kadehini kaldırdı. “Aşkımıza.” İçmek gerek. Kadeh kaldırıp gülümsemekle yetindim. Bir an önce sarhoş olup geceyi bitirme derdindeyim. Evde olunca oyalanmak daha kolay. Ayhan oldukça ağırdan alıyor. Ortak tanıdıklarımıza dair ufak tefek mevzulardan konuşuyoruz, gayet aklı selim yorumlar yapıyoruz hayatlarına dair. Mevzu başkaları olunca genellikle hem fikiriz. Bu, durumu idare etmek ve makul bir süreyi tamamlamak için her zaman işe yarıyor. Şarabımız bitince kalktık. Ayhan’ın koluna girerek ancak ayakta durabiliyorum. Arabayı biraz uzakta park ettik, saat daha erken. Nihayet alkol üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirdi ve neşeliyim. “Ayhan,” dedim. “Bence insanlar hep biraz sarhoş yaşamalı.” Uzanıp dudağını hafifçe ısırdım. Alokolün üzerimde böyle baştan çıkarıcı bir etkisi var. Başını gülerek geri çekti, gördüğü bu ilgiden koltuklarının kabardığı belli, sahi bunun sadece aptal bir sarhoşluk olduğunu anlamıyor olabilir mi? Sanmam. Pencereyi işaret etti gözleriyle. “Yapma kızım, Şükran Ablan görecek, utanacaksın.” Şükran Abla’nın her zamanki yerinde olmaması beklediğim bir şey değil. O, pencere camında donmuş bir hayat benim için; zamanın dışına atılmış gibi öncesiz ve sonrasız. Bazen, hiç uyumadan, yemeden, içmeden o pencerede oturduğunu düşünürüm. Nasıl yürüdüğüne dikkat etmemişim mesela, dik dik mi atıyor adımlarını yoksa bastığı yerden korkarak ürkekçe mi? Hoş bir salınımla hayran bakışları peşinden sürükleyeceği gelmiyor hiç aklıma. Haksızlık değil mi bu? Belki de gençliğinde bir afeti devrandı, ne belli. Hangimiz bilebilir kimin ne olduğunu? Belki umutsuz bir aşkı vardı, bitti. Bitmeyecek bir hüzne düştü. Şaire bağladın yine Berna, hem de en pespayesinden. Bunlar hep şaraptan; sana yasak. Nasıldı o söz; hah buldum; hayatın en hüzünlü anı sevdiğinizin bahçesinde açabilecek çiçek olmadığınızı anladığınız andır. Daha ne kadar oyalanacaksın şarkıyla şiirle? Boş ver. Güzel söz ama. Evet, muhakkak öyle oldu. Yarın sana oturmaya geleceğim Şükran Abla, dertleşeceğiz, söz. Hem bak benim de ense kökümde bir ağrı var, nicedir. Sen bana anlatırsın, ben sana, hem bakarsın hafiflemiş. Siktir et komşuların Freudyen yorumlarını filan, kimin umurunda. Israrla o08nu arıyor gözlerim, yok. Televizyonun kıpırdaşan ışığıyla aydınlanıp kararan camda yansımamı gördüm bir an; tam O’nun başının olduğu yerde. “Hasta mı acaba,” dedim. “Saçmalama uyumuştur kadın.” Apartmanın önünde durup çantamdaki anahtarı bulmaya çalışırken Şükran Abla’nın daire kapısı açıldı. İnce bir ışık süzüldü içerden sonra üstünde eşofmanı, siyah tişörtü, dağınık saçları ve yüzünde hiçbir şüpheye yer bırakmayan bir sakınımla Kağan göründü kapının önünde. Gizli saklı bir şey yaptığında yüzünün aldığı bu sakınımlı ifade her şeyi açık ediyor; daha öğrenmemiş en iyi göz önündeyken saklanıldığını. Sağa sola bakmadan ikişer üçer atlayarak merdivenlerden çıktı, kapı kapandı ve apartmanın otomatiği yandı. Bir müddet olduğumuz yerde hareketsiz kalıyoruz. Bu gördüğümüz şeye inanamamanın verdiği şaşkınlık. Ayıldım mı ne? Yoksa sarhoş kafayla olur olmadık şeyler mi görüyorum? Ayhan anahtarları elimden aldı. Yüzümün ne hal aldığının farkında değilim. “Sakin ol,” dedi. Nerdeyse parmak uçlarımızda yürüyerek asansöre biniyor ve birbirimize değmeden her birimiz bir köşeye sinmişken yukarı çıkıyoruz. Ev karanlık, sessiz, beklenmedik hiçbir şey olmamış gibi. Zaten ne olabilirdi ki, saçmalık. Kağan’ın kapısı kapalı. Doğruca balkona çıktım. Nefes almalıyım. Ayhan banyoya girdi. Sanıyorum utanıyoruz. Anne baba olmanın en zor yanı çocuğunuzun yaptığı her hatada bir suçluluk payınızın olduğunu bilmeniz. İçimde oğlum haksızlığa uğramış, kandırılmış gibi bir kızgınlık var. Başım döndü, balkon demirine yasladım. Hava tam mevsimine uygun, üşüyorum. Ayhan neden sonra yanıma geldi. Epeyce rahat görünüyor. Bu saatte içmek adeti olmadığı halde bir sigara yaktı. “Ne yapacağız Ayhan?” “Abartılacak bir şey yok, iki üç kereden sonra geçer nasıl olsa.” Bunu öyle kayıtsızca söyledi ki ondan nefret ettim. Hatta bu kayıtsızlıkta bir miktar gurur gizli eminim. “Bu kadar basit yani,” dedim. “Ne sanıyorsun o yaşta kadınla?” Gözlerinde kıyıcı bir kesinlik vardı. Cevap vermedim. Sigarasından bir nefes çekti, aşağı fırlattı. Ayağa kalktı. “Çocuğa da bir şey söyleyip utandırma,” dedi. İçeri girerken döndü. “Kimseyi utandırma.” Bildiği bir şeyi başkasından duymak çaresiz hissettiriyor insana. En fenası kendine karşı savunmasız kalmak. İçimde yükselen öfke bu yüzden. Üstelik korkuyorum da. Sen hep böylesin işte Ayhan. Adına anlayış dediğin hesapçılığınla her zaman istediğini alırsın. Şimdi kazanmış mı sayacaksın kendini? Yazık. Hayır, kendi kabahatimi sana yükleme derdinde değilim; inan buna bile çabalayamam, yorgunum. Güçlükle kalktım yerimden. Demek insan içerken anlamıyor ne kadar içtiğini. Salondaki kanepeye uzandım. Uyandığımda gün doğmuştu. Buna uyku demek pek doğru değil. Ağzımın içinde ekşi şarap tadı, başım ağır. Yine de tuhaf bir şekilde rahatım. Sesini duyar gibi oldum Ayhan’ın. Kalkıp yatak odasına gittim. Giyiniyordu. Geldiğimin farkında değilmiş gibi devam etti. “Erken kalkmışsın.” Dolapta bir şeyler arıyor. “Saat dokuzda mimarlık firmasından sunuma gelecekler.” “Biraz otur.” “Acelem var.” Askıdan mavi kravatını aldı, gömleğin yakasına tutup aynadaki görüntüsüne baktı. “Haklıydın.” Anlamadı. “Akşam söylediklerinde.” Gömleğin yakalarını kaldırdı, boynuna kravatını yerleştirdi. “Düşünme artık bunu, yat dinlen biraz.” Aynadaki aksime göz kırptı. “Kimseyi utandırmayacağım,” dedim. Durakladı. “Biliyorum,” dedi. Yüzünde donuk bir ifade vardı. Derin bir soluk aldım. İlk kez tedirgin göründü gözüme. “Senden ayrılmaya karar verdim,” dedim. Beni bile şaşırtan bir kararlılık vardı sesimde. Yutkundu, kravatının düğümünü sıkılaştırdı. Bir şey söyleyecek oldu. Durdu. Yüzü hâlâ aynaya dönükken odadan çıktım. Aklımda bir tek Özgür’ü aramak vardı.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilasıFaik Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adrien Rivierre

26 Ocak 2025

Makine Çevirisinin Bilişsel Kapasitemi..

Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza ..

Devamı..

Antalya’nın En Büyüleyici Antik Kentleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024