Şengül
29 Aralık 2019 Öykü

Şengül


Twitter'da Paylaş
0

Dayımın gedikli rakı sofrası arkadaşı Orhan amcayı kaldırımın öte ucunda görünce başımı hemen öne eğdim. Avucumdaki hayali bir yarayla uğraşıyormuş gibi yapıp usul usul yürümeye çalıştım. Ancak bu naif çabam işe yaramadı. Orhan amca heybetine yaraşır gür sesiyle ismimi birkaç kez tekrarlayarak önümü kesti. Şaşırmış gibi yapmaya çalıştım, hâl hatır sormaya yeltendim. Orhan amca sorduklarımla ilgilenmek yerine sanki hep bu ânı bekliyormuş gibi alelacele konuşmaya başladı.
 Güzel sanatlar mı neyse artık ondan mezun olduğumu niye bunca zamandır ona söylememişim. Ressamlık yapıyormuşum, güzel işmiş, ressamlığın parası da iyi olurmuş. Benden bir isteği varmış, Allah nasip ederse önümüzdeki günlerde ikinci evliliğini yapacakmış. Öğretmen emeklisi Şengül’ü tanırmışım, benim ilkokulumda yıllarca hocalık yapmış. Şengül’le ikinci baharlarını yaşayacaklarmış. İşte Şengül’ün bir resmini çizebilir miymişim, yanında vesikalığı varmış, çok makbule geçermiş, bana özel sofra donatır, bir de büyük açarmış.
Ne diyeceğimi bilemeden bir süre kalakaldım, emekli öğretmen Şengül’ü tanımadığım gibi, bir vesikalık fotoğraftan nasıl olacak da bir portre resmi yapacaktım emin değildim.
“Böyle resim çizemem ki Orhan amca,” dedim “Yani bir vesikalığa bakıp…”
Başka türlüsü olmaz, sürpriz yapacağım diye diretti. Ne kadar üstelersem üsteleyeyim kâr etmeyeceğini bildiğimden, “Tamam Orhan amca yaparım elimden geleni,” dedim. Orhan amca, “Elinden geleni yapma elinden gelenin daha iyisini yap. Yarın akşam dayının dükkânına bir getir de görelim baban seni bunca yıl boşa mı okutmuş,” deyip kahkaha attı.
         Niçin evden çıktığıma, bu yolu tercih ettiğime, Orhan amcayı gördüğümde yolumu değiştirmediğime küfürler savura savura bir süre yoluma devam ettim. Notu kıt, zor bir hoca olan Profesör Orhan’dan bir ödev almıştım, ödevi yarına kadar teslim etmeliydim. Üstelik bu benim rüştümü ispat etme sınavımdı. Sinirden içim içimi yiyordu, gerisin geri eve döndüm. Emekli öğretmen Şengül’ün resmini yapmam gerekiyordu.
         Annemle babam pür dikkat televizyondaki şu kadın programlarından birini izliyorlardı. Zaman zaman onlarla beraber ben de bu programlara maruz kalıyordum. Bugünkü programda konu günlerdir çözülmek bilmeyenlerdendi. Kadın kendisini terk eden kocasına ulaşmak istiyordu. Yayına akrabalar bağlanıyor, kimisi kocasını kimisi ise kadını destekleyecek yönde açıklamalarda bulunuyordu. Stüdyodakiler ise aynı şekilde taraf olmanın derdindeydi. Bizimkiler adeta solukları kesilmişçesine programı izliyordu. Bu yüzden programın reklama girmesini bekledim.
Yaklaşık on beş dakika sonra fırsatını bulduğumda ilkokulumda öğretmenlik yapmış Şengül diye birisini tanıyorlar mı diye sordum. İkisi de dönüp bana öyle bir baktılar ki ne olduğunu anlayamadım. Birkaç saniyelik sessizlik oldu, evin içinde soğuk rüzgârlar esmeye başladı. Annem ilkin, “Ne yapacaksın sen Şengül’ü,” diye sordu. Açıklamaya çalıştım, Orhan amcadan bahsettim. Annem sözümü tamamlamadan, “Babana sor Şengül’ü, çok iyi bilir,” diye bağırıp bir hışımla içeriye gitti.
 Yanlış bir konuyu açtığımı düşünerek pişman oldum olmasına ama iş işten geçmişti. Babam yarım ağız, “Huysuz karı,” dedi. Annem bu kadar alçak sesi içerden nasıl duydu bilmiyorum, hemen yanımda bitti. “Ben mi huysuzmuşum, şu oğlundan utan da itiraf et geçmişte yediğin naneleri,” diye kükredi. Babam yine oldukça kısık bir ses tonuyla, “Yemişsem işte senin huysuzluğundan,” diye yanıt verdi. Babam bunu der demez, annemin adeta gözü döndü, babamın karşısına dikildi. “Zamanında seni boşamayıp eşeklik ettim, şimdi böyle işkembeden atarsın tabii huysuz muysuz.”

Annemle babam özellikle babam emekli olduğu günden bu yana sık sık didişirlerdi ama bugünkü bir başka tondaydı. Annemi babamın karşısından almak için yanına gittim. Kolundan tutuğumda annem bu sefer bana doğru döndü, “Oğlum,” dedi, “bu baban bana az mı çektirdi, gözü hep dışardaydı. Bakma şimdi süt dökmüş kedi gibi oturuyor.”
Kendimi bir an ailecek o kadın programına katılmışız gibi hissettim. Her şey Orhan amcanın başından çıkmış, günüm daha şimdiden mahvolmuştu. Annemi oturma odasına götürdüm. Bir bardak su istedi, su almak için mutfağa gittim. Babam kendi kendine bir şeyler söylenmeye devam ediyordu. Suyu getirdiğimde annem çoktan telefona sarılmıştı. Yaşadığı her sorunu teyzemle paylaşarak rahatlardı. Bu konuşmaların bazen saatler aldığını bildiğimden onu yalnız bırakmaya karar verdim. Odadan çıkmadan önce köşedeki küçük televizyonu açtım. Annemin konuşması bittikten sonra da programa takılıp kalmasını, böylelikle iyiden iyiye sakinleşmesini istiyordum.
Odama çekilip Şengül öğretmenin resmini bir an evvel aradan çıkarmak için çalışmaya koyuldum. Orhan amcanın verdiği fotoğrafta 50’lerinin sonunda, kızıl saçları kabarık, alnında birkaç kırışıklık olsa da bakımlı, altın sarısı kemik bir gözlük takmış, elmacık kemikleri şişkin ama avurtları nispeten çökmüş, ince kaşları boyayla tamamlanmış, sol yanağında bir küçük beni olan, ruju saçlarıyla aynı renk, yüzüne pek de samimi olmayan bir gülüş yerleştirmiş ela gözlü bir kadın vardı.
 Kızıl saçlarıyla kontrast oluşturmak adına arka planı koyu sarı seçtim. Sol taraftan yüzüne bir gölge düşürdüm. Gözleri açık değil daha ziyade bir çizgi gibiydi. Dudaklarını sıkmıştı. Hüzünlü bir surat ifadesine sahipti. Yanağında gözyaşı mı yoksa ben mi olduğu belirsiz bir nokta vardı. Kızıl saçlarının arasında tek tük beyaz saçlar geziniyordu. Alnındaki kırışıklıklar girintili çıkıntılıydı. Sağ yanağında doğal olmayan bir kırmızılık vardı. Koyu sarı arka planın sağ üst köşesinde mavi bir ay bulunuyordu. Resmin genel havası kasvetliydi.

Tüm bunlarla uğraşmam saatlerimi almıştı. Üstünde yapmam gereken kimi rötuşlar vardı. Renk geçişlerine biraz daha dikkat etmem gerekiyordu. Bu sırada annem kapıdan içeri girdi. Bakışları hemen tabloya kilitlendi. Aslında resmin, vesikalıktaki Şengül’e dolayısıyla Şengül’ün kendisine benzediğini söylemek pek güçtü. Üstelik annem sabah Şengül öğretmenin portresini yapacağımı söylememe fırsat vermemişti. Yine de şimdi nasıl olduysa onu hemen tanımıştı.
Gözleri doldu. “Bunca senedir annenin bir resmimi yapmadın da şimdi o aşüftenin resmini mi yapıyorsun,” dedi. Gidip hemen ona sarıldım. “Seninkini de yaparım,” dedim ama fayda etmedi. “İstemem,” deyip yanımdan ayrıldı, oturma odasına gitti.
Resmi artık evde tutmak istemiyordum, bu annemi rahatsız edecekti. Öte yandan yaptığım resimden oldukça memnundum. Daha önce dersler haricinde hiç portre yapmamış olmama rağmen iyi bir iş ortaya çıkarmıştım.
         Tuvaldeki rötuşları tamamlamamın ardından kurumasını hızlandırmak adına bir süre saç kurutma makinesini üzerinde gezdirdim. Resim büsbütün kurumamış olsa da daha fazla beklemek istemedim. Gidip Orhan amcayı bulmak için evden çıktım. Bu saatlerde ya kahvede olurdu ya da dayımın dükkânının arka odasında şimdiden demlenmeye başlardı. İlk olarak dayımın dükkânına gitmeye karar verdim.Dayım dükkânı kapatmıştı. Bir süre kapıya vurdum. Nihayet arka odadan çıkıp kapıyı açtı. Anason kokulu nefesini hohlaya hohlaya yanaklarımdan öptü. İçeri geçtiğimizde sofra çoktan kurulmuştu, Orhan amcanın yanında kasap İsa ve Behçet amca vardı. Dayım onlara “Yeğenim geldi hemen bir kadeh koyun benim aslanıma” dedi. Ben almayayım, gideyim hemen, demeyi düşündümse de sesimi çıkarmadan masaya oturdum. Gözler elimdeki tuvaldeydi.
“Orhan amca, yarına anlaşmıştık ama tamamladım Şengül yengenin resmini,” dedim.
Orhan amca elimden tuvali alıp havaya kaldırdı. Uzun uzun bakıp durdu. En sonunda, “Eline sağlık oğlum da bunun neresi Şengül şimdi,” deyip kahkahayı patlattı. Tuvali çevirip, “Şuna bir bakın, Şengül yengeniz,” dedi. Dayım ve diğerleri gülmeye başladı.
Aklıma meşhur Bu Bir Pipo Değil tablosu geldi. “Orhan amca,” dedim “Eğer beğenmediysen ben geri alayım tabloyu. Sevdim çünkü.”
Dayım araya girdi, “Yanlış anlama yeğenim, güzel resim, sadece Şengül’e benzemiyor,” dedi.
Sonra sohbet bir anda başka konulara kaydı, resim unutuldu. Tuvali bir köşeye koydular. Gece herkes zilzurna olduğunda dağılmak için ayaklandık. Orhan amca tuvali almaya yeltenmeyince ben aldım. Resmimin ismini Bu Bbir Şengül Değildir koymayı düşüne düşüne eve gittim.

Sarhoşluğun etkisiyle evin kapısını açarken oldukça uğraştım. Anahtarı deliğe sokmak o an benim için bir hayli güçtü. Fazla gürültü yapmış olmalıyım, kapıyı uykulu gözlerle annem açtı. Önce bana baktı ama hemen sonra bakışları elimdeki tuvale gitti. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girerken gözü hâlâ tuvaldeydi.
“Sen de hayırsızsın, git zıbar,” dedi. Odama girerken dahi içli içli bir şeyler söyleniyordu.

Başlıktaki resim: Bu Bir Pipo Değildir, René Magritte


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR