Sırtımda iki torba kaçak tütünle attan indim. Baktım, gördüm. Duman donlu atların alt ettiği yollar, mıhları tepelemişti. Olgun kayısılar gibi düşmüş nallar. Benimkiyle sekiz at, sekizi de duman donlu. Sekizi de kaçak yüklü. Yalnızca tütün mü; düğme boncuktan tutun, delikli demire…
Sekizinin de toynakları yenik. Onları öyle görünce partal ediklerimi çıkardım, çıngıraklı utancımı geçirdim ayaklarıma. Yürüdükçe çınlayacak, yalın beynimi zonklatacaktı.
Düzden kaçındım, sırttan sakındım; yedi gece sekiz gün derin bellerde sekiz atı yeddim. Boz bulanık gölgeler, uluyarak geçip gidiyordu yollardan; sokulmadım, uzak durdum onlardan.
Günler mi geçti, ay mı, aylar mı bilecek gibi değildim. Etim kemiklerime sımsıkı tutunmuş, gözlerim seyrelmişti. Dökülüyordum; neye baksam pus denizinde yüzüyordu. Bulabildiğim gevşek topraktan su süzdüm; duman donluların gevremiş dillerine sürdüm.
Sonunda oldu, bir yol bana döndü. Nasılsa duymuş soluğumu sürüdüğümü. Ben de yolu kendime yakın buldum, içtenlikliydi. Ya da bana öyle geldi. Yola koyulunca, ne çok utanç biriktirmişim, dedim ayaklarıma. Yaranmak için, belki acındırmak istiyordum. Oralı olmadılar, ne de olsa utancı taşıyan onlar değildi.
Açlık bir yana, susuzluk dizlerimden başlayarak yıkıyordu beni. Yere serilmemek için güç tutuyordum kendimi. Dik öğlendi. Güneş en ufak bir direnç görmeden ele geçirmişti erebildiği her yeri. Acımasızca yakıp kavuruyordu. Bir ağaç, dizlerime varacak ot, bir kaya gölgesi yok. Bulsam kendi gölgeme sığınacağım.
Atlar mı? Alınlarından akan teri emercesine içmişlerdi. 02Sonunda sızacak ter de kalmayınca bıraktılar beni. Günün geldiği yere doğru yalınayak ıradılar…
İki nal bile kalmamıştı geride, çok geçmeden beni bırakacak ayaklarıma çakmak için.