Gece serin adres çok uzak. Montumu giyiyor, kaskımı takıyorum. Gecenin bir yarısı kahvaltı siparişi: iki çeşit zeytin, üç çeşit peynir, haşlanmış yumurta, bal, tereyağı, nutella ve su böreği. Kahvaltı pizzadan çok tutuldu, benim için fark etmez, siparişi zamanında ulaştırayım da.
Adres şehrin diğer ucunda, müşteri kaybetmemek için adres sınırlaması yok, ne kadar hızlı o kadar alkış! Patron kötü yorum okumak istemiyor, canımız pahasına yetiştireceğiz siparişleri. Karanlık sokağa park ettim, beş katlı binanın en üst katına tırmandım. Asansör bozuk, ben de şans olsa… Zile bastım, bekledim, açan yok, az önce apartman otomatiğine basan uyuya mı kaldı, tekrar bastım zile, kuş cayır cayır ötüyor. Kulağımı kapıya dayadım, pat pat sesler, sanki içeride halı çırpılıyor, birden açıldı kapı, yürüme sesi duymamıştım, aniden çektim kendimi, karşımda kızıl bir hatun. Birkaç saniye bakakaldım, askılı, uzun geceliğiyle çok güzeldi, uzattım paketi, yemyeşildi gözleri. Gülümsedi, paketi alıp gitti. Kapı neredeyse kapanmak üzereydi, içeriyi acayip merak ettim, kapıyı aralayıp uzatsam başımı. Cesaret edemedim, kadın hemen döndü zaten parayı uzatıp kapıyı kapattı yüzüme. Öfkelendim, iyi geceler dememe bile fırsat bırakmadı.
On sekiz yaşındayım, yani bir ay sonra on sekiz olacağım, sigara parası istemek için çok yaşlıyım. Zaten küsüm peder beye. Geçen yıl çok ağır laf etti, bir yıldır konuşmuyorum. Bayramda cebime harçlık koydu, yine de öpmedim elini. Çok ağır laf etti, benim de bir gururum var, tamam aylak olabilirim, ders çalışmayabilirim ama delikanlıyım sonuçta. Arkadaş ortamında geçse o ettiği laf söyleyenin ağzını burnunu dağıtırım da baba olunca sadece susuyorsun işte.
Onun işini yapmayacağım, hıncı ondan. Ortadan sonra okuma, marangozhanede işin hazır dedi, gittim, ağır iş, zahmetli, odun kokusu, talaş, sevemedim bir türlü. El yatkınlığım da yok. Okuyacağım ben, dedim, bir yıl geç başladım liseye. İlk yıl sınıfta kaldım, edebiyatçı taktı bana, yoksa sınıf geçmek zor değil. Peder bey okuldan almak istedi, direttim. Lise diploması önemli, kafam pek almıyor matematiği ama az kaldı, bu yıl bitsin kalıyor bir yıl. Sonrası olmayacak biliyorum, abim gibi olamayacağım.
Issız ve karanlık sokaklardan korkmadım değil. Cuma geceleri sabah altıya değin şehrin her yerine taşıyorum paketleri. İşe ilk girdiğim zamanlar cuma gelmesin istiyordum, cumalar kâbusum olmuştu. Sonra alıştım, hiç olmadığım kadar özgürdüm sokaklarda. Rüzgârı bedenimde hissetmek şahane bir şey, karışanım yok, istersem şarkı söylerim, istersem tüm içime attıklarımdan kurtulmak için ağlarım. Kimse göremez nasıl olsa, görseler ne olacak, tanımıyorlar ki beni. Bazen ufak tefek oyunlar oynuyorum, gizli görevdeyim, acil yetiştirilmesi gereken bir evrak var elimde ve türlü tehlikeler atlatmak zorundayım, peşime takılan köpekleri yarı yolda bırakıyorum, kediler, onların çöplüğüne yanaşmıyorum, evsizlere hiç bulaşmıyorum, kötü adamlar kılık değiştirmiş olabilir. Birkaç saatliğine dünyayı kurtaran adam oluyorum.
Bazen zaman yavaşlıyor, içimdeki duygu öyle, ağır çekim. Rüzgârın hızı yavaşlıyor, kaskım olmasa yüzümü okşadığını hissedeceğim. Atkestanesinin toprağına işeyen köpeğin sidiği bir süre havada asılı kalıyor, köpeğin gözleri kasap dükkânının vitrininde. Banktaki genç sevgilisine sarılmış kıpırtısız, sanki tüm arabalar kırmızı ışıkta durmuş ve ben aralarından kolayca sıyrılıyorum. Fırıncının kapalı kapısının altından hafif bir ışık süzülüyor, simit kokusu alıyor burnum. Zaman şimdi geriye sarıyor, abimle parktayız, simitçi geçiyor, simidim taze, yemeyen avare, diye bağırıyor. Avare ne demek bilmiyorum, kötü bir şey olmalı, abi simit, diyorum, param yok, diyor. Oysa biliyorum babam ona harçlık vermeden dışarı yollamaz, sırf avare olayım diye almıyor. Salıncak sırasından çıkıp eve doğru ağlayarak koşuyorum. Arkamdan söylenerek, küfrederek geliyor, onu sevmiyorum.
Arıyor bazen, harçlığın var mı diye soruyor, var, diyorum teşekkür ederim. Bütün okulları erkenden bitirdi abim, şimdi mühendis, uzaklarda. Babam marangoz olsun diye hiç söylenmedi. İkisini de sevmiyorum.
Bir kız arkadaşım vardı, bu işe girmeden önce. Artık onu görmeye vaktim yok. İlgisizliğimden yakınmaya başlamadan ayrılmamızı önerdim, onun bana söyledikleri: Dünya sana, bana büyük. Elin kızı bugün burada, yarın okyanus ötesinde. Sen minibüs parasını hesaplarsın, olmadı binmekten vazgeçip yürürsün, o köpekbalıklarıyla fotoğraf atmış sayfasına. Dünyanın dengesi bu, ne hep kötü, ne hep iyi. Sen olmazsan o, o olmazsa sen olmazdın.
Acayip fikirleri olan bir kızdı. Aslına bakarsan iyi kafa yapıyordu. Ayrılma kararımı olgunlukla karşıladı. Rüzgârlar yoldaşın olsun, dedi.
Geçen gece pizza siparişini teslim etmek için yola koyuldum. Adresi bulmakta epey zorlandım. Gece çalışmanın dezavantajı, gündüz olduğu gibi yoldan geçen birine ya da açık bir dükkâna adresi soramıyorsun. Telefonun navigasyonu kafayı yedi, sağa dön, sola dön derken eski, tuhaf bir yapının önünde durdum. Çirkin bir devi andırıyordu bina, terk edilmişe benziyordu, pencerelerinde ışık yoktu, korku filmlerine mekân olmaya yaraşırdı. Açık kapısından girdiğimde adresin burası olmadığını anladım, ilerledim, arka kapısından geniş bir avluya çıktım. Avlu çöp konteynırı dışında boştu. Avluyu saran binalardan yalnızca birinin orta katında ışık vardı. Oraya doğru ilerledim, kendimi bir film sahnesinde hissettim, sessizlik ürkütücüydü, bir an arkama bakmadan kaçmak geldi içimden. Serde erkeklik var, kaçamazdım. Bakımsız, küf kokan merdivenleri çıktım, zile bastım. Ses çıkmadı, bozuktu. Kapıya iki defa vurdum.
“Kim o?”
“Pizza.” Sesim içime kaçmıştı sanki zor çıktı. Bir taraftan da kendime kızmakla meşguldüm, aptal herif, ödleklik yapmanın sırası mı, ne bekliyorsun Drakula’yı mı?
Açılan kilit seslerini duydum, ardı ardına dört kilit. İyi giyimli, genç bir adam pizzayı aldı, parayı uzattı, o sırada içeriden “imdat” dendiğini duydum. İnleme gibi çıktı ses, sanki bağırmaktan artık sesi kısılmıştı. Kafamı içeriye doğru uzatmaya çalıştım, çıplak bir kadın gördüm sandım, uzun saçları ıslak, gözleri kapalı, duvara yaslanmıştı. Adam öfkeyle suratıma kapattı kapıyı. Durdum, içeriyi dinlemek için kulağımı kapıya yakınlaştırdım, kalbimin küt küt atışından başka bir ses duyamadım. İçeride yardım isteyen bir kadın gördüm mü yoksa yorgunluk ve korkudan uyduruyor muyum, emin olamadım.
Bütün gün o kızı düşündüm, gördüklerimi, ya da gördüğümü sandığım şeyi birine anlatmalıydım. Kız arkadaşıma anlatmayı, onun yorumlamasını çok istedim. Onu ben terk ettim, neden telefonumu açsın ki, belki numaramı engellemiştir bile. Dayanamadım, aradım, açtı, önce eskisi gibi devam edelim mi diye sordum, gururlu kızdır, hayır, dedi. Sonra olanları anlattım, sakin, tepki vermeden dinledi, bir ara telefonu kapattı sandım. Tek söylediği, izlediğin bir filmden bir sahnedir o, yanılsama yaşamışsındır. Kapattı. Tekrar aradım, imdat dediğinden emin olduğumu söyledim. Yine netti, bizim ülkede seri katil olabilecek kapasitede adam yok. Tamam, dedim sana inanıyorum. Ama neden adamın seri katil olabileceğini düşündün? Yanıt vermeden kapadı telefonu.
İyi giyimli, genç adam o iki yaşantılı insanlardan olabilir mi, hani içi başka, görüneni başka olan. Herkesten ve her şeyden önce kendini aldatan insan. Bizim sınıfta da var bu tiplerden, özünde kötü, bu öz kelimesini de felsefeciden duydum, özü kötü olduğu halde yapmacık bir iyiliğe bürünürler. Allı pullu kâğıda sarılmış çamurdur oysa, kâğıdı kazıdıkça gerçek ortaya çıkar. Ben onlardan değilim, özüm sözüm bir. Bu iyi giyimli genç adam, gündüz insan içinde normal davranan, işinde başarılı biri iken akşam evine gittiğinde canavarlaşan biri olabilir mi? Öyleyse gördüğümü sandığım kadını kurtarmam gerek. İmdat sesi gerçekse… Ne yapabilirim? Belki kahraman olurum, neden olmasın? Belki de sosyal medyada fenomen olurum.
İçim içime sığmadı, emaneti aldım yanıma, emanet dediysem kelebek, ateşli silah beni aşar, bir gece önce gittiğim adrese hava kararmadan gittim. Bu defa kapıya yüklenecek içeriye girecektim. Kadını kolundan tuttuğum gibi… Kolay diyordum içimden, gerekirse kucaklar, yine çıkarırım evden, adamı yaralamak istemem ama mecbur kalırsam…
İlk apartmanın kapısı kapalı. Geçen gece geldiğimde kapı aralıktı. Açılmayacağını bildiğim halde tüm zillere bastım, boşuna kapı otomatının sesini bekledim. Hayal kırıklığımı içime atıp kaskımı takmıştım ki aradığım adamı tam karşımda buldum. Şaşkınlıktan mı korkudan mı bilinmez sendeledim. Kaskım takılı olduğundan o beni tanımadı. Ben motoruma yöneldim, o apartman kapısına. Gizlice izledim, anahtarla açtı kapıyı. Kapı kanmadan yetişmeye çalıştım, olmadı. Geç kaldım, kapıyı yumruklasam, sen kimsin, ne istiyorsun demez mi? Desin bakalım, yumrukladım. Güm, güm, güm, daha şiddetli güm. Bekliyorum. Ne olacaksa olsun. Nasıl bu kadar sakin kalabildiğime şaşırarak bekliyorum. Kapıdaki ben miyim? Apartman kapısı gıcırdayarak açıldı, karşımda uzun saçlı genç kadın, gülümsedi ve kapıyı aralık bırakıp çıktı. Siyah montu ve sırt çantasıyla yürüdü gitti. Bir elimle kapanmasın diye kapıyı tutarken ardından bakakaldım.
Ben kimsenin kurtarıcısı olamazdım bunu bir defa daha anladım. İşe geri döndüğümde tatsız bir sürprizle karşılaştım.
“Baban seni eve götürmeye gelmiş.”
Bu cümle ile bir defa daha yıkıldım. Tamam, on sekiz yaşında değilim ama karşısında ilkokul çocuğu da yok. Şimdi babamın elinden tutup eve yollanacağım öyle mi? Diğer paketçiler görecek tıpış tıpış babamın ardından gittiğimi. Onlara konuşacak, gülecek malzeme gerek. Bir an kaçmak istedim, şu dükkândan çıkayım, koşarak ayaklarımın götürdüğü yere kadar gideyim. İsterse o apartmana götürsün, isterse o adamı çıkarsın karşıma. Yeter ki buradan uzaklaşayım.
“Abin geldi, seni görmek istiyor.” Babamın yüzünde tanıdık bir ifade, zafer!
Patron işyerinde kavga, gürültü istemez. İçimden saydırdım abime, babamın peşinden çıkarken. Beni görüp ne yapacak, ben oldum, sen olamadın diyecek yine bakışlarıyla. Keşke kız arkadaşımdan ayrılmasaydım, en azından sen hep yalnızsın, kimse seni sevmiyor derdim. Öyle bencilsin, öyle kendinle meşgulsün ki bir ömür yalnız kalacaksın. Yol boyunca konuşmadım babamla. O konuşmak için bir iki girişimde bulundu ama sessizliğim karşısında çabuk pes etti.
Abim salonun başköşesine kurulmuş çay içiyordu. Galip geldiği savaştan yeni dönen komutan edasında karşıladı beni. Elimde olmadan yenilgiyi kabullendim, bir köşeye sindim. Her zamanki vaazına başlamıştı, hayat zor, ekmek aslanın ağzında değil ta karnında, oradan çıkarıp almalısın. Kendini geliştir, en az iki yabancı dil, bilgisayar programları, neden sayısal bölümünü seçmedin, gelecek planların… Değişen bir şey yok. İçimden abime verebileceğim afili cümleler kurmaya çalışıyordum ki kapı çaldı. Annem geleni içeriye buyur etti.
“Nihayet gelebildin.” Abim ayağa kalkıp sarıldı içeriye giren genç adama.
Kafamı kaldırıp baktım, hakkında bir sürü kötü şey düşündüğüm iyi giyimli genç adam. Şu an gerçek mi yoksa rüya mı görüyorum? Kolumu çimdikledim, acıdı. Belki abim de seri katildir. Neden olmasın? Hatta öyledir, mutlaka öyledir, bir ara eşyalarını karıştırayım, bütün dünyaya ilan edeyim…






