Evi temellerinden söküp atacak kadar azgınlaşan karakış fırtınası, odama girmek için ufacık bir delik ararken, hiddetle sarsılan pencerenin önündeki yatağıma huzurla uzandım. Uykusuz geçen onca gecenin sonunda, şimdi ilk defa uykunun geldiğini duymuştum. Sessizliğin ve dinginliğin gecesinde, yaprak dalında ve toz yerdeyken, herkes ve her şey uyuyordu. Ben uyuyamıyordum. Her şeyin benimle birlikte uyuyacağı bir dünyayı sevemiyordum. Ama biraz sonra, göğü dağla çarpıştıran bu uyanık kıyametin korkusuz uykusunu uyuyacak ve belki de dünyayı bir parça olsun severek uyanacaktım.
Sıçrayarak uyandım. Annem öteki odadan feryat edercesine beni çağırıyordu. Onu araladığı perdenin zifiri karanlığında buldum. Görmez gözlerle mezarlığın olduğu yöne bakıyordu. Yaklaştım. Kör geceye karışmış bakışlarını bana çevirdi. Dedi ki:
“Ölülerimizi gömmeliyiz.”
Annemin yüzünde ansızın parlayan ve sönen ışığa doğru uzanıp baktım. Dışarısı bir anda aydınlanmıştı. Kasaba, ellerindeki fenerler ve küreklerle mezarlığa doğru ilerliyordu. Ben feneri ararken, annem el yordamıyla yoklaya yoklaya bulduğu battaniyeyi sırtına attı ve kalabalığa karıştık.
Havayı insanın soluğunu zehirleyen kokular doldurmuş ve ölülerimiz her yana savrulmuştu. Ayağına takılan kemiklerden iyice tökezlemeye başlayan annemi bir köşeye oturtup, babamı aramaya koyuldum.
Kızıl yas elbiseleri içindeki kimi kadınlar, dizlerine vurarak, kayıp ölüleri için ağıtlar yakıyorlardı. Saydım. Gözlerindeki her bir yaş, bir kelimeydi. Kelimeler döküp, kelimeler yaktılar. Bir zamanlar annemin “Sulandığında yalnızca çiçekler mi büyür?” diye sorduğunu anımsadım. Şişmiş gözkapaklarının toprağında, kirpiklerini büyüten kadınlar da vardı.
İleride beş gün önce gömülmüş bir orospunun her zaman merak ettiğim bedeni, dostları tarafından şimdi yeniden gömülüyordu. Yakınlarına sokuldum. Şişmiş karnına, kabarcıklar hâlinde mayalanan göğüslerine ve eklem yerlerindeki yumrulara baktım. Düşmüş burnundan kalan koyu boşluğa, kısa saçlarına, uzun tırnaklarına, çürümüş gözlerinin zifiri-mor ıstırabına… “Adı neydi acaba?” diye düşündüm. Yanımda bir ses düşündüğüm bu soruya yanıt verdi:
“Ne kadın ama!”
Dönüp baktım. Duruşu çolpa bir adam. İri dişleri yüzünden kapanmayan dudaklarının salyası, heyecanlı soluğuna bulanmış, cebindeki eliyle bedenini esritiyor.
Orayı sürünürcesine geçip gittim.
Az ötede, boşalmış mezar çukurlarını taze etleriyle dolduran baygın kadınlar ve onların çıkarılmalarına yardım edeyim derken üstlerine kürek kürek kusan adamlar gördüm.
Yeni evli birkaç kadın, kökleri dışarı fırlayan gelinboğan bitkisini çevrelemiş, çiçek tablasıyla sarılı etli meyveleri yiyorlardı. Ekşiyen yüzleriyle tadının buruk ve mayhoş olduğunu söylüyorlar; ama yine de büyük bir iştahla yemeye devam ediyorlardı.
Biri ortalığa düşmüş, altın dişleriyle gömülen dedesinin kefen soyucusunu arıyordu. Yakasına çiçek sıkıştırmış öteki, sert ve çorak elleriyle dilenerek kesesini doldurmaya çalışıyor; dudakları yalvarırken, gözleri tehdit eder gibi bakıyordu.
Bir yanda ruhların huzuru için doğmaca şarkılar okunuyor; öbür yanda yaşanılanları anma özlemine tutulmuş, uzak zamanlardan konuşuluyordu. Derken, kimin olduğu belirsiz kemiklerin sahiplenme kavgaları başladı. Birbirlerini yaralıyorlardı.
Aman demeye kalmadan, gelen bir bağırtıyla, herkes ellerindeki küreklerle sese doğru koşmaya başladı. Ben de koştum. Deminki adamın pantolonunu indirerek, kırmızı bir ete abanmış olduğunu gördük. Erkekler ve kadınlar adamı oracıkta linç ettiler. Sonra mezarın bu en sıcak ve kanlı ölüsünü de gömdüler.
Saatler sonunda, oyuklara bulabildiğimiz tüm ruhu alınmış etleri ve larvaların kemirdiği sarımtırak kemikleri teslim etmiştik. Fırtınanın sakinleştiği bu anda, tepemizden acı çığlıklarla bir kuş sürüsü geçti. Gökyüzüne kaldırdığım başımı yeniden yere indirdiğimde, ayakucumda bir kuş gördüm. Eğilip onu yerden aldım ve göz hizama kadar kaldırıp dikkatle baktım. Hayır! Hayır hayır! Yanılıyor olamazdım! Bu, yıllar önce kafesinde ölü olarak bulduğum kuştu. Kutsal olmayan bir kitapta okuduğum “Mahşerde önce kuşlar dirilir.” sözünü anımsadım. Birden gök kızıla kesti. Leş bir damarın kalbime dolandığını hissettim. Yeniden hızlanmaya başlayan fırtınanın, üzerini kapattığımız mezarları yeniden açmaya başladığını görünce, sesimin tüm kuvvetiyle “Mahşer!” diye haykırdım.
“Mahşer! Mahşer kuruluyor!”
Herkes önce Tanrı için bir dakikalık saygı duruşuna geçti. Hemen ardından çığrışmaya ve sağa sola koşuşturmaya başladılar. Açılan toprağı kürekleriyle, elleriyle, ayaklarıyla yeniden kapatıyorlardı. Yeniden açılıyor, dipdiri bir ısrarla yeniden kapatıyorlardı. Komşu kadının demesiyle, günahlarımız büyüyerek bize doğru geliyor; hep aynı yerde takılıp kalan o bozuk plak, kendini yinelemekte yılmadan diretiyordu.
Kemikleri çuvallara doldurup, ağzını sıkıca bağlayarak, üstlerine yorulmaz çabalarla öbek öbek toprak yığmaya devam ettiler. Daha biraz öncesine kadar, karısınınmışçasına gömdüğü kafatası ve kemiklerden oluşan mezarın başında, ellerini açmış gözyaşları içinde ölümlü bir şiir okuyan ihtiyar, şimdi aynı mezarın üstünü taş bloklar ve küfürlerle kapatıyordu. Arkasında kavlak derisinden sıyrılıp süzülen bir yılan gördüm. Sonra bir yılan daha gördüm. İkiydi, üç oldu. Derken, dünya kahır doldu…
Fırtına dindiğinde şafak sökmek üzereydi. Babamı bulamamıştım. Yerinde yoktu. Uzak yerlere savrulmuş olmalıydı, belki de birisi onu kendi ölüsüymüşçesine bilmem hangi ismin altına gömmüştü. Ortaya dökülen sahipsiz ve soluksuz kemik yığınından birkaçını babam niyetine alıp, toprağı eşeleyerek gömdüm. Bana kalsa bu iki kemik bile çoktu ona!
Yükseliyordu... Geceyi kürek kürek kat eden bizler, kokunun, korkunun, geçmişin ve günahların nöbetini tutmuş, sürgüler arkasındaki evlerimize dağılırken; kimliksiz kemiklerin üzerinde, isimli mezar taşları yükseliyordu. Tüm bu olmuşların ve olmamışların doğusunda, zafer duygusuyla parlayan şu güneş… Yorgun bedenlerimize su… Sır vermez yapraklar titriyordu dudaklarımızda… Ölülerimizin birbirine karıştığı toprak birdi! Geçmişimiz ve geleceğimiz, sevgimiz ve nefretimiz, kinimiz ve şefkatimiz birdi. Tanrı birdi. Ve bu kasaba, o biricik Tanrı’yı yenmişti.
Sıçrayarak uyandım. Annem öteki odadan feryat edercesine beni çağırıyordu. Onu araladığı perdenin zifiri karanlığında buldum. Görmez gözlerle mezarlığın olduğu yöne bakıyordu. Yaklaştım. Kör geceye karışmış bakışlarını bana çevirdi. Dedi ki:
“Çok korkuyorum, bana sarılır mısın?”
Onu elinden tutup yatağına götürdüm. Yıllar önce babamın kezzap savurarak kör ettiği gözlerinin; damarları belirgin, pörsümüş ve kirpiksiz kapaklarından öptüm, öptüm. Sıcacık sarıldım. Biraz sonra, göğü dağla çarpıştıran bu uyanık kıyametin korkusuz uykusunu uyuyacak ve belki de…
Soluna döndü, içindeki o cılız etin sancılı, doyumsuz ve ölümlü açlığına.






