Sonbaharın Akılda Kalmayacak Bir Ânı
12 Kasım 2019 Öykü

Sonbaharın Akılda Kalmayacak Bir Ânı


Twitter'da Paylaş
0

Sonbahar güneşinin yakıcılığı yaprakları yerinden eden poyrazın denizin dalgalarını yalayarak getirdiği serinlikte kırılıyor, hava rahatlıyordu. Terastaki şezlongunda okuduğu kitaptan başını kaldırdı. Birkaç hafta önce üzümlerin yükünden kurtulmuş, sararan ve moraran yapraklarıyla içtimadaki askerler gibi önünde sıralı duran asmalara baktı. Birdenbire, alışık olduğu manzaranın değişmiş olduğunu fark etti. Sanki baktığı her şey büyümüştü; en öndeki asma kütüğü gözüne koca bir ağaç gövdesi gibi kalın ve sağlam göründü. Diğerleri de öyleydi. Ya gençliklerini mevsimin başında bırakan renkleri ve parlaklıkları kaybolmuş asma yaprakları; her biri incir yaprağı iriliğindeydi. Değişimlere ayak uyduracak yaşta olmadığını daha önce başına gelen birkaç olay ona öğretmişti. Ama bu ne demek oluyordu? Manzarasını manzara yapan unsurlar; asma kütükleri, yapraklar, ilerdeki beyaza boyalı bağevi ve yakınındaki ahlat ağacı neden şimdi gözüne devleşmiş görünüyordu.

Eli aniden ince kenarlı mercekleri taşıyan okuma gözlüğüne gitti. Gözlük gözündeydi. Eliyle gözlüğünü gözünden çekip alnına doğru kaldırır kaldırmaz manzara –çok şükür– her zamanki normal haline döndü. O âna kadar yakın gözlüğünü yalnızca okumak için kullandığı ve o gözlükle etrafına hiç bakmadığı gerçeğiyle yüz yüze geldi. İçine düştüğü komik durumun başkaları tarafından bilinmemesi gereken bir sır olduğuna karar verdi. Küçük sırlarına bir yenisini daha eklemekten memnun, kitabına dönmek üzereydi ki, buna benzer bir duruma daha önce de rastladığı şüphesi zihnine saplandı. Biraz düşününce, yıllar önce okuduğu bir öyküye sayfalarında yer veren ve belleğinin tozlu bir köşesinde yeniden açılmayı bekleyen bir kitabın üzerine loş bir ışık huzmesi düştü. Kitapta, ünlü yazarlardan seçme hikâyeler yer alıyordu. Öyküyse, manzaranın içindeki dağlardan aşağıdaki ovaya doğru inen ve dağın yarısını kaplayan dev bir böcekle ilgiliydi. Öykünün kahramanı karşısındaki uzak manzaraya camın arkasından bakıyor ve cama yakın bir örümcek ağının üstünde yürüyen bir sfenks böceğini uzaklardaki dağla üst üste görüyordu.

Göz aldanmasıyla dehşete kapılan adam, olayı anlattığı arkadaşının gizemi çözmesiyle sakinleşiyordu. Edgar Allan Poe’nun bu öyküsünü ilk kez okuduğunda onu saçma, hatta aptalca bulmuştu. Hâlâ öyle mi düşünmesi gerektiğine bir süre karar veremedi. İçinden, Haydi bakalım, senin gözlük olayından sonra o öyküyü gene aptalca mı buluyorsun, diyerek kendine olan saygısını zor duruma soktu. Sonra da kendisini gereksiz yere zorladığını sezerek, bir elini bileğinden dışa doğru bükerken, ağzının sol kenarını da yanağına doğru çekerek yüzüne sessiz bir ‘adam sen de’ ifadesi yerleştirdi. Bunu yapar yapmaz da, vicdanının derinlerden gelen bağırışını, giderek ağırlaşan kulaklarına rağmen duymadan edemedi. Ses, Yaşadığın hayatta adamsendeci değildin, ne oldu sana, diyordu. Kendi oyunuyla tuşa gelen bir güreşçinin durumuna düştüğünü düşünerek ciddileşti. Çelişkilerin sık sık aklımıza meydan okuması ne zaman son bulacaktı? Yaşına yaş katıldıkça hayatın değişimlerine ayak uyduramazken, kendindeki değişimleri nasıl kolayca kabullenebildiğine şaştı.

Yazarların hiç değişmeden kalan öykülerini yeniden ve yeniden okumanın, hızla değişen dış dünyadan tatlı bir intikam alma yolu olduğunu keşfetmesinden bu yana huzurlu yaşadığını başıyla onaylamak hoşuna gitti. Öğleden sonrasının pürüzsüz gökyüzü, manzaranın ışıklı alacasında rüzgârla savrulup birbirine çarpan kuru yaprakların enstrümantal müziği, poyrazın avurtlarını şişirerek üflediği üflemeli çalgıların uğultulu ahengi ve hayatının büyük umutlara yer bırakmayan tekdüzeliği onu karşı koyamadığı bir uykunun içine çekti. Anestezinin etkisiyle yarı baygın ameliyathaneye giden bir hasta gibi gözlerini yavaşça kapadı ve uykuya daldı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR