Rebecca F. Kuang’ın Babil’i, yalnızca fantastik edebiyatın sınırlarını zorlamakla kalmıyor…
Rebecca F. Kuang, Çin’de doğmuş ve daha sonra ailesiyle Amerika’ya yerleşmiş, hem akademik başarıları hem de ödüllü romanları ile ses getiren genç bir yazar. Oxford, Cambridge ve Yale gibi dünya çapında başarıları ile nam salan üniversitelerdeki çalışmalarından esintiler bulacağımız romanı Babil ile edebiyat dünyasında varlığını sağlamlaştırır.
Oxford’un 1830’larına bizi davet eden yazar, kitabın başına eklediği notunda belirttiği gibi tutarsızlıklar ile karşılaşırsanız bunun bir kurgu olduğunu kendinize hatırlatmayı unutmayın. Fantastik edebiyatın kapılarından içeri okurlarını usulca davet eden yazar, Babil veya Şiddetin Gerekliliği adlı romanında; tarihin kan, gözyaşı, sömürü, ırk ve sözcük evrenine de çeker okurunu. Sömürge imparatorluklarından vasilik aracılığıyla getirilen çocukların cinsiyet, sınıf ve milliyet temelinde nasıl dışlandıklarını ve seçkin okullardan biri olan Oxford’a çevirmen olarak giren Robin Swift aracılığıyla bu okulların parlak akademisyen yetiştirme biçimlerine de eleştirel bir bakış sunar. “Babil” sadece fantastik bir roman değil, aynı zamanda tarihi göndermeleri, filoloji ve etimolojinin büyülü dünyasının harmanlanması ile sürükleyici bir edebî oyun evreniyle okuru ile buluşur.

“Babil” çoğunlukla ana karakter, Çinli Robin Swift’in bakış açısıyla aktarılır. Annesi kolera salgınında ölen Robin; soğuk, mesafeli, sert Profesör Richard Lovell tarafından İngiltere’ye getirilir. İngilizlerin onu ciddiye almasını sağlayacak bir ad seçmesi gerektiği gerçeği ile yüzleşen çocuk Robin ile yazar, kimlik ve aidiyet sorunsalına da gönderme yapar ki bu sorun romanın dışına sıçrar ve gerçekliği ile tüyler ürpertir. Kaderi Profesör Lovell tarafından belirlenen Robin, çarkın bir dişlisi olarak Kraliyet Çeviri Enstitüsünün bir üyesi ve bu uğurda Çince dâhil olmak üzere Yunanca ve Latince öğrenecek, çok acımasız bir eğitime tabi tutulacak. Oxford Üniversitesi ve Babil Kulesi bir bakıma Robin’in evi olur. Bu da bize mekânsal aidiyetin önemine işaret eder. Sıcak bir yatak, düzenli yemek, başını sokacağı bir yerin varlığı… Maslov’un hiyerarşisinin en tepesine tırmanma hayallerinden önce elde etmesi gereken en temel ihtiyaçlarından biri bu aidiyet ve sonra tabii ki kitaplardır Robin için.
Aynıların dünyasında bir öteki nasıl varolabilirdi ki?
Tarihi romana benzer özellikler taşısa da fantezi roman türünün keskin özelliklerini taşıyan Babil, pek çok esere öykünmüş gibi görünse de yarattığı etki ile kendinden uzun süre söz ettirecek bir eser. Robin’in çocukluğundan başlayarak ergenliği ve yetişkinlik dönemlerinde aldığı kararlarla hem kendi hayatını hem de başka hayatlara etkisini incelikle sunar yazar.
Gümüşün Sembolizmi ve Sömürgecilik Eleştirisi
Robin'in yaşamda izlediği yol, dönemin gerçekliğiyle tamamen paralel olmasa da dipnotlarla gerçekliğe göz kırpar. Eleştirel bir alt metin üzerinden romanında sömürgecilik kavramını derinlemesine işler. Babil’in büyülü dünyasına dâhil olan Robin ve arkadaşları, İngiltere'ye akan –romanın mistik unsuru– gümüşün işlenmesinde önemli bir rol oynarlar. Gümüş işçiliği, yeni bir dönemin kapılarını açmış, tıpkı Sanayi Devrimi'nde olduğu gibi, kendi zenginlerini yaratmıştır. Gümüş, Babil'in sınırlarına adaletsiz bir şekilde akarken, İngiliz ticaret dengesinin Çin’e kaçak sokulan afyona büyük ölçüde bağlı olduğu görülür. Çinliler, uyuşturucu ticaretine karşı durarak, İngiltere'nin işlediği hileli politikalara karşı dik bir duruş sergilerler. İngilizler, Çin’e savaş açacaklar ve Babil’in gümüş işçiliği bu savaşta öncü güç olarak yerini alacaktır. Robin ve arkadaşları Çin’e yapılan bir seyahatte sömürge sisteminin bir parçası olduklarını ve zevk aldıkları dil ve çeviri çalışmalarının sonuçlarını görürler. Robin “geveze” olarak adlandırılan dil öğrencileri ile arkadaşlığın, aidiyetin ve kitapların keyfini sürerken ayrımcılığa ve ırk kavramına da eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşır. Belki de Robin yazarın kendisidir! Robin gibi İngiltere’ye getirilen Hintli Müslüman Rami; erkeklerin dünyasında olmamaları gerekirken Oxford’a kabul edilen Haitili Victoire ve İngiliz amiralinin kızı Letty ile sermayenin çarklarına hizmet için üniversite hayatına dâhil olurlar. Babil acımasızdır, dillerin gücü gümüşe işlenerek daha da acımasız bir düzenin temelleri kurulur. Bu noktada yazar; eğitimin, üniversite hayatının doğurguları üzerine okuru bir sorgulamaya iter. Zaman zaman kahramanları arasında çatışmalar doğurarak yazar, okurunu felsefenin kucağına atar. Kahramanlarının aidiyet, ırkçılık ve ayrımcılık karşısındaki duruşu, mihnet duygusunun parçalanışı gibi pek çok kavram romanın olay örgüsünün içine usulca eklemlenir. Belki de yazar, İngiliz Letty ve diğerlerinin çatışmalarını sunarken ötekinin dünyasına uzaklığımızı sorgulamamızı sağlar.
Rebecca F. Kuang’ın Babil’i, yalnızca fantastik edebiyatın sınırlarını zorlamakla kalmıyor, aynı zamanda geçmişle günümüz arasında köprüler kurarak okuru derin bir sorgulamaya da davet ediyor. Babil'deki her yolculuk, yıkım ve yapım arasında gidip gelir. Bu, bir labirent gibi, her adımda hem bir kayıp hem de yeni bir keşif anlamına gelir. Kurgusal bir dünyanın kapılarını aralayan bu yolculuk, okura büyüleyici bir anlam evreni sunar. Dil ve çeviri, bu yapım ve söküm dünyasında yeni anlamlar ve işlevler edinirken okur da kelimelerin gücü karşısında şapkasını önüne kor.






