Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Haziran 2020

Öykü

Străin

Berrak Ertörer

Paylaş

5

0


Bakire Meryem ve Aziz Nepomuk’un gölgesi Özgürlük Meydanı boyunca uzuyordu. Köşeyi dönen 7 numaranın görünmesiyle tramvay durağında bekleyenlerin yüzü aydınlandı. Onlar da gidince meydanda neredeyse kimse kalmadı. Soğuk iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı, yürümeye elleri cebinde devam etti. Şehri yenileme çalışmaları Opera Meydanı’na uzanan yolda sürüyordu. Köşedeki kitapçıda birkaç kitap karıştırdıktan sonra beresini takıp yola döndü. Sol cebindeki telefonu elinde birkaç kez döndürdü, çıkarmayı düşündüyse de yapmadı.

Çeşmeye güvercinler doluşmuş, boruların ucundan donmuş damlalar sarkıyordu. Suyun donduğunu anlamayıp yapışıyorlar, demişti arkadaşı. Sola dönünce Prospero’nun tanıdık yüzüyle karşılaştı. Ekmekler arka raflara sıralanmış, taptaze kokuyordu. Çörek ve pastalar sol tarafta, turtalar, pandispanyalar ve kekler sağ tezgahta. Espresso lungo cu lapte, vă rog. Sipariş vermeyi geldikten hemen birkaç hafta sonra öğrenmişti. Mulțumesc. Para üstünü alıp köşeye geçti. İlk defa beş masa da boştu. Defterini çıkardı. 28 Ocak 2019. Zamanı kaybettiğim anlarda seni daha iyi anlıyorum. Üstünü çizdi. Zamanın izini kaybetmek beni onu bir başkasının adımlarıyla kovalayabileceğim yanılgısına düşürebilir. Oysa bu andan başkası yok. Şimdi. Yalnız.

Elinde kahveyle yaklaşan kadını görünce çatılmış kaşları minnetle yukarı kalktı, düz bir çizgi halindeki dudakları gülümsemeyle kıvrıldı. Tekrar teşekkür ettiği sırada masanın üstünde ters duran telefon titremeye başladı. Havada asılı kalan el. Ritmi aksayan nefes.      Ekranda onun ismi yazıyordu. Şimdi kimin adımlarıydı kovalayan zamanı? Kırmızıyı sola kaydırdı.

Yeniden dışarı çıktığında soğuk kırılmış, bulutlar dağılmıştı. Ortodoks Katedrali’nin solundan köprüye doğru ilerledi. Bega Nehri hareketsizdi. İlk geldiğinde bu durgunluğun ötesinde pembe, kızıl bir gökyüzüyle karşılaşmıştı. Bakışları buğulanmış, göğsü derin nefeslerle kabarmıştı. Sol elindeki yüzüğü bir o tarafa bir bu tarafa döndürdü. Genzine dolan keskin hava anıları nehrin derinliklerinde saklıyordu.

Gelen son aramaya dokundu. İkinci çalışta açıldı.

“Aramışsın,” dedi. Titrek nefesi soğuğa karışıp buhar oldu.

“Görmedin yani,” dedi telefondaki katı ses.

“Gördüm. Açmak istemedim.”

“Neredesin?”

“Buradayım ben,” der demez adımlarını hızlandırdı.

“Artık eve dönmen gerek.”

“Orası benim evim değil,” dedi, hemen ardından ekledi. “Artık.”

“Kendini kandırma.”

“Ellerim dondu, kapatıyorum.”

Son kelimesi belli belirsiz duyuldu. “Bekle.”

Uykudan uyanmış gibi gözlerini ovuşturdu, ellerini cebine götürdü yeniden. Unirii Meydanı’na vardığında hava hızla kararıyordu. Durdu, gözlerini meydanı çevreleyen renkli binalarda gezdirdi. Onlar ertesi günün ilk ışıklarına dek uykuya dalarken Kutsal Üçleme Heykeli ve ötesinde George Katedrali yerden yükselen ışıklandırmayla aydınlanmıştı.

Şehrin kalbinden ara sokaklarına doğru ilerledi. İhtişamlı binalar yerini müstakil evlere bıraktı, ışık kasvetli karanlığa. Adımları ağırlaşınca ağaçların arasından geçen kestirme yola saptı. Hemen sonra endişeyle etrafına bakındı. Yol beklediğinden uzun ve tenhaydı. Geldiği yöne doğru yürümeye başladığında uzakta bir karaltı fark etti. İki kişinin silüeti. Ele ele tutuşmuş buzun üstünde yürümeye çalışıyorlardı. Biri tökezleyince öteki de dengesini kaybediyor, duraklayıp kendilerini toparlayınca devam ediyorlardı. Nihayet konuşma mesafesine geldiklerinde seslendi.

“Afedersiniz, bu yol tam olarak nereye çıkıyor?”

Çiftin yüzündeki ifadesiz bakışlardan cümleyi doğru kuramadığını anladı, tekrar denedi.

“Bu yol nereye çıkıyor?”

Gülüştüler.

Nereye gittiklerini bilir gibi görünüyorlardı. Onları takip etti.

Yolun sonu genişliğe açılınca iyi geceler dileyip aksi yönde uzaklaştılar. Onlar sokağın sonunda birer gölgeden ibaret kalıncaya kadar arkalarından baktı.

7 numaranın görünmesiyle yüzü aydınlandı. Biletini okutup boş koltuklardan birine yerleşti. Raylarda ilerleyen vagonun sesi gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Başını cama yaslayıp yıldızsız gökyüzünü izlerken gözleri kendi yansımasına takıldı. Ağzının iki yani aşağı kıvrılmış, kaşlarının arasındaki dikine çizgi derinleşmişti. Camın ardındaki durağı fark etti. Kapı kapanmadan saniyeler önce dışarı attı kendini. Köşeyi döner dönmez eve varacaktı.

Uyandığında oda zifiri karanlıktı. Ağzının içi acı bir tatla kaynamış, dudakları birbirine yapışmıştı. Çenesi dişlerini sıkmaktan kaskatıydı. Uzanıp komodinden aldı telefonunu. Karanlık odada parlayan ekran gözlerini aldı. 03:52. Masaya oturup çalışma lambasını yaktı. Boş bir kağıt ve kalem çıkardı. 29 Ocak 2019. Güneş perdenin arasından odaya sızana dek devam etti yazmaya. Sevgiyle, Bahar. Özenle katladığı kağıdı çekmecede bulduğu kırışık zarfa yerleştirdi. Serçe parmağına bulaşan boyayı ovuşturarak çıkardı.

Dünden daha ince giyindi. Zarfı çantasının ön gözüne yerleştirip çıktı. Kapının önündeki gül erimeye başlayan karın altından yüzünü göstermişti bile. Hızlanmadı. Tramvayı yakalamak için koşmadı. Kestirmeye sapmadı.

Çantasından yalnızca bir zarf, omuzlarındansa tonlarca yük eksilmiş olarak çıktı postaneden. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme. Birbirini izleyen adımlar. Günlerce yağan kar taş köprünün gerisindeki bankların üzerinde birikmişti. Derin bir nefes verip usulca yerleşti. Hemen arkasındaki parkta Mihai Eminescu’nun taşa sabitlenmiş siması devleşiyordu. Gözlerini yumdu.

Dintre sute de catarge

Care lasă malurile,

Câte oare le vor sparge

Vânturile, valurile?

“Ne yazıyor,” diye sormuştu, cevabı çok da merak etmediği sesinden belliydi.

“Şiirlerinden biridir herhalde,” demişti o da omzunu silkerek.

“Onu anladım herhalde canım, çevirisini soruyorum,” diye ısrar etmişti adam. Elinden tutup kendine çekmişti sonra onu: “Hadi gel, manzarayı seyredelim biraz.”

Bakışları buğulanmış, göğsü derin nefeslerle kabarmıştı.

“Ne oldu canım, ağlıyor musun yoksa?”

Diğer elini de yakalayıp baş parmağıyla kadının yüzüğüne dokunmuştu.

“Çok güzel,” demişti Bahar, gözlerini gün batımından ayırmadan.

Sonra dudaklarının arasından taşmıştı kelimeler.

“Artık seni tanımıyorum.”

“Ben seni tanıyorum ama,” demişti adam alaycı bir tavırla.

“Hayır.”

“Ne demek hayır?”

“Öyle olmadığını biliyorum.”

Adamın yüzündeki gülümseme silinmiş, bakışlarına soran bir ifade yerleşmişti.

“Nasıl emin olabilirsin? Bana haksızlık ediyorsun.”

“Ben kendimi tanımazken sen nasıl tanıyabilirsin ki?”

Adam şaşkınlıkla iki elini de çekince Bahar’ın kolları boşlukta sallanmıştı. “Ne beni ne kendini tanıyorsun öyle mi? Saçmalık. 3 yılın ardından büyük bir saçmalık.”

“Seninle kalmaya devam ettiğim her gün kim olduğumu unutuyorum.”

Derin bir nefes alıp gözlerini açtığında şimdi bir yabancı gibi görünen o çiftin hayali nehrin yüzünde kaybolup gitti.

Banktan kalkıp ardında bıraktığı ize baktı. Büste doğru attığı her adımda kar taneleri sırtından yere düşüp eriyordu. Kaybettiği bir şeyi arıyormuş gibi önce şairin donmuş gözlerine baktı, sonra da sabitlendiği gövdeye. 1850-1889. Bakışları ve sağ eli aynı anda sol eline kaydı. Dudakları aralandı.

Kıyıları terk eden

Yüzlerce gemiden kaçı

Yok olup gidecek

Rüzgârlarda, dalgalarda

Köprünün diğer ucundaki merdivenlerden nehir boyuna inerken Eminescu küçülüp karaltıya dönüştü. Bahar’ın yüzük parmağında açılan aydınlık iz şairin önündeki kitabın üstünde kara karıştı.

Strain: (Rumence) yabancı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Edebi Sonsuz: AlefMaurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Özge Kılıçoğlu

19 Mayıs 2026

Booker İtibar mı Kaybediyor?

Jüri başkanı Roddy Doyle 153 başvurudan sadece 31’inin ciddi bir tartışmaya değer olduğunu söyleyerek birçok başvurunun “kalitesizliği”ni eleştirmişti.Sürekli takip ettiğim ve merakla beklediğim edebiyat ödüllerinden olan Booker ve Uluslararası Booker’a inancım 2025’te bi..

Devamı..

Cassandra: Çırpınış

Özlem Kaplan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024