Şükran Yiğit metinlerinde ayrılıklar yer alsa da, kavuşmaların içe sıcaklık veren duygusuna mutlaka sarılıyoruz. Metinlerini, disiplinler arası renkli bir evrenle örüyor. Kelimelerle oynamayı, arada ironik cümleler kurmayı, maziden konuşmayı seviyor.
Kafasında hayaller, gözlemlerinde derinlik, dilinde kıvraklık, üslûbunda letafet olduktan sonra ister ilk kitap, ister onuncu kitap olsun, bazı yazarların metinleri hep keyifle okunuyor. Şükran Yiğit benim için o yazarlardan biri. Külliyatını okumaya döngüsel başlamış olsam da dördüncü kitabı Burası Radyo Şarampol ile ilk kitabı olan Ankara, Mon Amour! arasında uçurumlar oluşturacak fark göremedim. Yazar olmak fazlaca arzu, özveri, bol pratik gerektiren bir meslek mutlaka ve bu farkı yazarların ilk kitapları ile yazdıkça dilinin ustalığı gelişen daha geç dönem kitaplarında görebiliriz. Şükran Yiğit bu kalıbı kırıyor bence. Dilindeki sıcaklık, akıcılık, doğallık neredeyse hiç değişmemiş. Kurgudaki ve dildeki zenginlik ise ivme kazanmış.
Bir ilk roman için olay örgüsünün işlenişi dikkat çekici. İletişim Yayınları tarafından basılan roman üç bölümden oluşuyor. Her bölüm üç farklı ana karakter tarafından birinci tekil benöyküsel anlatıcı ile aktarılıyor olsa da olay örgüsü karakterler üzerinden birbiriyle ilintili. Lineer zamanda anlatılan bölümlerde bu üç farklı anlatıcı aynı olayın gölgesinde bir araya geliyor. İlk bölüm anlatıcısı Suna henüz okul öncesi yaşında. Bin dokuz yüz altmış dokuz senesinin mayıs ile eylül ayları arasında yaşadıklarını dinliyoruz. Ankara Yenimahalle’de bir ev. İlk bölüm Suna’nın mahalleden genç bir kızla delikanlının birbirlerine âşık olduklarını duyması ve bunu bir türlü kafasında oturtamaması sorunsalı ile başlıyor. Metnin izleğinde bir aşk olduğunun sinyalini alıyoruz. Bu ilk bölüm aslında romanın omurgası. Orada Suna’yı ve ailesini tanıyoruz. Sonra mahalleye Suna’nın yaşıtı Emel ve Catherine Deneuve’e benzeyen annesi Gülay taşınıyor. Önceleri iki küçük kız yakınlık kuramıyor. Ama zaman onların lehine işliyor. Bu esnada sahneye Suna’nın dayısı Ömer çıkıyor. Kader Gülay ve Ömer üzerine yasak aşk ağlarını örüyor.
Türkiye’nin siyasette çalkantılı yıllarından biri. Tedirginlikleri, korkuları hissediyoruz. O yıllarda hemen hemen bütün evlerde yapılan konuşmalar akıyor metinde.
“Yatmadan önce balkonda çay içen annemlere iyi geceler demeye gittiğimde babam ihtilalden, dayım hadiselerin çoğaldığından, annem Menderes’ten ve yine babam öğrencilerin hayalciliklerinden, dayım öğrencilerin haklarından ve annem yine Menderes’ten bahsediyordu. Ömer Dayım DEV-GENÇ diyordu hep arada, TİP’in “miadı dolmuştu”. Babama göre dayın haklı olmasına haklı olabilirdi, ama bu millet daha bunlara hazır değildi.” (syf.55)
Huzursuzlukların üzerini, aşkın meltem gibi esen yeli örtecek diye bekliyoruz ama mahalle kültürü o yıllarda baskın çıkıyor. Aşklar öyle kolay yaşanmazken, dostluklar, komşuluk ilişkileri kral tahtına kuruluyor. Şükran Yiğit hakkında, okuduğum iki kitabından sonra dost canlısı bir yazar diyebilirim. Altmış kuşağının yakından tanıdığı komşuluk ilişkileri belli ki Yiğit için de değerli ve özlemini hissediyor. Ankara’ya kısa süreli birkaç yolculuktan daha fazlasını yapmamış biri olarak oradaki mahalle ruhunu bana geçirmeyi başardı. Ceplere doldurulan gazoz kapaklarının sesini duydum. Otobüste, küçücük köşesinde oturan biletçinin önünde “üç tam bir paso” diyen kendi sesimi işittim.
Birinci bölümde olay zamanı, anlatma zamanından daha önceki bir dönemi kapsıyor. Kitapla ilgili bazı yorumlarda anlatıcı karakter Suna’nın yaşı ile kullandığı kelimelerin bağdaştırılamadığı dikkatimi çekti. Olay ve anlatma zamanı arasındaki farktan kaynaklı. Meselâ:
“….. bazen aslolanın söylenmeyen olduğunu, bu sorunun en az seni seviyorumlar ve ben de ben de’ler kadar hayatın coitus interruptus’u olduğunu anlatabilseydim vazgeçerler miydi bu sorudan?” (syf.15)
“Adorno’yu daha okumamış olduğumdan, bu dünyada başkalarının iktidarının ya da kendi öz iktidarsızlığımın beni aptal durumuna düşürmesinin çözülemez bir insanlık durumu olduğunun farkında da değildim.” (syf.22)
Şükran Yiğit’in sinema replikli, şarkı sözlü, metinlerarası göndermelerle süslü üslûbunun göbeği Ankara, Mon Amour! ile kesilmiş.
Küçük Suna ablasına “O zaman Kaşağı’yı oku bana. Hani abisi kardeşine nasıl kötü davranıyordu da çocuk kuşpalazı oluyordu. Sonra da ölüyordu. Hatırladın mı?” (syf.38) derken bizler de ilkokul sıralarına dönüp bu hüzünlü öyküyü okutmak için biraz daha bekleselerdi keşke deriz. Yalanın, iftiranın kötü bir şey olduğu minicik beyinlere daha az dramatik bir tonda anlatılabilir sanki.
Birinci bölüm ayrılıklarla sona ererken ikinci bölüm bir kavuşmayı anlatıyor. Bu bölümün benöyküsel anlatıcısı Emel. Bizi bin dokuz yüz seksen senesine götürüyor. Yine siyasi gündemin fokurdadığı zamanlar. Emel İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyor. Şükran Yiğit bu bölümde bizi edebiyatın ışıltısıyla aydınlatıyor. Jane Eyre, Mary Poppins, Dorian Gray, Dickens, Woolf, Bronte Kardeşler, Edip Cansever, Ümit Yaşar Oğuzcan okumamıza konuk oluyor. Yiğit, bölüm başlıklarından birini Kızılay’da “bir öğle vakti” diye adlandırarak Sevgi Soysal’a hayran selâmı gönderiyor.
Ağustos – “Bir günün hikâyesi” başlığı da 1980 yapımı Sinan Çetin’in ilk uzun metrajlı filmi Bir Günün Hikâyesi’ne gönderme olmasın sakın!
“Bazen hayatı, yaşadıklarımızı sadece eski bir şarkıyı özler gibi özlesek ve çok sevdiğimiz bir plak gibi özenle tozunu alıp pikaba yerleştirsek.” (syf.131) cümlesinde yazarın izini net bir şekilde sürebiliyoruz. Şükran Yiğit kitaplarını kronolojik okumuş olsaydım yazarın müzikle olan bağını iyi bir dinleyici olarak nitelendirebilirdim. Burası Radyo Şarampol’u okuduğum için yazarın müzikle çok çok kuvvetli bir bağı olduğunu söyleyebilirim. İlk defa Ankara, Mon Amour! ile Şükran Yiğit okuyacaklara buradan, “bakmayın bu kadar mütevazi olduğuna, engin ve zengin müzik bilgisi var” tiyosu vereyim.
Üçüncü bölüm Suna’nın dayısı Ömer’in benöyküsel anlatıcı olduğu bölüm. Bu defa birinci bölümdeki hazin aşk hikâyesinin kahramanlarından birini dinliyoruz. Aşkın savurup Fransa’ya attığı Ömer, yeniden hayata dönüşünü aynı apartmanda oturan Madam Litvak’a borçludur. Madam Litvak doğru zamanda, doğru yerde Ömer’in karşısına çıkar. Kısacası Hızır gibi yetişir. Madam Litvak Ömer’i kocaman ölümcül bir yanlışın eşiğinden döndürür. Ankara’ya döndüğünde annesine, onu kendi yerine koyduğunu sanır ve kırılır diye, Madam Litvak’tan bahsetmez.
Şükran Yiğit metinlerinde ayrılıklar yer alsa da, kavuşmaların içe sıcaklık veren duygusuna mutlaka sarılıyoruz. Metinlerini, disiplinler arası renkli bir evrenle örüyor. Kelimelerle oynamayı, arada ironik cümleler kurmayı, maziden konuşmayı seviyor. Beş duyumuzu da okuma serüvenimize katmak misyonuyla yazıyor. Onun kitaplarını okumak “bir bardak sıcak çay gibi yudum yudum içimi ısıtıyor.”*
*bir bardak sıcak çay gibi yudum yudum içimi ısıtıyor: Burası Radyo Şarampol’dan bir alıntı.






