*
Konuşsun istiyorum. Konuşsun ve ben dinleyeyim. Ama bir şeyler söylemem gerekiyor. Ben konuşacağım, o da karşılık verecek. Ama ben konuşmak istemiyorum ki. Dinlemek istiyorum ben. Anlattığı şeyi değil, kendisini dinlemek istiyorum. Böyle kısır geçiyor konuşmalarımız. O bana bir şeyler sormaya çalışıyor, ben ona. Birbirimizi eskitiyoruz. Ara ara sessizlikler oluyor. İkimiz de susuyoruz ve birbirimizin bulunduğu mekanların seslerini dinliyoruz. Biliyoruz, karşımızdaki karşımızda, karşısındakinin konuşmasını sağlamak için bir cümle daha arıyor. Kapatıyoruz. Oturduğumuz sandalyeler sıkıştırıyor bizi.*
Rüzgâr estikçe perdelerim hafifçe oynuyor. Bazen hışımla bir araba geçiyor yokuştan. Çarpışıp duruyorlar köşede. Sonra arabalarından inip kavga ediyorlar. Bir dalgayı düşünüyorum ben. Rüzgârın giderek büyüttüğü, en sonunda kırılan bir dalgayı. Köpükler sanki önümde cereyan ediyorlar şimdi. Ben de dalga da, dayanamıyoruz artık büyümeye, köpüklenerek kırılıyoruz. Tepede uzun zaman kalmak mümkün değil demek ki. En sonunda kendi ağırlığınıza dayanamıyor ve sizi oluşturan geniş kalabalığa geri dönüyorsunuz.*
Birçok sabah, üzerimde ağır bir sıcaklıkla uyanıyorum. Bu sıcaklıkla uyandığım sabahlar, yatağımda doğruluyor ve nereden geldiğini anlayamadığım bir büyülenmenin etkisini hissediyorum. Büyülenerek uyanmak, devamında bununla ilgili bir şey yapamayacaksanız, çok kötü bir şey. Şaşırmış gibi bakakalıyor bana bazen. Ben de kim bilir ne zamandır giydiği şişkin montuna, sırt çantasına bakıyorum. Yüzünde hiçbir şey yok, saçları dağınık, sahicilik fışkırıyor teninden. Bu yüzden seviyorum onu. Diğerleri gibi el çantası değil de, sırt çantası kullandığı için, sabah yalnızca yüzünü yıkayıp çıktığı için, yıllardır giydiği montu için.*
Bazen kalın bir ipin, mesela bir gemi halatının beni boğduğunu hissediyorum. Yattığım vakitlerde oluyor genelde. Sırt üstü yatarken başlıyor; sıyırıp atamıyorum halatı, boynuma dolanıyor, başka bir boyuta geçiyorum sanki. Bilmediğimiz bir boğulma türü bu, suda boğulmak gibi değil, elle boğulmak gibi değil. Zamanla geçiyor. Ben de gerçekliğimize geri döndürülüyorum.*
İnsan hayatında bazı noktalar oluyor. Her bir nokta bir duygu kümesinin başlığı aynı zamanda. Bu duygu kümeleri yaşandıkları anda tohum halindeler, ham ve doğal. Onları nostalji haline getiren başka bir noktaya gelmemiz. Başka bir duygu kümesine rastladığımızda daha önceki duygu kümesi birden anısal/anıtsal bir anlam kazanıyor. Hüzünlü ama devingen bir ruh haline sokuyor insanı. Onlarca yıl yaşamayı, hayal bile edemiyorum. Yıllanır adam, akışkan bir hal alır, kendisinde boğulur.*
Geçmişteki bazı olaylar, kendilerinden sıyrılıp yalnız bir cümle olarak kalıyor. Oysa geçmiş dediğimiz şeyi anlamlı kılan hislerimizdir. Birileriyle yaşadığımız bir anıyı hatırladığımızda bu hisleri geri çağırırız aslında. Olaylar, yalnızca bu hislerin taşıyıcı kabuklarıdır.*
Başım ağrıyor: masmavi bir baş ağrısı. Televizyonu kapatamıyorum. Televizyonu kapatınca yalnız kalıyorum çünkü. Yapayalnız kalıyorum televizyonu kapatınca. Maviler üstüme geliyorlar televizyonu kapatınca. Bir nokta halinde çıkıveriyor ve çoğalıyorlar. Masmavi her yer. Ayfer’in gözleri mavi. Mavi Ayfer’in gözleri. Mavi. Kızılları kanırtırcasına mavi. Bulutları yararcasına. Yıkarcasına mavi. Anarşist bir mavi. Mavi, mavi, mapmavi.*
Karadeniz şehirlerinin denize açılan caddeleri var. Ucu denize varan rampalar. Önü mavi bir haydutça aniden kesilen yollar. Geçen gün düşündüm: Hayatımda kıyıdan üç kilometre uzakta bir haftadan uzun kalmadım. Şimdi de öyle. Masamda doğrulunca evlerin çatıları ardında görülüyor deniz. Önemli olan görebilmek değil aslında. Orada, biliyorum bunu. Bir dolu ihtimalin sükunetle beklediği bir sonsuzluk. Ve ben kıyısındayım. Kocaman açmışım kollarımı.09





