Nereden başlayacağını asla kestiremeyen insanların yaptığı gibi, önce ellerini dizlerinden kaldırıp masanın üzerine koydu. Sonra, sonrasını hiç düşünmeyenlere benzer biçimde, sağ bacağını sol bacağının üzerine attı. Kendisini çevreleyen dört duvara bakıyordu, bu mavilikte gözlerini rahatsız eden bir şey vardı. Ellerinin üzerindeki damarlarla aynı tondaydı, hem mavi hem yeşildi. Ona sıkıntı veren de buydu. Bir şeyin tek biçimli, tek anlamlı olmaması. Yorumlardan nefret ederdi, birden çok manaya gelen her şey onu öfkelendirmek için vardı. Bu yüzden onun bir dini de yoktu. Müteşabih ayetlerin gazabından geceye sığınırdı. Çünkü gece daima karanlığı getirirdi. Gündüz olduğu gibi gökyüzü farklı renklere bürünmezdi. Geceydi işte, ne olabilirdi daha iyisi?
Daha fazla yerinde oturamazdı. Bu binadan çıkıp kurtulmalıydı. Varsın bu işi de alamasındı. Kanıksamıştı bu durumu artık. Daha önceki iş görüşmesinde de şirketin koca penceresinden, bir iki saat önce yağan yağmurun gökyüzüne armağanına gözü takılmış, bu yedi renk yüzünden keyfi öyle kaçmıştı ki karşısındaki kişinin sorduğu soruları duymaz hale gelmişti. Gene aynısı olacaktı çünkü yine canı sıkılmıştı. Bacak bacak üzerine atması tuhafına giden adama aldırış bile etmeden kapıyı açıp dışarı çıktı. Sonunda kurtulmuştu o duvarları görmekten.
İki yıl önce birkaç arkadaşıyla gittiği Paris tatilini anımsadı. Louvre Müzesi’ni ziyaret etmişlerdi; arkadaşları sanatla ilgilenmeyi seven, iyi aile çocuklarıydı. Dünyaca ünlü Mona Lisa tablosunun önüne gelene kadar her şey bir nebze olsun iyi gidiyordu. Fakat sıra onu incelemeye geldiğinde arkadaşları gayet tabii ateşli bir fikir alışverişine tutulmuşlar, tüm detayları masaya yatırmışlardı. Yine içini bir sıkıntı basmış, buhran buhran üstüne gelmişti. Arkadaşlarından ve tablonun önündeki kalabalıktan uzaklaşıp diğer eserlere yöneldiyse de, zaten gelmekten hiç memnun olmadığı bu yerden, – sanat eseri demek sanatsever yığını için mânâlar deryası demekti- bir an önce çıkmak istemişti.
Âşık olmuş muydu hiç? Bize sorarsanız, olduysa bile bunu fark etmemişti. Karışıklıklar yaratan, insanı uç noktalara sürükleyen şeylere hep kötü gözle bakmıştı. Bir de kafasında bahar mevsimi yaşansa, kalbinde kuşlar uçuşsa kim bilir ne yapardı. Kendinden ve tüm dünyadan nefret edebilirdi. Aşk, ellerinin üzerindeki damarlar kadar tehlike yaratabilirdi onun için. Kaldı ki, ellerini sevmeyen bir adam, bir başkasının ellerini nasıl tutacak, nasıl saracaktı onu? Namümkündü. Aşkı nükleer bombalarıyla yeryüzünden silmek isteyen devlet adamları kadar kin duyardı aşka.
Allegro edalı bir piyano resitalini andıran adımlarıyla, on dakikada neredeyse iki kilometre yürümüştü. O binadan uzaklaştıkça ferahlıyordu. Hızlı yürümenin terletişiyle o ferahlık arasındaki korelasyona kafa yoramayacak denli yürüdüğünde akşam olmuştu. Başı öne eğik yürüdüğü için günbatımı seremonisine çok şükür yakalanmamıştı. Tebaasını daima küçük gören, fakat bunun aslında başı dik yürüyemeyecek kadar erdem yoksunu oluşundan kaynaklandığını hiç mi hiç fark edemeyen devlet adamları kadar eğikti başı. Havanın tamamen kararmasıyla rahata erdiğinde ancak yukarı bakabildi.
Yaz akşamıydı. İnsanlar sokakları doldurup taşırmışlardı. Çiftler el ele, dondurmalarını yiyerek yürüyor, çocuklar parkta bağrışıp gülerek kendi dünyalarında keyif çatıyorlardı. Bunları gördükçe sanki gün sonunda eriştiği huzur yeniden zedelenmeye başlıyordu. Ne diye sokaklardaydı ki şu çocuklar? Gürültü etmekten başka bir işe yaramazlardı. Tüm dünya birleşip ona sıkıntı vermek için uğraşıyordu. Sizce de öyle değil mi? Evet, bize de öyle geliyor. Onun bu ender yaşadığı iç huzuruna, mütemadiyen sesler ve renkler bulaşıyordu, nasıl delirmesindi? Yine de fazla aldırmamaya çalışarak yürümeye devam etti. Evine yaklaştıkça sesler azaldı. İnsanlar da. Zira evine en yakın başka bir ev altı yüz metre ötedeydi.
Kapıyı anahtarıyla açtı. İçeri girdi. Ayakkabılarını çıkarıp salona yöneldi. Lambaları yaktı. Sarı, loş ışık kuşattı tüm salonu. Kan kırmızı duvarlarına yasladığı simsiyah koltuğuna uzanıp derin bir nefes aldı. Ellerini yüzüne götürdüğünde, evinde tek bir ayna bulunmadığı için fark edemediği irice bir sivilceye denk geldi parmakları. Ne zaman çıkmıştı bu? Belki de bugünkü stresinden olacak, gün içinde çıkıvermişti. Bakmaya tebaasından daha çok tahammül edemeyen devlet adamları kadar çirkin bir yüzü vardı kendince. Bu sivilce onu daha da sinirlendirmişti. En iyisi yatıp uyumaktı. Dünyayı tamamen kararttığı için en çok sevdiği şey olan göz kapaklarını sıkıca yumdu.






