Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Eylül 2022

Öykü

Telefon Kulübesi

Ali Kılıçgün

Paylaş

6

2


 La parole a été donné à l'homme pour deguiser sa pensée*

                                                 – Voltaire

Anne korkma. Ateşler her tarafta, patlamalarla kara bir sis topağı olup yağıyor insanların üzerine. Ama ben iyiyim. Seni aramaya, iyi olduğumu söylemeye, sesimi sana uzatmaya geldim. Telefon kulübesinin içe açılan kapısını iterek girdim. Bir elim kapının kolunda, sıkıca tutuyorum. Kargaşanın, çatışmanın içinde canımı zar zor attım. Hafiften duman sızıyor içeri yine de soluyabiliyorum.  

Rengârenk bir coşkuyla, ağaçların her dalını çiçeklerle bezeyerek, baharı gökten alıp bu kente getirmiştik. Ürperten soğuk bir rüzgâr esti sonra, güneş gitti, solmaya başladı her şey, kulübenin sarısı, sarı rengi akıp toprağın rengini almaya başladı. Toprak doğduğum yerdekilerden farklı. Köyümüze serilen çimenler yeşermeden önceki haline, babaannemi verdiğimiz toprağa hiç benzemiyor. Tüm bunlar bir hatırlayışın anısı sanki. Ya da bu meydana bakmaya gelmişim, bakıp da anlatmaya,  uzak yıllardan, uzak şehirlerden. Yaşadıklarımı görmeye, söylediğimden daha fazlasını gizlemeye. Bu sarı kulübeye, beynimden taşanları saklamaya gelmişim.

Omuz başlarından tutmuş, dalga dalga büyüyerek halaylarla girmiştik alana. Ellerimizin değdiği her yerde karanfiller açıyordu. Ayaklarımız taşa toprağa kaygısız basıyordu.  Mayısın en güzel gününü, tanımadığım insanlarla yan yana, davul zurnayla yürüyerek kutluyorduk. Koca bir hevenk olmuştuk. Her renkten yemişler, sebzeler, erikler, çilekler gibi dizilmiştik. Flamalar, örtüler, bandanalar, meydanı, da insanları da donatmıştı. Bağı kuran kollarımızdı. Elden ele uzatıp paylaşıyorduk her şeyi. Kulaklarımızda emeğin ezgisi, yüreklerimizde coşkusu vardı. Sen o yemişleri dama sererdin anne. Kargalar dağıtmasın diye döşekleri çatıya serer, nöbetleşe başında beklerdik. Bize reçeller, kompostolar, yemekler yapardın. Oğulların kızların onlarla yeşerip büyürdü.

İlk coplar o kollara indi. Hevenk binlerce yerden koptu, üzümlerimiz her bir yana saçıldı. Omuz başları aynı hizada değildi artık. Kimi yerlerdeydi kimi de sağa sola çaresiz koşuyordu. Martılar şaşkın çığlıklarıyla, iskeleden imnsanları almayan vapurlara uçup gittiler. Taşlar yağdı her bir yandan. Arkadaşlarım bir bir koptular, kayboldular. Bense saldırıya geçmek için en ufak bir çıtırtıyı bahane edenlere, çıtımı çıkarmadan baktım. Güneşli güzel günler adım adım bizden uzaklaştı. Bulutlar parçalanmaya, havayı kasvet bürümeye başladı.

Kırılmış dallar gibi gençler alandan dağılmaya başladığında, bir grup kadın yanlarında çocuklar denize doğru sürükleniyorlardı. Yabancıydılar denize, düşmanmış gibi bakmıyorlardı, boğulacaklarını bilmiyorlardı. Çocukların aklı yetmiyordu, yetişkinlerse ilk kez görüyordu. İki ateş arasında değillerdi. Bir yanda ateş, bir yanda su vardı. Coplar batı yönünden havaya kalkıyor, doğuya iniyordu. Ateşi söndürmek için bekliyordu deniz. Fakat ben bir şey yapmazsam boğulacaktım anne. O ateşi çalamazdım, çalabilsem ciğerlerimi martıların yemesine razıydım. Aniden sıçradım yerimden. Kadınlar ve çocuklardan oluşan dalganın önünde açtım kollarımı, daha da çok açtım, arkamdakilerin hepsini sarmak istedim, hepsini. Bedenimle bir çizgi çizdim. Tutamadıklarım saramadıklarım denize döküleceklerdi. Titreyen sesimle, yapmayın dedim, görmüyor musunuz, kadınlar, çocuklar, dedim. Senin gibi beyaz tülbentleri vardı kadınların. Benim gibi sökük kazaklar giymişti çocuklar. Dillerini bilmiyordum, sen de bilmiyorsun. Babaannem bazen konuşurdu, hüzünden yakılmış bir ağıt gibi gelirdi. Yapmayın, dedim bir cesaret bağırdım. Bir tutam da olsa iyilik olurmuş her insanda, onu bulmayı umut ettim...

Halayların yerini alan türkülerin yanık kokusu kente yayılıyordu.  Koca kalabalık yerlere kapanmış, titremeleri suyu dalgalandırıyordu. Benim de dilimin ucuna geliyordu koku, gurbet elde bir hal gelmişti başıma. Meydandan çıktım, yollar sokaklar aradım kendime. “Çıktım,” dediğim, şaşkın ördek misali. “Gittim” dediğim, birkaç adım atma yanılgısı. Çöp bidonları devrilmiş, gençler buldukları ne varsa etrafa fırlatıyorlardı. Oradan   başka bir sokağa döndüm, asfalt alev alevdi. Hiçbir yer tekin değildi.

Meydana döndüğümde, ağaçların yerine onlardan yapılmış tahta coplar almıştı. Bir tanesi bıyıkları beyazlamış bir adamın kafasına indikçe iniyor; oradan bir ceviz, bir elma, bir portakal yetişiyordu. Uzansam dalından koparabilecek gibiydim. İlkokul öğretmenime benziyordu. Sopalar indikçe bildiklerini unutuyordu, artık kimseye bir şey öğretemezdi. Yanında mavi gözleri dehşete açılıp açılıp kapanan kızı vardı. Liseye gidiyordu belli. Babasının meyve sepeti gibi duran başını kucağına almış, gözyaşları içinde şişliklerini elleriyle avutuyordu. Yardım etmeliydim, üç ay sonra mezun olup doktor olacak, yemin edecektim. İnsan yaşamına en üst düzeyde saygı göstereceğime… tehdit ediliyor olsam bile…

Mezuniyet törenim için elbise aldın mı anne?

Öğrenci kredimle, çiçekli elbise alacağım sana.

Her aileden sadece üç kişi katılabiliyormuş.

Sana bir şey söyledi mi? Babam gelecek miymiş?

 Adamın gömleğiyle toprağa sızan kanını durdurmaya çalıştım. Kızı bugünü nasıl hatırlayacak? Eline babasının kanı bulaştı. İçerlemiş olmalıydı. Babalar korkusuz olur ve mutlaka çözüm bulurlardı. Ölüm böyle bir çaresizlik için icat edilmiş olabilirdi.

Doğunun yaylalarından boğazın mavisine düştüğümde sesim çatallaşmamıştı henüz. Ben lisedeydim, sen uzaklarda anne. Üşüsem, aç kalsam da seni her aradığımda, iyiyim, dedim. Köy muhtarlığının telefon hattını denk düşürebildiğim, parasız yatılı zamanlarda.

 Caddenin üzerindeki dükkânların vitrinleri atılan taşlarla kırılıyordu. Bankanın camında, “Sizin için buradayız,” yazıyordu. Önünde polisler kalkanlarıyla bekliyordu. Kim ne için oradaydı? Bulutların içinden arada bir çıkan güneşle kırık camlar parlıyordu. Ortalık mayın tarlasına dönmeye başlamış, yürümek zorlu bir işti. Yerler cam, gökler taş olmuştu. Ben hiç taş atmadım. Önce zarar vermemeyi öğrendim tıp fakültesinde. Kendimi de hiçbir zaman o kadar günahsız hissetmedim.

 Silahlı adamlar Binaların çatılarında. Ne işleri var orada, kim onlar, bilmiyorum. Uzatsalar kafamı kırabilecek kadar uzun namluları. Bana bakıyorlar sanki. Ben bir şey yapmadım anne. Ne taş attım, ne molotof. Yazı yazdım sadece, eskimiş beyaz önlüğümün üstüne. “Elleri var özgürlüğün,” yazdım. “Gözleri, ayakları var,” yazdım. Hepsi postalların altında kalınca, sana gelmek istedim. Ellerimi, ayaklarımı karnıma toplayıp. İyiyim, demek istedim. Çocukluğuma kadar bir hat kurmak, başımı dizlerine kapamak istedim.

Çatışmanın ortasında kimse beni kovalamazken, su sıkan, deniz sıkan polislerden, insanlar kaçışıyor. Sıçrayan çamurlar kulübenin camlarını kapladı. Ağzımda dilimi kurutan acımasız bir tuz tadı. Çatıdaki adamlardan biriyle göz göze geldik. Parmağımı kaldırdım, söz ister gibi. Öğretmenim ben bir şey yapmadım. Silahların namlusu bana döndü, sana her şeyi anlattığımı sezmiş olabilirler. Aldırma dinle beni, binlerce insan arasında yalnız bırakma anne. Bak memur bey, annemle konuşuyorum, vallahi billahi bir şey yapmıyorum. Merak etmesin kadın beni, gurbete okumaya giden oğlunu. Ekmek kuran çarpsın.

Giderek ağırlaşıyorum, kulübe beni ne kadar koruyacak bilmiyorum. İyice sararmaya başladı.  Düşüncelerimi saklamaya yetecek mi? En yüksek binanın çatısındaki adam hâlâ bana bakıyor. Hani söylemiştim ya, şu uzun namlulu silahı olan. Korkuyor muyum?  Hayır. telefon kulübesinde güvendeyim. Ölüm mü? Benimle birlikte, benim için doğurduğun -gün gün, ay ay- birlikte yolculuk ettiğim ölümü soruyorsun değil mi?  , ölmek için Güzel bir gün değil. Daha benim mezuniyet törenime geleceksin, sana denizi göstereceğim, vapura binip  buraya,  Kadıköy’e geleceğiz. Üç ay kaldı, törene üç kişi katılabilecek aileden dediler.

Üç kişi…

Nihayet telefon çalıyor…

“Muhtar amca merhaba. Ben Barış. Nasılsınız? Teşekkür ederim iyiyim. Havalar da iyi. Evet… Bitiyor, az kaldı… Tabii ki hepinizi tedavi edeceğim, merak etmeyin. Yoo çağırmayın annemi. Yetişemez şimdi. İyi olduğumu söyleyin sadece.”

***

Yirmi üç yaşında, ölen üç kişiden biri, erkek, tıp öğrencisi, kafatasında alında üç-dört santimetrelik ateşli silah giriş yarası mevcut. Çıkış deliği görülmedi. Saçlı deri kaldırıldı. Beyin şiş görünümde idi. Frontal kemik parçalı kırılmış, mermi beyin zarlarını delip geçmiş. Kurşun trasesi boyunca kanama alanları izlendi. Mermi çekirdeği parçalanmış halde çıkarıldı. Tutanak ile polise teslim edildi. Ölüm nedeni menşei bilinmeyen uzun namlulu silah ile gerçekleşmiş, kafa travması olarak belirlendi.

*Konuşma becerisi insanoğluna düşüncelerini gizleyebilsin diye verilmiştir.

YORUMLAR

Naciye Kara

Üç kişi katılabilecek törene... "gittim" bir kaç adım atma yanılgısı.. sadece özgürlüğün elleri vardı oysa.. özgürlük tören mi demekti... Yaşayarak okudum kalemine sağlık

13 Eylül 2022

Zerrin Saral

Kurgu bütünlüğü, geniş metaforlar, ölüm-yaşam-varoluş üçgeninde ele alınmış sağlam bir öykü, "Telefon Kulübesi" Son zamanlarda eklenen iyi öykülerden.

14 Eylül 2022

Öne Çıkanlar

Kürtçe ‘Öykü Avcısı’Selda Manduz
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

17 Ocak 2026

Adana'da Denemeniz Gereken Lezzetler

Adana, yemek kültürü denince Türkiye’de akla gelen ilk şehirlerden biri. Buraya yapılan seyahatlerin büyük bir bölümü, yalnızca gezmek için değil, sofraya oturmak için planlanıyor. Şehrin mutfağı; et, baharat ve ateş üçlüsünü ustalıkla bir araya getiriyor. Adana’d..

Devamı..

İnsan Bedeninin Sınırlarına Meydan Oku..

Olivia Campbell

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024