Tertemiz, Berrak, Bulutsuz Bir Gökyüzü
6 Eylül 2019 Öykü

Tertemiz, Berrak, Bulutsuz Bir Gökyüzü


Twitter'da Paylaş
0

Kocamdan ilk dayağı yediğimde on dokuz yaşımdaydım. Aynı gün bir daha dayak yememek için annemin evine bir sonraki gün gittim. Moraran kolumu ve şişen gözümü anneme ve babama ne kadar anlattıysam da babam anlamamakta ısrar etti. Kocam eve dönmeden gitmeyi reddettiğim için babam bir gök gürültüsü şeklinde salladı evi. Annemin kızı olduğumu, tufanda ilk annem nasibini alınca anladım. Annemin üzerine çöreklenen bulutlar bana doğru yöneldiğinde babamın iki kaşının arasındaki şimşeklerden kocamı gördüm. Sindrella öyküsündeki gibi zaman dolmadan apar topar arabasına atıp kocamın evine bırakırken önüne çıkan köpeği ezdi. Görevini bir an önce yerine getirme aşkıyla Azrail gibi geçip giderken köpeğin üzerinden, ne zamanı bölen köpeğin çığlığını duydu ne de bir günah gibi yere saçılan kanı. Arka pencereden yerdeki kırmızı lekeye utanarak baktığım gün, kırmızı kalemle babamın üzerini çizdiğim gün diye kayıtlıdır hafızamın takviminde.

Akşam olunca bir titreme tutar beni. Dış kapı çalındığında az sonra açacağım kapıdan kanat çırparak uçup gidecek bir kuş değil, leş gibi alkol kokan bir adamın bulanık ve kayık bakışları altında kalbi korkudan güp güp atan, titreyen kuş oluyorum. Elin adamları içince güzelleşiyorlar-yan komşum Sevgi’den biliyorum; kocası içince durup durup seni seviyorum diyormuş-benimki içince kükrüyor, öküz gibi böğürüyor. İçtiği yetmiyormuş gibi bir de içki almak için her akşam beni bakkala gönderir. Her akşam içkisini almaya çıkınca, bir daha geri gelmeyeceğim diyorum ama babamdan sonra ikinci tanıdığım adamın da böyle olduğunu görünce dünyadaki bütün adamların böyle olduğu düşüncesi beni gerisin geri eve getirir. Dünyada içince güzelleşen bir tane adam varmış onu da Sevgi almış, biliyorum ki benim payıma yine karanlık bakışlı biri düşer.

Kocamın Rüzgâr, benimse Erdem diye çağırdığım bir oğlumuz var artık. Büyüyünce hangi ismi kullanacak bilmiyorum. Çocuğum olduktan sonra belki evdeki bulutlar dağılır diye çok umutlanmıştım ama… Çocuğumu bahane ederek arada sırada da olsa dışarı çıkabiliyorum artık. Birlikte geziyoruz, bulutsuz gökyüzüne bakıyoruz. Oğlum iki yaşına bastığında, babası oğlumu arabayla gezdirecem diyerek dışarı çıktık hep birlikte. Bu arada birlikte kelimesi bizim evde hiç kullanılmaz, Erdem’imi kucağına oturtup öyle sürdü arabayı. Yaptığının yanlış olduğunu düşünebilirdim ama asla söyleyemezdim, bu, bile bile elimi kıyma makinesine koymak olurdu. İki yaşındaki çocuğum kendi sürüyormuş gibi seviniyor, gururlanıyor, salyalar akıtıyordu. Bunu gören kocamın gözü dönmüştü, önüne çıkan ilk kediyi ezerek kucağındaki bebeğimi kendine siper etti, kedinin kanını bebeğimin alnına sıçrattı. Kediye göre arabayı süren bir çocuktu ve insanlar kötüydü.

Alnında lekeyle büyüyor oğlum. Bir mirası devralır gibi. Akşam, içkisi bitip de içki almaya çocuğumu göndermeye kalktığında geçmişim geçiyor gözümün önünden. Kara bir bulut tam göksümün üzerine oturuyor. Nefesim daralıyor, gözüm kararıyor. Kocama baktığımda babamı, babamda da kocamı görüyorum. Oğluma baktığımda berrak, bulutsuz bir gökyüzü görmek için silkinerek geçmişimden, bir duvar gibi dikiliyorum kocamın karşısına; bırak çocuğu, ben giderim, diyorum. Yirmi dört yaşımda anladım ki “köpek öldüren” kocamın içtiği bir şarap çeşidi değil bir insan türüymüş. Bütün köpek öldürenler kardeşmiş meğerse.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR