Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Kasım 2024

Edebiyat

Thomas Mann’ın Büyüsü

Guy Stagg

Paylaş

0

0


Büyülü Dağ bizi uyarmaya devam ediyor. Berghof Sanatoryumu’nda ilim hem bir baştan çıkarma hem de bir tür büyüdür. 

Büyük Alman yazar Thomas Mann’ın bundan bir asır önce yayımlanan başyapıtı Büyülü Dağ, ansızın meydana gelen köklü değişimlerin birer hastalık belirtisi değil de iyileşmeye doğru atılan adımlar olabileceğini söylüyor.  

Birinci Dünya Savaşı’ndan altı yıl sonra Almanya: Hitler, Münih’te yaşanan Birahane Darbesi’ne müteakip tutuklandığında ülkenin para birimi hiperenflasyon yüzünden erime noktasına gelmiş, Reichsbank ise çoktan yeni banknotlar basmaya başlamıştı. Thomas Mann kırk dokuz yaşındaydı ve Büyülü Dağ’ı işte tam anlamıyla böyle zorlu bir atmosferde yayımladı. Üstelik kitabın akibeti konusunda pek iyimser değildi ve yıllar sonra şöyle yazacaktı: “Ekonominin baskısı altında ezilen yılgın bir halkın, hayal ürünü düşüncelerin dallanıp budaklandığı bin iki yüz sayfayı merakla takip edeceği kimin aklına gelirdi?” 

Ancak roman önce Almanya’da ardından diğer ülkelerde büyük bir coşkuyla karşılandı ve Mann’a Goethe’den sonraki en büyük Alman yazar olarak ün kazandırmasının yanı sıra Nobel Ödülü’nü de getirdi. Büyülü Dağ’ın aslında Venedik’te Ölüm’ü tamamlamak üzere tasarlanmış satirik bir komedi olduğunu düşünürsek bu hakikaten şaşırtıcı bir durumdu. Mann romanının ilk taslağını bitirdiğinde (1912) henüz akciğer enfeksiyonu yüzünden Davos’taki sanatoryumlardan birinde kalan karısı Katia’yı ziyaret etmemiş,  onunla birlikte üç hafta boyunca Alp havasını solumamıştı. Öyle ki, sonunda kendisi de soğuk algınlığına yakalandı ve doktor ciğerlerinde bir leke tespit etti – önlem amaçlı bir tedavi programı için üç ay boyunca orada kalmak ister miydi?

Mann kendisine tedaviyi reddederek Münih’e döndü. Fakat Birinci Dünya Savaşı başlamıştı ve çökmeye yüz tutmuş bir kıtada onca çatışma yaşanırken türlü türlü hastalıktan muzdarip Avrupa elitlerinin parodisini yazmak imkânsız hale gelmişti. Mann kurmaca dışına yöneldi ve savaş sona erip de tekrar Büyülü Dağ’ın taslaklarına dönene kadar milliyetçi ve otoriter yanını ön plana çıkaran, geniş kapsamlı siyasi incelemeler yazmaya koyuldu. Büyülü Dağ ise ancak 1924 yılında, Davos’a yapmış olduğu ziyaretten on iki yıl sonra yayımlandı. 

Roman, Hans Castrop adındaki bir mühendislik öğrencisinin kuzenini ziyaret etmek üzere İsviçre’deki sanatoryuma gidişiyle başlar ve yedi yıllık bir sürede olan bitenleri konu alır. Her ne kadar başlarda Hans Castrop’un yaşadıkları Thomas Mann’ın kendi yaşantısıyla (üç haftalık planlı bir ziyaret, soğuk algınlığı, doktor konsültasyonu, önlem amaçlı bir tedavi programı) örtüşse de Hans “düzlüğe” dönmek yerine tedaviyi kabul eder ve Berghof Sanatoryumu’nda kaldığı süre boyunca ahlaki, duygusal ve entelektüel bir aydınlanma yaşar. Fakat aynı zamanda aşağıdaki burjuva yaşamının beraberinde getirdiği hoşnutluklardan da uzaklaşır – hasta insanların rutinlerini takip ederseniz eninde sonunda siz de hasta olursunuz.

Başlarda ufak çaplı bir komedi olan Büyülü Dağ, tasarlanmasından yayımlanmasına kadar geçen sürede savaş öncesi Avrupa’yı yeniden yaratan devasa bir trajediye dönüştü. Geleneksel anlatının yerini zamana dair düşünceler aldı, sosyal ve politik kaygılar bireysel deneyimin bir parçası haline geldi ve kitap aynı zamanda Kant, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Freud, Jung ve Lukács gibi önce gelen Alman düşünürleriyle bağlantı kurdu. Ortaya çıkan eser gerçek bir başyapıt, A.S. Byatt’a göre “Avrupa edebiyatının biçimini ve olanaklarını değiştiren eserlerden biriydi.”

Mann, yazar ve çevirmen Paul Amann’a yazmış olduğu bir mektupta romanının “Hümanizm ve Romantizm, İlerleme ve Gericilik, Sağlık ve Hastalık arasındaki ruhsal karşıtlıkları” araştırdığını iddia etmiştir. Bu karşıtlıklarsa kendini romandaki karakterlerin kişiliklerinde, özellikle Aydınlanmacı ansiklopedi yazarı Lodovico Settembrini ile gerici devrimci Leo Naphta’da gösterir. Olay örgüsünün büyük bir kısmında bu iki entelektüelin Hans’ı kendi dünya görüşlerinin doğruluğuna inandırmaya çalıştığını ancak demokrasinin değeri ya da totalitarizmin sonuçları üzerine tartışırken hiçbir surette Ortaçağ Hristiyanlığından, Gnostik bilgeliklerden, komünizmden ya da teknolojik ilerlemelerden bahsetmediğini görürüz. Settembrini savaşın ardından giderek daha tahammül edilmez hale gelen liberal eşitçiliği gündeme getirirken Naphta, 1920’li ve 1930’lu yıllarda alternatif bir yönetim biçimi olarak görülen totaliter radikalizmi savunur. Hani neredeyse bütün tartışmalardan galip çıkan Naphta’nın önerdiği politik çözümlerse modern Avrupa’yı bekleyen kâbusların birer öngörüsü gibidir. 

Bu tartışmalar aynı zamanda modern kaygıları da yansıtır. Günümüzde Batı dünyasının genelinde karşılaştığımız politik popülizm, eğitimli elitlerin değerlerinden sapma halindedir. Söz konusu elitler Donald Trump ve Viktor Orbán gibi figürleri anlamlandırmakta güçlük çektikleri gibi Avrupalı genç seçmenler nezdinde yükselişe geçen aşırı sağa da anlam veremezler. Zira hâlihazırda elimizde olan ve refah toplumuna doğru istikrarlı bir ilerleme vaat eden ekonomik ve siyasi varsayımlar, geçmişteki kötü yönetimleri geri getirmek isteyen uç ideolojileri ya da kendini cezalandırmayı öngören siyasi tavrı izah edemez. Aynı şekilde Aydınlanma’nın öngördüğü hedefler de, 21. Yüzyılda bile insanoğlunun peşini bırakmayan mantıksız dürtüleri kavrayamaz. Böyle olduğu halde söz konusu aşırı uç alternatifler, mevcut küresel düzenin kayıtsız güveni karşısında destekçileri açısından hâlâ tercih edilebilir olmaya devam eder.

Bu durumu Mann’ın kendi romanına mekân olarak seçtiği Davos’tan daha iyi yansıtan bir yer olamaz. Yüzyılın başında Avrupa ve Amerika’daki en önemli ölüm sebeplerinden biri tüberkülozdu ve ancak antibiyotiğin keşfinden sonra Alpler’deki bu ufak kasaba kış turizminin mekânlarından biri haline geldi. Ardından Dünya Ekonomik Forumu oluşturuldu ve Davos, 1971 yılı itibariyle yıllık toplantılara ev sahipliği yapmaya başladı; eski sanatoryumlar bir anda politikacıların, önde gelen iş insanlarının ve sivil toplum kuruluşları adına çalışan yöneticilerin işgaline uğradı. Forum delegeleri her yıl beş gün süreyle ve yaklaşık beş yüz oturum boyunca toplumun geleceğini masaya yatırıyor ve Berghof Sanatoryumu’ndaki hastalar gibi ciddi ciddi toplumsal meseleleri tartışıyorlar. 

Yükseklik her zaman insana kayda değer bir perspektif vaat etmiştir ama tıpkı Büyülü Dağ’ın da uyardığı gibi insanı dönülmez bir biçimde aşağıdaki yaşamdan koparır. 

Mann kendi romanını hem bir “peri masalı” olarak hem de – savaş öncesi Avrupa ekonomisinin sanatoryumda geçirilen uzun dönemleri finanse edebildiği bir yaşamda – “varoluşun farklı bir biçiminin sergilemiş olduğu son performans” olarak nitelendirir. Roman, Mann’ın savaş öncesi Avrupa’da yaygın olduğunu düşündüğü ve Sigmund Freud’un da Haz Prensibinin Ötesinde isimli kitabında “ölüm dürtüsü” olarak adlandırdığı, hastalığa karşı duyulan romantik çekimi yansıtır. “Hayatta iki yol vardır,” der Hans, “muntazam, doğrudan ve iyi olan, ötekiyse ölümden geçen, kötü diye bilinen ama illa ki, dehanın yürüdüğü yol olan.” Böylesi hastalıklı bir hayranlık ancak acının ne olduğunu bilmeyen biri için mümkündür ve Birinci Dünya Savaşı da, bu tarz bakış açılarının hem sonucu hem de panzehridir. Nitekim savaşın patlak vermesiyle birlikte Büyülü Dağ’da geçirilen dönemler de sona erer; Hans, sanatoryumdan ayrılmak ve Batı Cephesi’ndeki düzlüklerde kaderiyle buluşmak zorunda kalır. 

Birbiriyle kıyasıya rekabet eden süper güçler, kendini giderek daha fazla hissettiren eşitsizlik, ekolojik yıkım – Davos sakinlerinin bizim yüzyılımızdaki meseleleri eskisinden çok daha farklı. Hans’ın sergilediği naif kadercilik çağdaş toplumların hastalığı olmadığı gibi tüberküloz tedavisi modern okura başlı başına bir hastalığı değil, Covid-19 dönemindeki hapsedilmeleri anımsatır. Sanatoryumdaki hastaların modern okurda yarattığı çağrışımlarsa bambaşkadır. Daha ziyade yerinden edilmeyle koşut varoluş biçimlerini, kendine ancak internetin sanal dünyasında yer açabilen – hakikatin karmaşık komplolar ve yalan ağları arasında kaybolduğu – alternatif toplulukları anımsatır. “İnsan bir birey olarak yalnızca kendi hayatını değil, bilinçli ya da bilinçsiz, kendi çağının ve çağdaşlarının hayatlarını da yaşar,” diye yazar Mann. 

 Büyülü Dağ bizi uyarmaya devam ediyor. Berghof Sanatoryumu’nda ilim hem bir baştan çıkarma hem de bir tür büyüdür. Öğrenmek dediğimiz eylem insanda idrak etmiş olma yönünde bir yanılsama yaratsa da, zekânın hiçbir türü insanı mutlak bir biçimde hastalıklardan koruyamaz ya da ölüme dair bir içgörü teminatı sunmaz. “Burada oluşumuzun sebebi daha zeki bireyler haline gelmek değil, daha sağlıklı olmak,” diye uyarılır Hans. Fakat iyileşmek için kendisinin de hastalanması ve ölümün büyüsüne kapılmamak için onunla yüzleşmesi gerekir. 

Mann’ın bu görkemli başyapıtı yayımlandıktan yüz yıl sonra bile bizler için bir umut kaynağı. Zira şu an içinde olduğumuz iniş-çıkışların ve deneyimlediğimiz kargaşaların aslında hastalık belirtileri değil, iyileşmeye doğru atılan ilk adımlar olabileceğini söylüyor.  

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Oscar 2022: En Çok Dalda Aday Gösteril..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Çetin Devran

10 Mart 2025

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Eğer hayatınızdaki bazı kalıpları kırmak, geçmişte yaptığınız hatalardan ders almak ve gerçekten daha bilinçli bir şekilde yaşamak istiyorsanız, bu kitap size çok şey katacak.Bazı kitaplar vardır, okuduğunuzda sizi rahatsız eder. Çünkü size, aslın..

Devamı..

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024