Tolga Yazıcı • Saçmalama Refik
16 Ağustos 2018 Öykü

Tolga Yazıcı • Saçmalama Refik


Twitter'da Paylaş
0

Zaten hava da iki saate kararır diye düşündü Refik. Esen ve giderek soğuklaşan havayı paltosunun yakasını yukarı kıvırarak geçiştirdi. İki avucunu birleştirip ciğerinde kalan minimum havayı sıcak hava olarak eline yolladı.  Kaskatı kesilmiş ellerini ovuşturmak işe yaramıyordu artık.

Gideceği yolu kafasında tartıp yolda ona yetebilecek kadar hayalleri koydu tek tek paltosunun cebine. Attığı on adımda bir cebinden çıkardığı bir hayali başının üzerine koydu. On adımda eksilen bu hayal onun için o kadar kıymetliydi ki attığı her adımın hakkını vererek, nitelikli hayaller kurarak geçiriyordu.

“Saçmalama Refik, öyle şey mi olur,” dedi mahalle berberinin önünden geçerken.
Göz ucuyla etrafını süzdü, kimse yoktu. Cümlesi yarım kalmıştı, ancak artık çok geçti. Hayalindeki olgu attığı diğer adımda yok olmuştu. Üzüldü. Üzülmeye vakti olmadığını düşündüğü için üç adım önceki hayal kırıklığını daha sonradan tekrardan diriltebilmek için kafasının köşesinde duran soluk kilimin altına iteledi. 

Bakkalın oraya geldiğinde eli dışarıdaki soğuğa daha fazla karşı çıkamadı. Kısık bir üflemeyle elini ovuşturup paltosunun cebine attı. Fark ettiği bir şey sesinin desibelini yükseltmiş,  çıkan sesle mahalle esnafının dışarıya üşüşmesini sağlamıştı.

“Hayda,” dedi paltosunun cebini yoklarken.

“Yırtıkmış iyi mi.. Kim bilir nerede düşürdüm. “

Gören oldu mu dercesine bir bakış attı etrafına. Dışarıdaki sesin sahibini duyanlar topluca homurdanarak dükkânlarının içine geçtiler. Çıkardıkları bu ses kocaman bir uğultuya dönüşmüş, yaşlı ihtiyarın sendelemesine sebep olmuştu.

“Bir şey mi arıyorsun amca,” diyen bir çocuk sesi duydu arkasından. Hâlâ yetişkin ve çocuk sesini ayırt edebildiğine sevindi. Arkasını döndüğünde çocukta oluşan belirsiz surat ifadesi ihtiyarın yüzündeki şefkatle kademe kademe gülümsemeye dönüştü. Gülümsemenin insan yüzü üzerindeki etkisiyle ilgili okuduğu makale aklına geldi ihtiyarın. Bir adım çocuğa doğru ilerledi. Yüzü bir soru kipini andıran ifadeye büründü. Bu ifadeyi attığı diğer adımda satır başı yaparak geçiştirdi. Güneşin batmasına rağmen yukarıya tek gözü kısık şekilde bakan çocuğun boyuna erişebilmek için dizlerinin üzerine çöktü. Kemiklerinden çıkan ses çocuğu ürküttüğü kadar kendisini de endişelendirdi. Hay Allah, sanırım kemikler daha fazla direnemeyecek bu ihtiyar bünyeye.

Elini çocuğun yüzüne götürdü. “Bilir misin,” dedi şefkat dolu ses tonuyla. “Birini kaybetmek... eh, bir şeyi kaybetmek, diye düzeltti,  aramak için bir sebeptir. Ama gel gör ki birileri seni arıyorsa bu bir iyelik eki kadar kıymetlidir. Ne diyor bu ihtiyar bunak diyorsun şimdi, hahaha öhühöh... sen kusuruna bakma bu ihtiyarın. Ben, evet, bir şey arıyorum evlat. Yırtık paltosunu göstererek devam etti. Bak, cebimdeydi hepsi, bütün hepsini düşürmüşüm. Ah, salak kafam. Yüzünü ekşitti. Nasıl olur da dikmeyi unutursun.”

Kilimin altına itelediği soru kipini tekrardan alıp suratına taktı.

“Sence arasak bulabilir miyiz?”

Alt dudağını dışarıya doğru çıkardı çocuk.

“Tabii ya,” diye iç geçirdi ihtiyar.

“Nereden bileceksin ki.”
“Neyi,”  diye çıkıştı çocuk,  cümleyi, bu ânı bitirmek istemiyormuşçasına.

“Hayallerimi,” dedi ihtiyar, yüzündeki soru kipinden arınırken.
“Bilmem ki,” diye dudak büktü tekrardan ufaklık. Sağ eliyle bir yeri gösterdi. Gösterdiği yer mahallenin muhtarlığıydı.

“Recep amcaya soralım mı, muhtardır, o her şeyi bilir.”

Çıtırdayan ayaklarının sesiyle tekrardan ayağa kalktı ihtiyar. Çocuğun elinden tutup muhtarlığa doğru yola koyuldu. Her attığı adımda cebinden düşenlere veryansın etti.
Kapıdan önce çocuk girdi. “Recep amcaa, Recep amca,” diye seslendi. Sesine karşılık bir ses işitti arkadaki ufak odadan.

“Ne oldu Mıstık, az işim var.”
“Şey, bir amca var da bir yeri kaybetmiş ben bilemedim. Sen bilir misin?”
“Neresiymiş orası?” Sesi bir tık daha yakından geldi muhtarın.
“Hayal…” kısık bir sesle ihtiyara doğru neydi diye fısıldadı. İhtiyardan yanıtı alınca nefessiz söyledi. “Hayallerini.”
“Ne diyorsun oğlum manyak mısın?”

Sesi adamakıllı yakından geliyordu artık. Odadan içeriye geldiğinde sesindeki anlamsız ifade kahkahaya dönüştü. “Ben de diyorum ne diyor bu çocuk. Hop ihtiyar nerelerdesin sen bakayım, yoksun piyasada.”

“Cebim yırtık. Hayallerim düştü.”

Muhtar gülümsemesini sürdürdü. “Ha,” dedi, “onları bizim çocuklar görmüş” cümlesi tamamlanmadan ihtiyar söze girdi içinde kalan son heyecan kırıntılarından güç aldı. “Nerede, neresi, hemen gitmeliyim.”

İhtiyarla oynamak hoşuna gitmiş olacak ki olayı bir bilmeceye dönüştürdü. “Martı sesleri geliyormuş dediler çocuklar, bir de midye yemişler, bizimki kabuğuyla yemiş.” Kafasını kaldırdığında ihtiyar gitmişti.

Bastonunun yardımıyla iyice hızlandırdı adımlarını, çok uzağa gitmiş olamazlar, diye iç geçirdi. Paltosunun yürümesini yavaşlattığını düşünüp çıkarmaya başladı. Düzgünce katlayıp kaldırım köşesine koydu. “Sakın bir yere kaybolma, bir de seni aramayayım.”

 Duyduğu martı sesleri yüzündeki endişeyi bir kademe azalttı. Rıhtıma varmıştı, sağına soluna daha dikkatli baktı. Etraf kalabalıktı, kimi şehrin giderek grileşmeye başlayan yüzünü resmediyor kimisi maviliğe efkarını yükleyip acısını dalga sesleriyle harmanlıyordu.

  Kaybettim, dedi içinden, kayboldular. Şimdi tutsa şu yanındaki insanlara sorsa, kim bilir ne derlerdi. Daha fazla soru kipini görmek istemiyordu. Sonu ünlemle ve soru işaretiyle biten cümleler kurmaktan yorulmuştu. Elini alnına koydu. Yeni hayaller kurabilecek güçte hissetmiyordu kendini, hayal kurmakta gençlik işiydi.

Denizin maviliği şehrin griliğiyle kavga ededursun ihtiyar yola koyuldu. Üşümüştü. Paltosuna bir yandan öfkeli bir yandan minnet doluydu. Beni saran sarmalayan bir o kaldı diye söylenirdi hep. Ama nasıl olur da hayallerine sahip çıkamazdı. Ah etti, vah vah etti, yine de kıyamadı paltosuna, gidip aldı.

Evine girdiğinde dışarının evden daha sıcak olduğunu düşündü. Pencereye doğru yönelmişken kafesi gördü masanın önünde. “Hey gidi Ekmelettin,” dedi muhabbet kuşunu anımsayarak. Hâlâ kendisini “babacık babacık” diye karşılıyormuş gibi işaret parmağıyla kafesin orta yerine dokundu.

 Salona girdiğinde Zahide’si ile göz göze geldi. Balkon kenarındaki tekli koltukların birinin üzerinde duruyordu fotoğrafı. Tam karşısındaki koltukta karşısına oturur, sokağı izlerlerdi. Karşısına geçip oturdu, sanki o varmışçasına karşı koltuğa seslendi

 “Zahide kurbanın olam, oy ne olacak halım…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR