Avrupa’daki şehir hayatına dikkatleri, kumarbazlıkları, 1870 halk hareketine yaklaşımları gibi kimi güçlü ortak yönleri bulunan iki büyük yazarı –hepsinden önemlisi de bu– ömürleri boyunca hiç karşılaşmamış olsalar da hayali bir tasarımda birleştirebilmesiyle de özgün ve kalıcı bir kitap Tolstoy mu Dostoyevski mi.
Bir anlatıma göre, aralarındaki kısmen yaş farkına ve çekememezliğe rağmen bir araya gelebilen Turgenyev ile Tolstoy, Babalar ve Oğullar’ın söz konusu olduğu küçük bir “olay” sonrasında bozuşurlar. Evindeki davette Tolstoy’u son romanıyla “baş başa” bırakıp odadan çıkan Turgenyev, bir süre ardından yeniden girişinde onu kanepede uykurken bulur ve bu durumu beceriksizce büyütmek istemez. Ama devamı vardır: Yaşlı yazar kendi kızı hakkında bir gerçeği dile getirirken birdenbire Tolstoy tarafından aşağılanır ve kızıyla birlikte kendi onurunu sahiplenmek adına bu kez bir düello hezeyanı belirir. Bir o, bir diğeri tıpkı dönem güldürülerinde olacağı gibi bu hesaplaşmayı örtbas etmek için mektuplarla, pusulalarla, özürler ve yanlış anlama bahaneleriyle, affetme belirtileriyle en nihayetinde sağduyuya vesile olurlar ve Tarih, Lermontov’u, Puşkin’i benzer hadiselerle Rus edebiyatının merkezine taşıyan eğilimine bir an ara verip, ikisinin de daha uzun seneler yazabilmelerini bağışlamış olur. Tam da bu ikili ruhsal karmaşaya değinirken, Tolstoy biyograflarından A. N. Wilson, Turgenyev’in yerine genç Dostoyevki’yi koyacak olsaydık bu karşılıklı hor görme ve aşağılanma oyunu kesinlikle bir sonuca varacak ve kim bilir hangisinden mahrum kalacaktık, diye yazar.
George Steiner’in artık klasikleşmiş yapıtı Tolstoy mu Dostoyevski mi, birbirinin çağdaşı iki yazarı epik ve dram unsurları üzerinden tartışmaya açarken, hemen girişte, dönemin moda akımı “Yeni Eleştiri” aksine, sadece biçimsel öğelere hapsolmadan, toplumsal, biyografik ya da maddi detaylara da girişip görüşlerini öyle açacağını ileri sürüyor. Burada kitaba adını veren okurluk cilvesini, birinden birine yönelecek tercih hakkını yazarın ilk elden duyuracağını düşünecek olmamız çok geçmeden boşa çıkacaktır, çünkü ağır ağır ilerlerken fark edeceğimiz gibi okumakta olduğumuz sıradan bir biyografi değil, ara sıra biyografik bilgilere de başvuran özünde düşünsel ve eleştirel anlamda neredeyse yaratıcı, olgun bir metindir. Düello çağrıları, salon muhabbetleri, yazınsal altüst oluşlar veya bunlara benzer biçimde dönemin Rus yaşamı ve kültüründen izlenimler kitaba olgusal öyküler, sevimli anekdotlar şeklinde girmeden de kendilerini duyumsatabilmenin birçok yolunu bulabiliyordur. Bu ciddi ve ağırbaşlı inceleme (yazar henüz çok gençken kaleme alındığını hatırlayacak olursak) başlığındaki cazibeyi satır aralarına dokuyabilen ve iki yazardan birine meyleden okurları birtakım “ontolojik” ve “psikolojik” ayrımların beklediğini haber veren yönüyle, epiğe ve drama yaklaştırarak inceleyeceği yazarlara başka türlü (çok daha yazınsal) bir “uzun ömür” biçme vaadinde de bulunur. Tolstoy’un anıtsal zaman ve tarih bilincini yansıttığı Savaş ve Barış’a (çok da kolaya kaçmadan) Homerosvari bir epik destan yakıştırması yaparken ya da ona kıyasla çok “sıkıştırılmış”, gergin zaman aralıklarında olup biten Dostoyevski’nin dramatik olay örgülerine dikkatimizi çekerken Steiner sevgisini, bir okur olarak büyülendiğini örtbas etmez, ama asıl ilgilenmek istediğinin yapılar ve anlamsal ilişkiler olduğunu da hep kuvvetle hatırlatır. Bu nedenle detaylı gözlemlerinden önce kendi döneminin övmeye değil de yıkmaya yönelik eleştirel biçimlerine çatar ve asıl eleştirinin “iyiyi kötüden değil, iyiyi en iyiden ayırmak” olduğunu netleştirir. Kötü edebiyat hep olmuştur ve olacaktır; mühim olan başyapıtları hakkıyla konuşabilmektir genç eleştirmene göre. Bunun için de Tolstoy mu Dostoyevski mi diye düşünürken, saf bir beğeniyi bütün zihinsel karmaşalarımızla karşı karşıya, kimi zaman savunmasız da bırakabilmemiz gerekir.
Steiner, eski eleştiri biçiminin olanaklarını kullanmakla, bu iki yazarı her türlü eleştirme yolunun gözü kapalı bir hayranlığa varıyor olmasının güçlüklerinden hafiflikle sıyrılabileceğimizi de göstermek ister. Kitabın en temel çıkış noktalarından biridir bu ve zaman zaman alevlenen kıyaslama pasajlarıyla Tolstoy’u Homeros, Milton, Joyce gibi (hatta bu sonuncusundan da etkili olduğunu vurgular) anıtsal dehalarla, Dostoyevski’yi en güçlü trajik şairlerden biri sayıp Shakespeare gibi tartışılması bile ayrı bir külfet gerektirecek isimlerle aynı cümlede, aynı hevesle bir araya getirdiği her seferinde yeni derinlikler kazanır: Amacının iki yazar arasındaki ayrımları belirginleştirmek değil de edebî bir hayranlığı bölüştürmek olduğunu böyle küçük dokunuşlar tam tersi bir etkiyle fazlasıyla ima edeceği için olmalı, çok geçmeden benzerliklerini de yine kendisi tespit edip detaylandırır. (Sözgelimi epikten anladığımız geniş tarihsel zaman aralıkları ise ve bundan da bir tek Savaş ve Barış türünden niyeti ve kapsamı sahiden de engin bir cesaret gerektirmiş romanları anlıyorsak, bizzat yazarının daha çelimsiz kimi romanlarını Homeros’un eserleriyle karşılaştırmasını nasıl düşünecek, dahası, her biri diğerinden geniş romanlarını tasarlarken Dostoyevski’nin piyesleri andıran trajedi örgülerini, çok daraltılmış gerilimli ilişkilerini Tolstoy’dan tam olarak nasıl ayrıştıracaktık?) Ayrı ayrı uzun sayfalar boyunca her birine, dinsel inançlarındaki anarşizm öğeleri, ruhsal karmaşalar ya da hep kurmak (aynı zamanda sarsmak) istermiş gibi göründükleri derin ahlak görüşleri üzerinden açıklamalar getirirken Steiner, derinden derine iddiasından da vazgeçmez ve Batılı anlamda roman Rusya’ya nüfuz edene dek geçen iki yüz yıllık sürenin ortaya çıkarmış olduğu “laik, akılcı ve toplumsal” onca güçlü eserin karşısına Tolstoy ve Dostoyevski’yi metinlerinin içinden seslenen detaylarla kaçınılmaz biçimde dikmiş olur. Flaubert’in fazla dikkatle, akılla, entelektüel hırslarla ve bir düzen duygusuyla körelmiş bakış açısına kıyasla, yine çok büyük ihtimalle Madam Bovary’den esinlenmiş Anna Karenina’daki bir sahnede Vronski’nin Anna’ya yönelik kendi duygu ve düşüncelerini ancak açık bir çelişkiyle (ve cinsellik bahsinde bir kez daha Flaubert karakterlerine oranla edeplice) ayırt edebiliyor oluşunu daha makul bularak övdüğü zaman, bu yüzden hiç yadırgamayız.

George Steiner
Dönemin revaçta metin odaklı, kapalı eleştiri akımlarına karşı uygarlığın bütün olanaklarını etraflıca sahiplenip işleyerek daha geniş çerçeveler çizen eski eleştiri biçimini yazarlara uygulayacağını hemen ilan etmiş olsa da, Avrupa romanını belirleyen toplumsal uyanışlar, Rus kültür dünyasına hükmeden ulusal krizler gibi büyük olaylar ile yazar öyküleri, metin örgüleri, doğrudan yapılan alıntılar arasında gezintilerine bir huşu içinde kimi kez ara verdiği de olur Steiner’ın. Ama bunlara benzer, bağlantıları çok geniş onca inanç ve anlayış ayrımlarına yer verdikten sonra, diyelim Tolstoy’un romanlarındaki ahlak ve felsefe sorunlarına eğildiği kısımlar, teknik hünerleri öne çıkardığı pasajlar bize bu kez Avrupa romanını (Flaubert’i de!) adeta anlatmadan anlattığı bakışımlı birer ayna gibi de görünürler. Yazarın yaşamöyküsel izdüşümleri de zaman zaman tümüyle unuttuğu ve kimi biyografilerinden az çok hovarda bir gençlik geçirdiğini öğrendiğimiz Tolstoy’u bir fahişenin karşısında diz çöküp ağlayacak, ileriki yaşamını belirleyecek kadar mutlak anlamda çileci bir kimliğe büründürdüğü, Dostoyevski’yi çoğunluğun tersine bir aziz ilan etmese de yeterince derinleştirdiği sayfalar bir Rus romanı ya da yüzyılı savunusuna alttan alta bahane oluştururlar. Üstelik artık ayrımları da iyice açık kılmak için iki yazara peş peşe ayırdığı uzun bölümler bir sona vardığında, eleştirmenin aralarındaki büyüklük farkını paradoksal olarak açık seçiklikle ayırt edemediğini de fark eder ve bu durumu yine, kendilerine özgü bir Rus dehası kattıklarını söylediği Batılı anlamda romana bir üstünlüğe, hatta şimdi sadece Flaubert’e de değil, cinsellikte edep bakımından D.H. Lawrence’a bile baskın gelecek, Zolavari romanı bile hafifsetecek bir Dostoyevski etkisine bağlayacak oluruz. İki Rus devi karşısında, Avrupa edebiyatına yön vermiş hiçbir isim şöyle bir sarsılmadan kalmaz Steiner’in eleştirel evreninde. Tolstoy’un tabiatla yer yer bir olan sesi ile Dostoyevski’nin hep eyleme yatkınlık hissi ve gerilimi yaşayan kişilerine bir noktadan sonra öykünüyor oluşunu ağır ağır, kanıtlarla açmaya girişmek, Avrupa romanında rastlanmayan benzer özgünlükteki ayrıntılara mercek tutmak, bunu iyice ispat edebilmek için başvurduğu en güvenli, en ikna edici yoldur genç eleştirmenin.
Nabokov gibi, özellikle Ecinniler’de ve genel olarak bütün bir Dostoyevski yazınında yavan bir tiyatro eğilimi, detay sevgisinden yoksunluk gören yazarların tespitlerine benim gibi pek katılmayan okurlar için tiyatro vurgusunun iyice temellendirildiği geniş sayfaları ve Thomas Mann’ın sözlerinden ilhamla romanlarının “devasa sahnelerden” oluşan yapılar olduğunu belirleyen çıkarımlarıyla; Dostoyevski’ye inanabileceğimizi ama “Flaubert’e inanmanın” daha der demez anlamsızlaşacağını ileri süren hayli güçlü ironik düşünceleriyle; Tolstoy’la özdeşleşen yaygın görüşün yanında Dostoyevski’de de bir düşünce ve sözcük hummasından önce görsel hayal gücümüze sürekli bir çağrı bulunduğunu saflıkla iddia etmesiyle; heybetleri önünde şaşkınlığını oldukça dramatik bir üslupla bezeyen Stefan Zweig gibi kimi erken biyografi yazarlarından zarifçe ayrılışıyla; Avrupa’daki şehir hayatına dikkatleri, kumarbazlıkları, 1870 halk hareketine yaklaşımları gibi kimi güçlü ortak yönleri bulunan iki büyük yazarı –hepsinden önemlisi de bu– ömürleri boyunca hiç karşılaşmamış olsalar da hayali bir tasarımda birleştirebilmesiyle de özgün ve kalıcı bir kitap Tolstoy mu Dostoyevski mi.






