Sine Ergün’ün kişisel ve toplumsal bellekten yola çıkarak yazdığı romanın satırlarında hepimiz belleğimizin karanlık koridorlarını yoklama arzusu duyabiliriz. Anımsamayı, unutmamayı. Geçmişin bir özetini yaparız hızlıca.
Sine Ergün’ün Kasım 2021’de Can Yayınları’ndan çıkan romanı Kopuk, Ali Püsküllüoğlu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük’te yer alan, unutmak fiilinin kelime anlamıyla açılıyor. Bakalım bizim unuttuğumuz var mı içlerinde?
1 belleğinde kalmamış olmak, aklından çıkıp gitmek, anımsamamak. 2 bir şeyi dalgınlıkla bir yerde bırakmak ya da bir işi dalgınlık nedeniyle yapmamak. 3 bir şeyi uzun süre yapmadığı için artık yapamaz olmak. 4 bir şeyi yapamaz duruma gelmek. 5 bağışlamak. 6 üstünde durmamak, gereken önemi vermemek. 7 hatırdan, gönülden çıkarmak.
“Bana neyi unuttuğunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diyor Marc Augé Unutma Biçimleri’nde. Bu alıntıyla Sine Ergün’ün, isimsiz karakterinin unutma biçimine dikkat etmemiz gerektiği uyarısına kulak asıyorum.
Yetmiş sekiz sayfalık ince ama oldukça yoğun romanda Sine Ergün’ün öykü mantığıyla ilerlediğini, meselesini çarpıcı bir yalınlıkla kaleme aldığını görüyoruz. Yalınlık romanın kapağından itibaren bizi içine alıveriyor. Aslında kapağı ilk gördüğüm anda bana bir başka kitabın kapağını çağrıştırması, Kultura Litera’nın kitap kulübü etkinliğinde üzerinde konuştuğumuz romanla ilgili, o gece konuk olan Sine Ergün’den dinlediğimiz, kendini tarz olarak yakın bulduğu yazarların arasında saydığı Werner Herzog’un adını duyunca anlam kazandı. Herzog’un Buzda Yürüyüş romanı da ıssızlığın ortasında tek başına bir adamın siluetiyle okuru tekinsizliğine davet ediyor. Bu roman için yazdığım inceleme yazısında Herzog’un film karelerini çağrıştıran anlatısından bahsetmiştim. Kopuk romanında da peş peşe sıralanmış fotoğraf karelerine baktığım hissine kapıldım. Nitekim Müge İplikçi’nin Zeytin Dalı Youtube kanalındaki söyleşide Ergün, hikâyeleri fotoğraf karesiymiş gibi anlattığını söylüyor.
Süsten uzak, sade bir dili var Ergün’ün. Gerek öykülerinin gerekse romanının ilk taslağı hep uzun olurmuş. Sonra elemeye başlarmış kelimeleri. Ta ki elenecek kelime kalmayana kadar.
Romanın isimsiz ana karakteri foto muhabiri. Bir patlama sonrasında olay yeri fotoğraflarını çekmek üzere, ismini bilmediğimiz bir kente gider. Kentte birlikte yürüdüğü yerel rehberin adı Z’dir. Karakterlerin ve kentlerin isimlerinin olmaması yazarın tercihi. Çünkü herhangi bir yerde, herhangi birimiz unutabiliriz. Anımsamayabiliriz. Belleğimizin karanlık koridorlarında kopuk bir şekilde dolanabiliriz. Unutmanın, anımsamamanın anti imleci gibi düşündüm ben karakterimizin foto muhabiri olmasını. Çünkü fotoğraflar unuttuğumuz ya da unuttuğumuzu sandığımız anların kanıtıdır. Fotoğraflara baktıkça anımsamadığımız zamana, mekâna geri gideriz. Karakterimiz de isimsiz kentteki patlamayı mutlak hatıralar arasına katmak ister, ancak olayla ilgili görüntü alınmasını istemeyenlerce makinesi kırılır. Olay unutulmak, unutturulmak istenir. Unutulursa olayın üzerinde durulmaz, failler bağışlanabilir.
Foto muhabiri ve rehber Z yürüyüşe başlar. Sesler duyar foto muhabiri. Patlama sonrasında onarım işlerinin başladığını düşünür. Z’nin cevabı ise kentin çevresine duvar örüldüğü olur. Duvarla kapanacak kentten çıkmak üzere yollara düşerler. Tek çare B’nin, unutmanın ne olduğunu bilmeyen B’nin gittiği yere ulaşmaktır.
Yolculuk esnasında foto muhabiri Z’ye geçmişiyle ilgili hatıraların kopuk kopuk olduğunu, anımsamadığını söyler. Böylece başlar Z’nin unutmakla, anımsamamakla ilgili verdiği nasihatler. Bir anlamda bellek rehberi oluverir. Bu nasihatleri didaktik olmaktan çıkaran yazarın marifetidir.
Çocuğunu arayan bir kadın görür foto muhabiri. Yarım yamalak anılarla geçmişe uzanır. Bir gün annesine çocukluğundan bir hatırasını anlattığını söyler. Burnuna halka geçirilmiş bir ayının oynatıldığı görüntüsüdür hatırası ve onu çok üzmüştür. Vicdan duygularını harekete geçiren bu hatıranın bir kurgu olduğu düşüncesi oluşur kafasında çünkü annesi bunu hatırlamayacak kadar bebek olduğunu söyler. Demek ki anlatmışlar der foto muhabiri. Unutmamak, anımsamak için anlatmak gerekir. Yıllar önce bellekle ilgili bir gazete kupüründe okumuştum; öğrendiklerimizi defalarca başkalarına anlattığımız takdirde onları unutmayız. Bazen bilinçli olarak anlatmamayı seçeriz. Duvarlar öreriz olaylarla aramıza. Unutmak istediklerimizle bizi ayıran duvarlar. Her hatırladığımızda acısını duyacağımız yaşanmışlıkları ördüğümüz duvarların arkasında bırakırız. Ya da biz seçmeyiz unutmayı. Bize unutturmak üzere örerler duvarları. Veya unuttuğumuz için duvarlar örülür geçmişle aramıza. Her hâlükârda bir sıkışmışlık hissi peyda olur. Tıpkı kahramanımızın kaldığı otelde kapıldığı yalnız olmakla olmamak arası sıkışmışlık duygusu gibi. Bitişiğinde herhangi bir binanın olmadığı bir otelde, yandaki odada bir kapının açıldığını ve ayak seslerini duyar. Aslında var gibi ama yok. Ya da yok gibi ama var. Hatta anımsadıklarımız da böyledir zaman zaman. Gerçekten yaşanmış mıydı? Ya da yaşanmamıştır ama bize anlatılanlardan yaşanmış gibi duyumsarız.
Karakterleri cinsiyetsiz Sine Ergün’ün. Foto muhabiri kadın mı erkek mi, aynı şekilde rehber Z ya da B karakterinin cinsiyetlerini bilmiyoruz. Biz okurlar, davranışlarına yaraşır şekilde tayin ediyoruz.
Romanda duvarsız kentlere göçlerden bahsediyor Sine Ergün. Duvarlar bana betonlaşan şehirleri de çağrıştırdı. Şehirlerle birlikte insanların belleklerinin de betonlar içine hapsolduğunu düşündüm. Gri bir sisle kaplı belleğin kapana kısılması. Sisli gölün üzerinde giden bir kayık. Angelopoulos’un kurguladığı bir sahne gelip yerleşti usuma.
Gittikleri kentlerde foto muhabirine “sen bir kababasın” diyerek ayrıştırırlar. Farklı bir insan grubu kababalar. Sözlük anlamı yok. Sine Ergün’ün ürettiği bir kelime. Anlamı okurdan okura değişebilir, yazar benlik yolcusu olarak nitelendiriyor kababayı.
Belleğin odalarında çağımız insanlarını en fazla yoran görüntü ağacın, yeşilin yok olması. İsimsiz ana karakterimiz de doğaya zarar veren insanlardan korkuyor, onları merak ediyor. İnsanı yine insan hırpalıyor, eziyor. Doğayı da insan bozuyor. Kemikli, ince, kalın, nasırlı, buruşuk, damarlı elleriyle yapıyor bu zarar vermeyi. Özellikle bu ellerin fotoğrafını çekmek istiyor foto muhabiri. Bu sayede, pek çok şeyi yok eden elleri hatırlamak.
Sine Ergün’ün kişisel ve toplumsal bellekten yola çıkarak yazdığı romanın satırlarında hepimiz belleğimizin karanlık koridorlarını yoklama arzusu duyabiliriz. Anımsamayı, unutmamayı. Geçmişin bir özetini yaparız hızlıca. Ve kim bilir belki bazılarımız notlar düşer, hatıralarını yazar ve tarih yazılır böylece. Hatta biri, unuttuğumuzdan yola çıkarak belki, kim olduğumuzu fısıldar kulağımıza.






