Ayak tabanlarıma sanki çiviler batıyor. Güneş, yumurta pişirecek sıcaklıkta. Mesai saatimin başladığı andan itibaren dağıttığım mektuplardan arta kalanlar elimin teriyle ıslandı. Baş belası müdür, sırf bana olan kıskançlığından ötürü bu meydanı benim çalışma mıntıkama koydu. Eminim buna. Mektupları elime tutuşturduğundaki sırıtışı gözlerimin önünden gitmiyor. Keşke kahvesine ikinci kez tükürebilseydim. Bir çocuk dikkatimi çekiyor. Meydanın ortasında, elindeki pembe topu sektirerek oynuyor. Suratında yeni açmış gülün kırmızılığı gülüşünü süslüyor. Böyle bir şey ile karşılaştığınızda içinizde oluşan his az çok mutluluk olacaktır. Öyle değil mi? Ama bende oluşan şey öfke. Çocuğun topu kusursuz sektirmesi mi, yoksa güneşin altında bu kadar mutlu olması mı buna sebep bilmiyorum.
Yaptığım işte her zaman kusursuz olmayı istedim. İlkokulda defterime silgi değdirmem bu yüzdendi; koşullar ne olursa olsun. Mektupları çantama koyup ayağa kalktım. Yavaş adımlarla çocuğa doğru yürüyorum. Annemi çok küçük yaşta kaybedişim belki de bu titizliği, kusursuz olma halini yarattı bende, belki de bu yüzden böyle oldu diye düşünüyorum. Gerçi büyükannemin burada büyük rolü var. Yatış kalkış saatlerimde bile dakik davranan biriydi büyükannem, toprağı bol olsun, on sekiz yaşımdayken onu kaybettim. O yaşına kadar eline oyuncak değmeyen ben, büyükannemin ölümünden hemen sonra soluğu oyuncak dükkânında aldım. Adımlarım yavaş olsa da yeni kalkmış, dinç birinin adımları gibiydi, sağlıklı, hızlı. Nefesim sıklaşıyordu. Kalbimin heyecanlı atışı dışarıdan gözle görülebilirdi.
Oyuncak dükkânı okul yolumun üzerindeydi. Okula giderken önünden geçiyordum, her geçişimde de beş dakika göz gezdirebilecek kadar zamanım oluyordu. Saat sekizi gösterirken okulda oluyordum. Oyuncakçı ağabey bu beş dakikayı benim için özel kılardı, görünmeyeceği bir yere geçip beni izlerdi. Saklandığını sanırdı ama nafile… Omzuma çarpan insanlarla göz göze gelmekten kaçınıp çocuğa doğru ilerliyorum. Oyuncakçı ağabeyi görsem de görmezden gelirdim. Bir oyuncağı alıp bana hediye etmesinden korkardım. Belki okul dönüşünde bu olsa korkmazdım; okuldaki çocuklar büyük annemden daha korkunçtu. Tüm titizliğim ile o saati bulamayıp eve hızla dönmem gerekliydi, bu hayal de suda kaybolup gidiyordu böylece. Yaklaşık on adım kaldı. Böylesi hesaplamalarda asla yanılmam.
Bir gün oyuncakları aynı gerginlikle izlemek için dükkânın önüne geldiğimde ağabeyin orada olmadığını gördüm. Sağıma soluma baktım hiç kimse yoktu. Neden bilmiyorum içimi bir korku sardı. Onun yokluğundan mı bu korkum, bilmiyorum. Arkamdan tek bir dokunuş ile ürperip döndüm. Elinde bir top ile bana gülerek bakıyordu. Ben üstüne atlayıp sadece sarıldım. Gözlerimden yaşlar akıyordu. Bütün bunlar olurken cebimdeki mendili arıyor gözyaşlarımı silmek istiyordum. Ne kadar sürdüğünü, dakikaların nasıl geçip gittiğini anlamamıştım. Saate baktım, sekizi iki dakika geçmişti. Topu elime tutuşturdu. O an düşündüğüm tek şey geç kalmamdı. Topu bırakıp koşmaya başladım.
Çocuk karşımda duruyor. Dizlerimin üstüne çöktüm. Gülüyorum. O da bana gülüyor. Kucağında pembe topu. Oyuncakçı ağabey bana sesleniyor. Elinde topla birlikte peşimden koşuyor. Araba lastiklerinin acı sesini duyuyorum. Dönüp baktım, kanlar içinde oyuncakçı ağabeyi yerde yatıyor. Araba kaçmış. Durdum. Sadece durdum. Ne geriye dönebiliyor ne de okula koşabiliyordum. Eylemlerimizi tercih edebiliriz ama duygularımızı asla. Neyin ağır bastığını anlayamadım, koşup okula gittim. Cebimden mektup açacağını çıkarttım. Çocuğun gözlerine bakarken topu elime aldım. Hala gülüyordu. Mutluluk bir insanın gözlerinde bu kadar yaşamamalı. Yaşatmamalı. Mektup açacağını topa batırıp patlattım. Gülüyorum. Çocuk artık gülmüyor. Annesi uzaktan fark ettiğinde yanımıza doğru geliyor. Gerginlik? Evet, tam olarak bu. Arkama bakmadan koşarak uzaklaşıyorum.






