Aynadaki “AŞK” yazan çıkartmanın kenarlarından parmaklarımı yürütüyorum. Orada, en tutkulu birleşmelerin geçtiği o odada… Sonra elimdeki sprey boyayı cömertçe fıslıyorum saçlarıma. “Sonik Kirpi” gibi parlıyorum bir anda. Kızımın sanal kahramanı o kirpi gibi… İnsanları üzmeden sevebilseydik keşke, diye, geçiriyorum aklımdan yine! Televizyonun düğmesine basıp görüntüyü bekliyorum… Tüplü televizyonunun görüntüsünü. Sırada o var. Tıpkı fuzuli yer işgal eden gitarın gibi bu da atılmak üzere! Mobilyası gül ağacından diye elden çıkarmaya kıyamadığın hurda! İki üç çekilip, bolca çizgilenip geri geliyor görüntü. “İçinizdeki sıkıntının sebebi çoklukla huzursuz bağırsak sendromudur. Kan geliyorsa yalnız o başka!” diyor Apukurya maskarası gibi giyinmiş bir adam. Gömleğinin yakası tarafından boğazlanmış gibi duruyor! Pembe papyonlu şarlatan! Yanındaki geçkince kutu bebeği, “Mutsuz mu desek hocam?” diye sırnaşıyor lafa. Tam da o sıra çalıyor telefonum. Gitarını almaya gelecekmiş. Televizyonunu da. “Hurdacı geçiyordu, verdim ben onları,” diyorum. Yayının sesini duyduğunu, saçmalamamamı söylüyor. Medeniyet düzeyimize uygun davranmalıymışız… “Makatından hâlâ kan gelip gelmediğine bakıyor musun sen arada, basur olmayabilirsin de?” diye veriyorum fişteği. Suratıma kapanıyor telefon. Beni daha çok sevmen için katlandığım o pimpirik hallerin, doktor doktor dolaşmalarımız… Pişmanlıklarımda turlamayı bırakıp mavi saç boyasını gitarının o pek değerli balsa ağacından gövdesine bolcalıyorum. Tam da o sırada duyuyorum derin iç çekişini. Yanına koşturuyorum.
“Sonik Kirpi anne!” diyor uykudan yeni kalkmış sesiyle…
İhaneti ilk duyduğumdaki nefessiz kalışım… Ardından gelen o koyu öfke... Zarar vermek istiyordum. Oysa biliyordum ki birine zarar vermek, uzun vadeli düşünmeyi gerektirir, sakin kalabilmeyi... Şu daha az yiyip, daha çok surat asan ikoncanlardan biriyle gitmişti. On dokuz gibi duran otuzluk bir şıllık! Pek bir ezilip büzülmesinden, küçük bir çocuğu parmaklamış suçluluğundaki suratından anlamalıydım! “Geçici bir ferahlamaydı… Trampa bir ilişki… Sıkıntımı yalnızlığıyla değiş tokuş ettiğim…” diye saçmalamıştı. “Çok direndim ama sonunda kendimi ona doğru giderken buldum.” Ağlayamayacak kadar şaşkın, “Buldum mu? Kendini öyle birden Ayşin’in yatağında, Ayşin’in içine girerken, Ayşin’den açık saçık konuşmasını, daha yüksek inlemesini isterken buldun ha! Verdiğin özüre tüküreyim senin, demiştim. Sonra annem gelmişti aklıma, erkeklerin hastalık sevmediğiyle ilgili diline pelesenk ettiği: “Yaşarsan nasihatım olsun kızım, ölürsem vasiyet; kocalarınıza hastayım demeyin! Erkekler evde hastalık istemez.”
* * *
Ön masalardan birine oturmuştuk. Sigarasını daha rahat ziftlensin diye çıkışa en yakın olanına. İkinci cin tonikleri bitirmiştik bile. Sahnenin hemen dibindeki iki kadına dikmişti gözlerini. “Şunlara bir içki yollayayım” dedi. Tanıyormuş. “Nereden?” diye sormak aklıma bile gelmezken, “İşe yeni başladılar. Magazin haberlerinden.” demişti. Nefesi yüzüme cinin ardıçlı kokusunu üflüyordu. Yas tutar gibi uluduğum o birkaç yıldan sonra iyi geliyordu çok arada da olsa dışarı çıkmak. Yas tutuyordum aslında! Kızımın yanından bir an için bile ayrılmak istemediğim zamanlar… İçgüdüsel olduğunu düşündüğüm hallerim vardı. Devamlı yemek pişirmek gibi. Tıka basa doyarsa sanki iyileşecekti. Bense bir deri bir kemiktim. Diğer çocukların da evde oturduğu, kimsenin parklara gitmediği, denizlere açılmadığı, atlı karıncaya, dönme dolaba binmediği gerçeğiyle büyütüyordum onu. Meta-evrenin sunduğu üç boyutlu gözlükleri takıp denize giriyor, balona biniyor, kedi seviyor, hayvanat bahçesi geziyorduk.… Tekerlekli sandalyesini itmekten tıkandığım o gün, o yokuşun tam ortasında durup bize çarpmalarını beklediğim o cinnet anından ayıldıktan sonra almıştım bu kararı. Salgın doğrusu tam da zamanında vurmuş, karantina, yarattığım yalandan dünyaya bahane olmuştu. Çocuğumun normali buydu. Böyle büyüyordu.
Vücuduyla orantılandığında kocaman bir kafası vardı çocuğun ve içinde bal rengi beneklerin menevişlendiği iri kahverengi gözleri… Sanal gözlüğün üstüne düşen bakır rengi lülelerini parmaklarına dolardı anne. Kuleleri, dar sokakları ve şatolarıyla dolu masal şehrini karış karış gezerlerdi birlikte... Elinin serinliğini duyumsardı alnında ara ara annesinin. En çok da kovasına kum doldurduğu deniz kenarında olmayı severdi. Suyun ayaklarına değmesini… Üşürdü oysa çocuk. Ateşinin çıkmadığı ender zamanlarda hep üşürdü. Annesi yanına girerdi o zaman, bacaklarını bacaklarının arasına alırdı usulca… Kırılmasın diye, ağırlığını vermeden sarardı sırça kemiklerini… Çatılı kaşları iner, düzensiz nefesler yerini ince iç çekişlere bırakırdı. Bir sonra bastıracak ağrıya kadar bitkin uyurdu çocuk.
Adamınsa uykusunun bölündüğü her seferde çirkin bir maske gibi otururdu öfkesi yüzüne. Sıkılan bir çocukla hasta bir çocuk arasındaki farkı anlamamakta direnirdi. İkisinin de mızmızlandığı ama birinin acı çektiği gerçeğini!
* * *
Ortalık çok sessiz. Maskelerin ardından boğuk bir iki konuşma duyuluyor. Az önce çıkan esinti sigarasının dumanını solgun yüzüne geri savuruyor. İstemsizce kısılıyor gözleri. Bakışları, başını önüne eğmiş oturan adamın suratına sabitlenmiş...
“Odadan karyolasıyla birlikte çıkardılar.” diyor birdenbire duru bir sesle. Adam boğazını temizliyor huzursuzca. Başı hâlâ önünde. “Kovid’e minnet ediyorsundur sen şimdi!”
“Hadi eyvallah, gidiyorum ben,” diyor adam ortaya. “Seni biraz olsun mutlu edecekse,” diye ekliyor, “Ayşin de perişan. Bebeğimize aynı teşhis kondu.” Sonra, yüzünü ellerine gömüp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.
“Desene,” diyor kadın, “Desene çanlar bu kez…” Ve susuyor.






