Bir biletçi girdi vagona; onunla birlikte kapıdan içeri dalan soğuk rüzgâr yerdeki süprüntüleri hışırdattı; dumanlı, sıcak ölü havayı canlandırıverdi. Biletçi ilerledi; arada bir durup bir bilet zımbalıyor, ya da yolculardan biriyle konuşuyordu. Saat gecenin on ikisini geçmişti. Bir yolcu ağız mızıkası çalmaktaydı, çok güzel çalıyordu. Bir başkası tanınmış bir politikacıyı övüyordu. Küçük bir çocuk uykusunda bir çığlık attı.
“Kim olduğumuzu bilseydin, belki bu kadar kötü davranmazdın bize,” dedi kadın; kocaman başını salladı. “Hani öyle büsbütün sokak süprüntüsünü değiliz, yok, hayır.”
Kay gene şaşırıp kalmıştı; sinirli bir hareketle çantasındaki paketten bir sigara çıkarıp yaktı. Öndeki vagonlarla yer yok mudur acaba, diye düşündü. Kadından da, adamdan da tiksiniyordu, bir dakika bile oturamazdı artık onların yanında. Hayatında hiç böyle bir durumda kalmamıştı. “Çok çok özür dilerim,” dedi, “hemen kalkıp gitmek zorundayım. Gerçi pek eğleniyorduk, ama trende buluşmak üzere söz vermiştim bir arkadaşıma da...”
Kadın son derece hızlı, görünmez bir hareketle kızın bileğine yapışıverdi. “Annen yalan söylemenin günah olduğunu öğretmedi mi sana?” diye fısıldadı. Lavanta çiçeği rengi şapkası başından kayıp düştü, ama hiç aldırmadı kadın, şapkasını tutmaya davranmadı. Dilini çıkarıp dudaklarını ıslattı. Kay' in ayağa kalktığını görünce, bileğini daha çok sıkmaya başladı.” Otur, şekerim... arkadaş filan yok... İşte biziz senin arkadaşın, kolay kolay bırakıp gidemezsin bizi.”
“İnanın, yalan söylemiyorum.”
“Otur, şekerim.”
Kay sigarasını yere attı, adam hemen eğilip aldı onu yerden. Sonra köşesine gömülüp ağzından duman çemberleri çıkarmaya koyuldu; çemberler göz göz yükseliyor, gittikçe büyüyerek yok oluyordu.
“Bizi böyle birdenbire bırakıp gitmen onu çok üzer, yazık değil mi, şekerim?” diye mırıldandı kadın.” Otur haydi - otur - haydi, ha şöyle . Ne güzel bir gitar bu. Çok, çok güzel bir gitar... “İkinci bir trenin sağır edici gürültüsü kadının sesini bastırdı. Bir an vagonun ışıkları söndü; karanlıkta öbür trenin altın renkli pencereleri göz kırpa kırpa geçti: sarı - kara - sarı - kara - sarı - kara. Adamın sigarası bir ateş böceği gibi parlayıp parlayıp donuklaşıyordu; duman çemberleri sessizce yükselmekteydi. Dışardan keskin bir çan sesi geldi.
Lambalar yeniden yandığı sırada Kay bileğini ovuşturuyordu; kadının tuttuğu yere kıpkırmızı olmuştu, bilezik gibi. Kay kızgınlıktan çok, şaşkınlık içindeydi. Karar vermişti, biletçiye söyleyecekti, bana başka bir yer bulun, diyecekti. Ama adam biletini kesmeye gelince kızın ağzından sadece kırık dökük, anlaşılmaz sözcükler çıktı.
“Evet, miss?”
“Yok bir şey,” dedi kız.
Biletçi gitti.
Bölmedeki üç kişi sessiz sessiz bakıştılar; sonunda kadın şöyle dedi: “Bak, sana ne göstereceğim, şekerim. “Muşamba torbasını karıştırdı. “Bunu gördükten sonra bizi küçümsemekten vazgeçersin sanırım.”
Kay'e uzattığı şey bir el ilanıydı; eski mi eski, sararmış bir kâğıt parçası; sanki yüzyıllarca önce basılmıştı. Üstünde son derece süslü harflerle şunlar yazılıydı:
LAZARUS
Diri Diri Gömülen Adam
BİR MUCİZE
GELİP GÖZLERİNİZLE GÖRÜN
Büyükler, 25s - Çocuklar, 10s
“Ben her gömülüşte önce bir ilahi söyler, sonra da İncil okurum,” dedi kadın. “Çok acıklı olur: bazı kimseler kendilerini tutamayıp ağlarlar bile, yaşlıların çoğu ağlar. Benim süsüme de diyecek yoktur hani: kara bir peçe, kara bir giysi, ah, tam bu işe göredir kılığım. Bunun da ısmarlama yapılmış, damatlık bir giysisi vardır; kafasına Hintliler gibi bir sarık sarar, yüzüne de bol bol talk pudrası sürer. Anlıyorsun ya, gerçek bir ölünün gömülüşüne benzesin diye elimizden geleni yaparız. Ama, hiç, canım, zaman değişti şimdi, bir sürü piç kurusu gelir, gülerler, alay ederler, kızdırırlar insanı - bazen bayağı seviniyorum bunun sağır olduğuna; o çocukların söylediklerini duysa kim bilir ne kadar üzülür.”
Kay sordu: “Yani siz bir sirkte, ya da gezginci tiyatroda, ya da işte öyle bir yerde mi çalışıyorsunuz?”
“Yok, yalnız çalışıyoruz biz,” dedi kadın, az önce düşürmüş olduğu şapkasını giydi. “Yıllardır, yıllardır yaparız bu işi – Güney' in bütün belli başlı kasabalarında oynadık: Singasong, Mississipi –Spunky, Louisiana– Eureka, Alabama... Daha bir sürü kasaba adını şarkı söyler gibi saydı. “İlahiden, İncil'den sonra, bunu gömüyoruz.”
“Tabutla mı?”
“Bir çeşit tabut. Çok güzeldir, kapağının üstü baştan başa gümüş rengi yıldızlarla süslüdür.”
“Havasızlıktan boğulmaz mı?” dedi Kay. “Ne kadar kalıyor toprağın altında?”
“Hepsi bir saat tutar herhalde - ökseciliği katmıyorum tabii.”
“Öksecilik mi?”
“Ha ha. Oyundan bir gece önce yaptığımız şey. Bir dükkân buluruz; eski yeni, bakmayız ona; iş vitrini genişçe olsun; sahibini kandırdık mı, bu girer vitrine, kendi kendini hipnotize eder. Bütün gece orada, öyle, kazık gibi yatar, yoldan geçenler toplanıp toplanıp bakarlar: hepsinin de ödü kopar bunu o halde görünce...” Konuşurken, bir yandan da parmağıyla kulağını karıştırıyordu, arada bir de durup tırnağının arasına giren pisliklere bakmaktaydı. “Bir keresinde, Mississippili bir şerif...”
Bu sözlerle anlatmaya başladığı öykü, hem karmakarışık, hem de saçma sapan bir şeydi: Kay dinlemedi bile. O ana kadar duydukları yeterdi; kafasında bir sürü hayal canlanmıştı, amcasının cenazesi geçiyordu gözlerinin önünden; doğrusu onun ölümüne fazla üzülmüş değildi; pek tanımazdı amcasını. Karşısında oturan adama gizliden gizliye bakarken, tabutun içinde yatan amcasının bembeyaz yüzünü görür gibi oluyordu. Bu iki yüz arasında tuhaf bir benzerlik vardı: durgun, sessiz, korkunç; adam sanki bir vitrindeydi gerçekten ya da bir cam kutunun içinde; herkesin kendisine bakmasından memnun, öylece duruyordu sanki.
“Ne dediniz?”
“Şey dedim: Bu işi mezarlıkta yapmamıza izin verseler çok daha iyi olur. Nerede yer bulursak orada yapıyoruz şimdi... aksi gibi de boş arsaların onda dokuzu pis kokulu benzin istasyonlarının yanındadır nedense. Ama, nerede olursa olsun, yamandır bizim oyunumuz, eşsizdir. Bir gün, bir yerde rastlarsın, gel gör bak.”
“Ah, çok isterim görmek,” dedi Kay; başka bir dünyada gibiydi.
“Ah, çok isterim görmek,” dedi kadın; kızın sesini taklit ederek söylemişti bunu. “Kim çağırdı seni? Gel diyen oldu mu? Eteğini kaldırıp paçavraya dönmüş gömleğine burnunu sildi. “İnan bana, çok zor bir iş bizimkisi, üstelik kazancı da az. Geçen ay ne kazandık, bilir misin? Elli üç dolar! Gel de yaşa bu kadarcık parayla, göreyim seni, şekerim.” Bir iki derin soluk aldı burnundan, sonra etekliğini düzeltti.” Günün birinde bu yavrucak toprağın altında ölüp kalacak; işin tuhafı birçok kimse öldüğüne bile inanmayacak bunun; numara diyecekler, numara yapıyor.”
Bu sırada adam cebinden mumlamış şeftali çekirdeğine benzeyen bir şey çıkarıp avucunun ortasına koydu. Kay'e baktı, sonra gözlerini açarak çekirdeği sevmeye, okşamaya başladı; çok iğrençti görünüşü.
Kay kaşlarını çattı. “Ne istiyor?”
“Onu satın almanızı.”
“Nedir o?”
“Büyü,” dedi kadın. “Bir aşk büyüsü.”
Ağız mızıkası susmuştu. Karmakarışık sesler birdenbire ayrıldı, belirdi: bir horultu, cin şişesinin ileri geri gidip gelişi, uykulu seslerin fısıltısı, tekerleklerin ardı arası kesilmez uğultusu.
“Aşkın bundan ucuzu olur mu, şekerim?”
“Çok iyi. Yani çok hoş...” dedi Kay; hiç niyeti yoktu böyle bir şey almaya. Adam çekirdeği pantolonuna sürtüp parlattı. Boynunu bükmüş, yalvaran bir tavır takınmıştı; derken çekirdeği dişlerinin arasına tutup ısırdı; hangi gümüş paraları, kalp mı değil mi anlamak için ısırırlar ya, işte tıpkı öyle. “Büyüler bana hep uğursuzluk getirir. Sonra... ne olur, söyleyin, yapmasın böyle şeyler.”
“Korkacak bir şey yok, '' dedi kadın; sesi büsbütün cansızlaşmıştı. “Kötülük edecek değil sana.”
“Söyleyin, yapmasın, yapmasın!”
“Elimden ne gelir benim?” dedi kadın; omuz silkti. “Para sende. Zenginsin. İstediği bir dolar, bir dolarcık.”
Kay çantasını koltuğunun altında sıktı. “Ancak beni okula götürecek kadar param var,” diye bir yalan kıvırdı; birden ayağa fırlayıp ortadaki geçide çıkıverdi. Bir an durdu orada, bir şeyler olacak sanıyordu. Ama hiçbir şey olmadı.
Kadın tam bir ilgisizlikle içini çekti, gözlerini yumdu; adam da yavaşça arkasına yaslanıp çekirdeği cebine soktu. Sonra elini uzatarak yanında oturan kadının elini tuttu.
Kay arkasındaki kapıdan vagonun sahanlığına çıktı. Dışarısı çok soğuktu; pardösüsü içerde kalmıştı. Boynundaki eşarbı çözüp başına bağladı.
Daha önce hiç gelmemişti buralara, ama çevresinde gördüğü şeyleri tanıyormuş gibiydi; ay ışığında soluk, dumanlı bir renge bürünmüş olan koca koca ağaçlar yolun iki yanını boydan boya kaplıyordu. Tepede, yıldızlarla donanmış uçsuz bucaksız gökyüzü masmaviydi. Lokomotifin dumanları upuzun bulutlar gibi yükselmekteydi. Sahanlığın bir köşesindeki kırmızı camlı fenerden renkli gölgeler saçılıyordu.
Çantasından bir sigara çıkarıp yakmaya çalıştı; rüzgâr kibritleri yanar yanmaz söndürüveriyordu, sonunda bir tek kibriti kaldı. Fenerin olduğu köşeye gitti, ellerini siper edip son kibritini sigarasının ucuna tuttu, çaktı: alev bir an titreyip canlandı, sonra söndü. Kay kızgın bir hareketle sigarayı da, boş kibrit koçanını da fırlatıp attı; sinirleri iyice gerilmişti, vagonun duvarını yumruklayıp huysuz bir çocuk gibi homurdanmaya, ağlamaklı sesler çıkarmaya başladı.
Soğuktan başı ağrıyordu; sıcak vagona girip bir güzel uyumalıydı. Ama yapamazdı bunu, şu anda yapamazdı; niçin yapamayacağını düşünmüyordu bile, çünkü pek iyi biliyordu nedenini. Hem dişlerinin birbirine çarpmasına engel olmak, hem de bir ses duyup cesaretlenmek için kendi kendine konuşmaya koyuldu: “Alabama'dayız şimdi, öyle sanıyorum, yarın Atlanta' da olacağız, on dokuz yaşındayım ben, ağustosta yirmime basacağım, yüksekokulun ikinci sınıfındayım...” Karanlıkta çevresine bakındı, güneşin doğmak üzere olduğunu haber verecek bir işaret aradı, sonu gelmeyen ağaçlardan, buz gibi aydan başka bir şey göremedi. “Tiksiniyorum ondan, iğrenç bir adam, tiksiniyorum ondan...” Sustu; söylediği sözlerin saçmalığından bayağı utanç duymuştu; üstelik şu gerçeği görmezlikten gelemeyecek kadar da yorgundu: korkuyordu adamdan.
Birdenbire karşı konmaz bir istek, onu eğilip fenere dokunmaya zorladı. Camı sıcaktı fenerin; kırmızı ışıklar parmaklarından süzüldü; canlandırdı, renklendirdi onları. Sıcaklık ellerinden kollarına doğru yürüdü.
Öylesine dalmıştı ki kapının açıldığını duymadı. Tekerleklerin hiç dinmeyen uğultusu adamın ayak seslerini bastırıyordu.
Derken belli belirsiz, tuhaf bir duygu ona arkasında birinin durduğunu haber verdi; birkaç saniye sonra korkusunu yenip başını çevirdi, omuzunun üzerinden arkasına baktı.
Adam tam bir sessizlik içinde boynunu eğmiş, kollarını iki yanına sarkıtmış, öylece duruyordu. Fenerin ışığında kırmızıya boyanmış olan bu ifadesiz, kötülüksüz yüze bakarken, Kay neden korktuğunu anlayıverdi: bir anıydı onu korkutan, çok eskiden, çocukluğunda, düşüncelerinin üstüne perili bir gece ağacı gibi çöken korkularını hatırlatıyordu bu adam. Halalar, teyzeler, aşçılar, yabancılar - her fırsatta korkunç öyküler anlatır, ya da onu karşılarına oturtup hayaletlerden, ölümden, ruhlardan, şeytanın kötülüklerinden söz açan şiirler ezberletirlerdi. Sonra o büyücü; sonu gelmez öğütler; sakın evden uzaklaşayım deme, küçük, yoksa o büyücü herif seni yakaladığı gibi yutuverir! Her yerde karşısına o çıkardı, o büyücü, her yer tehlikeliydi. Gece, yatakta, duyuyor musunuz, pencereye vuruyor? Dinleyin!
Kay parmaklığa tutunarak yavaş yavaş doğruldu, dimdik durdu. Adam başını salladı, eliyle kapıyı gösterdi. Kız derin bir soluk aldı, ilerledi. İçeri girdiler.
Vagonun havası uyku kokuyordu; bir tek lamba yanmaktaydı, o yüzden de içerisi yarı karanlıktı. Hiç hareket yoktu; sadece vagon ağır ağır sallanıyor, yerlere atılmış gazeteler hışırdıyordu.
Yalnız, kadın uyanıktı. Pek heyecanlı olduğu her halinden belliydi: saçının bukleleriyle, şapkasındaki kirazlarla oynuyor, kısacık bacaklarını öne arkaya sallayıp duruyordu. Karşısına geçip oturan Kay'e bakmadı bile. Adam ayaklarından birini altına alıp yerine yerleşti, kollarını göğsünün üstünde kavuşturdu.
Kay sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmak isteğiyle bir dergi aldı eline. Adamın, gözlerini hiç ayırmadan kendisine baktığını hissediyordu: korku içindeydi, bağırmak, herkesi uyandırmak isteğiyle yandı. Ama ya duymazlarsa? Ya gerçek bir uykuda değillerse? Gözleri yaşlarla doldu; yazılar büyüdü, biçimsizleşti, silindi. Kaba, kızgın bir hareketle kapattı dergiyi, kadına baktı.
“Alıyorum,” dedi. “Büyüyü yani. Alacağım; bütün bunlar onun içinse - istediğiniz onu satın almamsa.”
Kadın cevap vermedi. İlgisiz ilgisiz gülerek adama döndü.
Kay'ın gözleri kısıldı; adamın yüzü biçimini değiştirmekteydi sanki, suyun içinde aşağı doğru inen, toparlak, düz bir taş gibi, sallana sallana uzaklaşmaktaydı. Ilık bir tembellik sardı kızı. Kolunun altından çantasının çekilip alınışını, pardösüsünün bir kefen gibi başının üstüne örtülüşünü doğru dürüst göremedi bile.
Çeviren: Memet Fuat






