Ben okumayla fazla ilgili olan birinin yazmaya karar verdiğinde zaten birikiminin farkında olmadan kâğıda dökülebileceğine inanlardanım.
Sinema, spor ve kitap yazılarıyla bilinen Uğur Vardan şimdi de çocuk kitabıyla karşımızda. Onunla birkaç yıl öncesinde sohbet ederken bir nehir söyleşi kitabı beklentisine girmiştim. Yanılmışım. Kendisi geçtiğimiz nisan ayında çıkan kitabı Çelişki Bilmez Lezzet’in Geçmiş Zaman Maceraları ile yanıldığımı adeta kaleciyi ters köşeye yatıran bir futbolcu çevikliği ve tekniğiyle kanıtladı. Uğur Vardan ile Çınar Yayınları aracılığıyla okurla buluşan kitabını ve dahasını konuştuk.

Ayşe Özlem İnci: Söyleşiler, röportajlar, sinema ve spor yazılarından sonra kurmaca hem de bir çocuk kitabıyla karşımıza çıkman beni şaşırttı diyebilirim. Nasıl gelişti bu süreç?
Uğur Vardan: Şöyle oldu; pandemi döneminde Radikal’den mesai, halı sahadan da takım arkadaşım, kadim dostum sevgili Derviş’le (Şentekin) laflayıp miniklere yönelik spor serisi yapabilir miyiz diye düşünürken iş benim eski bir öykümün revize edilmesine geldi. Derviş halihazırda Çınar Yayınları’nın başında. Hikâyeyi tekrar kaleme almamı önerdi, sağ olsun akabinde yine eski mesai arkadaşım, kendisi de bir yazar olan ve çocuklara yönelik yayınlarda uzmanlığa sahip Burcu (Aktaş) da devreye girdi. Sonrasında ilk öykünün yanına diğerlerine ekledim, Dilem (Serbest) de bu öyküleri çizgilere döktü, ortaya ilk adımım (!) çıktı. Doğrusu yakın zamana kadar aklımda olmayan bir süreci de yaşamış oldum. Açık söylemek gerekirse çıkan işten ve gösterilen ilgiden de fazlasıyla memnunum, bahtiyarım.
AÖİ: “Lezzet” sinemaya ve futbola ilgisi olan bir karakter. Peki Uğur Vardan çocukluğunda, neler okudu, oynadı ve izledi? Şöyle ilk aklına gelenleri paylaşırsan ne güzel olur…
UV: Ben okumayı iki temel yol arkadaşımla söktüm diyebilirim. İlki birkaç kuşağın zihnindeki yeri sağlam olan Ayşegül serisi, diğeri de 70’lerin sanırım ikinci yarısında Hürriyet’in sayfalarındaki çizgi bant serüveninden dergiye dönüşen rahmetli Sezgin Burak’ın yarattığı Tarkan karakteri… Yaşım biraz kemale erince baktığım kaynaklardan edindiğim bilgilerle söyleyeyim; Ayşegül, Gilbert Delahaye-Marcel Marlier ikilisinin yarattığı kurgusal karakterdi ve orijinal ismi Martine'ydi. Bu serinin resimleri adeta tablo gibiydi, metinleri ise gelişme çağındaki çocuklara yönelik dostluk, aile, paylaşma, hayvan sevgisi gibi temalarda dolaşıyordu. Ayşegül’ün sayfalarında kalemle heceleme yapardım ve okuma uğraşımı geliştirirdim. Keza okulların açılmasına sanırım dört hafta kala da Tarkan dergi formatında çıkmaya başladı; ilk macera “Maryo’nun Kuşları”ydı, özellikle ilk sayfadaki çizim bence muhteşemdi ve tıpkı aksiyon filmleri gibi ilk adımda insanı içine çekiyordu. Dolayısıyla okuma sevmemdeki ikinci motivasyon kaynağım da ‘Attilâ’nın elçisi’ Tarkan ve sadık dostu olan kurttu!

Bir başka yoldaş üçüncü sınıfta döneminde ailemin bana doğum günü hediyesi olarak aldığı Heidi adlı kitaptı. Daha sonraları o ünlü anime versiyonuyla tüm Türkiye’de sevilecek olan Johanna Spyri'nin bu karakterini sanırım İyigün Yayınları’ndan çıkan edisyonundan okumuştum. Doğrusu okumayı söktükten sonra bu iş çok sevdiğim bir uğraşa dönüşmüştü; ayrım yapmadan her şeyi okumaya çabaladığımı hatırlıyorum. Çizgi romanlar, dergiler, gazeteler, akrabamız olan ablaların aldıkları İtalyan fotoromanlar vs. Ayşegül ve Tarkan’a eklenen yeni kahramanlar; Red Kit, Kara Murat, Tolga, Tommiks, Teksas, Kaptan Swing, Teks, Tom Branks, Zembla, Zagor, Kızılmaske, Mandrake, Gordon, Kinova, Jungle, Mister No, Jeriko, Judas ve Superman; saymakla bitmez...
Doğan Kardeş, Milliyet Çocuk, Seksek, Yaman gibi dergiler… Klasik cizgi romanları sanırım en son üniversite çağında Ken Parker ve Conan’la tamamladım.
Öte yandan bu okuma serüvenine eşlik eden bir de seyretme hevesi, heyecanı da var tabii ki. 70’lerle Türkiye siyah beyaz ekranlardan televizyon denen yeni bir bağımlılığı keşfetti. Ülke ekonomik ve siyasi problemlemler uğraşırken sokakları boşaltan yepyeni bir eğlencelikti bu sihirli kutu. Diziler, çizgi filmler, filmler, konserler, tartışma programları, hafiften spor karşılaşmalarının naklen yayınları derken okuma kültürüyle fazla haşır neşir olamadan seyretme kültürüne dahil oldu koca ülke. Ben de sanırım ikisini beraber götürmeye çabalayan bir kuşağın parçası olarak televizyon sayesinde de o dönemin ekrana taşıyan her türlü yayınını izlerdim. ‘Uzay Yolu’, ‘Küçük Ev’, ‘Bonanza’, ‘Petrocelli’, ‘Kaçak’, ‘Görevimiz Tehlike’, ‘Tatlı Cadı’, ‘Komiser Columbo’, ‘Pasaklı Sally’, ‘Vadideki Hayat’ (‘Jim bilir’ repliği unutulmazdı), ‘Altı Milyon Dolarlık Adam’, ‘Charlie’nin Melekleri’, ‘Kaynanalar’, ‘Oyun Treni’, ‘Walton Ailesi’, ‘Kara Şimşek’, ‘Banacek’, ‘Zengin ve Yoksul’, ‘McMillan ve Karısı’, ‘Uzay 1999’, ‘Aspen’, Flamingo Yolu’, Dallas’, ‘Stingray’, ‘Pembe Panter’, ‘Taş Devri’, ‘Akıllı Bıdık’, ‘Yogi’, ‘Tom Slick’; bu cephedeki dostlar da saymakla bitmeyecek kadar çoktu.
Bir yandan Milliyet Çocuk Klasikleri adı altında ‘mavi’ kapaklı kitaplar vardı; onlar da çok güzeldi. Hatta yatılı okuldayken bir keresinde dönem sonunda kütüphanede sınıfın birincisi olan arkadaşımla kitaplara gömülmüştük, meğerse tören alanında anons edilmişiz; o takdir, ben teşekkür almıştım, töreni kaçırmışız. Ben o sıralarda kütüphaneye gidip her gün, Mohikanların Sonu olarak çevrilen (Daniel Day-Lewis’li filmi bizde Son Mohikan diye oynamıştı) James Fenimore Cooper’ın orijinal adı The Last of the Mohicans olan romanını okuyordum.
AÖİ: “Lezzet” hassas kişilikte bir karakter gibi hissettiriyor. Sanki biraz daha hayatından haberdar olsak ta o yaşta nostaljinin hayatında önemli bir yer olduğunu düşündürebilir gibi. Nostalji senin için hayatında ne zaman fark edilir şekilde güçlü bir yer edindi?
UV: Benim nostaljiyi tanım olarak keşfetmem üniversite çağlarında izlediğim filmlerle olmuştu. O zamanlar sinema yazarları olan abilerim Atillâ Dorsay ve Sungu Çapan, kimi filmler için “Nostaljik bir çalışma” türü tanımlamalar kullanırdı. Ayrıca Tarkovsky’nin kendi ülke özlemini anlattığı Nostalji adlı filmi vardı. Ama bu kavramı insanın kendi ruhunda hissetmesi ise elbette yaşa bağlı gelişen bir refleks. Hayatta belli bir yol kat ettikten sonra ülkedeki genel mutsuzluk halleri daha saf, daha masum olarak kabul ettiğin günlere özlem duymana sebep oluyor. Üstelik Türkiye’de genel olarak değerler erozyonu her alanda yaşandığı için, nostaljisini duyduğun dönemlerin çok uzaklarda, çocukluğunda olması da gerekmiyor. Mesela ben artık eski Emek Sineması’nı arıyorum ki yıkım tarihi çok yeni.
AÖİ: Sence “Lezzet” karakteri bir futbol takımında oynasaydı antrenörü hangi edebi karakter olurdu ve neden o olurdu?
UV: Valla Lezzet iyi bir profesyoneldi, teknik direktörün kim olduğu hiç önemli değil, çıkar sahaya topunu oynar, verilen görevi başarmaya çalışırdı. Ama galiba yine de bir seçim yapması gerekse Victor Hugo’nun Sefiller’inde, Jules Verne’nin ve Charles Dickens’ın yönettiği takımlarda sağ açık olarak ilk 11’deki yerini alırdı. Antrenörünün edebi karakter olması durumunda ise Meursault’yu (Yabancı) seçerdi sanırım. Nedeni de sonradan büyüyüp bu karakterin sürüklediği romanı okuduğunda çok etkilenmesi ve bir zamanlar ilgi duyduğu ‘Varoluşçuluk’a böyle bir teknik direktörle selam gönderme isteği olsa geler… Bu takımın kalecisi de Albert Camus olurdu tabii ki!
Futbol ve sinema zaten benzer reflesklere sahip iki 20. yüzyıl sevdası.

AÖİ: Futbol okur yazarlığı... Sinema okur yazarlığı... Edebiyat okur yazarlığı... Bu üçü birbiriyle ne kadar ilişki içerisindeler, buna dair neler söylersin?
UV: Benim için okuma eylemi onunla tanıştığımdan beri başlı başına kendine özgü güzellikler, çekicilikler içeriyor. Karşınızdaki metin sizi bir şekilde içine çekiyor, ait olduğunuz dünyadan, yerden, zamandan koparıp kendi sınırları içine dahil ediyor (yani bir anlamda sinemayı sevmenin önceki hali). Yazma da bence okumaya ilişkin birikimleri olan birinin, bir tür vefa borcunu ödeme hamlesi gibi. Ben okumayla fazla ilgili olan birinin yazmaya karar verdiğinde zaten birikiminin farkında olmadan kâğıda dökülebileceğine inanlardanım. Sadece ilk adımlar atılırken belki tedirginlik yaşanır ama suya alışınca daha derin yerlere gitmek mümkün diye düşünüyorum. Öte yandan konusunda yavaş yavaş pişen birinin birkaç özel doneyle her kategoride kalem oynatabileceği kanaatindeyim aynı zamanda; bu tıpkı Arşimet’in “Bana bir dayanak noktası bulun, dünyayı yerinden oynatayım” demesi gibi bir şey. Sağlam bir dayanak noktasıyla her konuda yazmak mümkün. Öte yandan bu tür reflekslerin özellikle eski tip yapılara sahip gazete, dergi vs. ortamlarında varolma şanslarının daha çok olduğuna fikrine sahibim. Çünkü oralarda usta-çırak ilişkisi, yeni gelene bilgileri aktarma, yazdığın bir metni farklı kişilere okutarak geri dönüşüm alma daha bir mümkündü. Bu sırada da farkında olmadan sen pişerdin ve sistem içinde kademe atlardın.
Futbol, sinema ve edebiyat üzerinden okuryazarlık meselesine gelince; bu üç disiplin benim için zaten özel olarak sevgi beslediğim alanlar. Dolayısıyla zaten bu sularda dolaşmak bir tür kişisel zevkin de tatmini aynı zamanda. Futbol ve sinema zaten benzer reflesklere sahip iki 20. yüzyıl sevdası. İzlenmeye dayalı eylemler, kitleleri kolayca kavrıyorlar; işin düşünsel ve yazınsal yanına gelince doğdukları ve serpildikleri yerlerde meselenin hakkını veren okuma-yazma eylemleri köklü bir geleneğe kavuşmuş durumda. Bizde ise seyretme ağırlıklı bir süreç var; için yazma-çizme ve okuma boyutu sorunlu… Ama çok yavaş seyretse de okuyup yazan bir kitle eni konu oluştu; bu sevindirici bir gelişme. Ama tabii ki mesela bir sinema ya da futbol dergisi halen çok zor koşullarda çıkarılıyor, yaşatılıyor.

AÖİ: Çocuk edebiyatı senin için yeni bir saha diye düşünüyorum. Dar alanda kısa paslaşmalara devam mı yoksa yetişkinler için de bir kurmaca kitap yarı sahayı geçti de geliyor mu?
UV: Şu anda ilk kitabın heyecanını yaşıyor durumdayım. Öte yandan lig uzun maraton, maç maç düşüneceğim! Kurmaca kitap olur mu bilmiyorum ama sinema ve futbol hakkında yine öznel notlarla ilerleyen çalışmaları düşünüyorum…






