Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Haziran 2023

Sanat

Veba Dansı

Özlem Dikeçligil

Paylaş

1

0


Bu kitlesel histeri hali Avrupa’da 14. ve 17 yüzyıllar arasında değişik bölgelerde yaşanır.

1518 yılının 12 Temmuz günü Strasbourg’da bir kadın kucağında sıkıca tuttuğu siyah kalın bir örtüyle evden dışarı çıkar. Paçavraya benzer bu örtünün içinde zayıflıktan erimiş üç aylık bir bebek vardır. Kadın, göğsüne bastırdığı gölge kadar hafif bebeğiyle sokaklardan kayar gibi geçer. Bebek de, kadın da bir başkasının rüyasına kazara misafir olmuş gibi sessizdirler. Kadın ilerdeki köprünün üzerinde durur ve bebeğini ırmağa atar. Yüzüne son kez bakıp bakmadığı, koklayıp koklamadığı kayıtlara geçmez. Ancak olayı beş yüz sene sonra yeniden gözümüzde canlandıracak olursak bu kadın için “son kez” olan öpüşlerin, göğse bastırıp koklamaların, bebeğini ırmağa atmaktan daha tehlikeli olabileceğine ikna olabiliriz. Çünkü “son kez” olan ne varsa çocuğun annesi için ebediyete dek uzayacak ve çocuk bir su nilüferi gibi asıl yatağına, nehre bırakılamayacaktır.

Kadın bebeği suya attıktan sonra bir süre daha arkasından bakar ve küçük ellerin, ayakların ve solgun beyaz kafanın dans edermiş gibi kirli suyun içinde bir müddet çırpındıktan sonra ilerdeki bir burgacın içinde sonsuza kadar kaybolduğunu görür. Kadın, bebeğinin açlıktan bağırarak ölmesindense suyun merhametine bırakmayı seçmiş, nehir de bu merhameti esirgememiştir. Çocuğun suyun içinde yok olması birkaç dakikadan az sürmüş ve açlıktan ölümle kıyaslandığında bu dünyadan ayrılışı çok daha acısız, çok daha çabuk olmuştur.  

Pieter Bruegel the Elder, Köylü Dansı, 1567

Kadın bebeğini ölüme teslim ettikten sonra aynı sokaklardan geçerek meydana çıkar ve sanki ilahi bir esinle dolmuş gibi dans etmeye başlar.  Arada dinlenmek için dursa ve biraz uyusa da günlerce hipnotize olmuş gibi dans eder. Üçüncü ayın sonunda onun başlattığı bu ölümcül dansa katılanların sayısı dört yüzü bulmuştur. Ayakları parçalanmış, baldırları balon gibi şişmiş, açlıktan, yorgunluktan ölüye dönmüş bu insanların çılgın dansı tarihe “dans vebası” olarak geçer.  

Kadının ismi Enneline’dir. Bir gravürcünün karısıdır ve Strasbourg’da yoksulları daha yoksul, zenginleri daha zengin yapan kıtlığın kurbanlarından biridir. Tarihin kayda alınmış soğuk satırları ondan ismiyle değil formaliteye uygun bir ruhsuzlukla “Frau Troffea” diye bahseder. Ama Fransız yazar Jean Teule, Dansa Davet1 adlı novellasında ona bir isim, soluk bir ten, küllü sarı saçlar, hiç unutamayacağı vicdani yük ve ancak dansla kurtulabileceği bir keder verir. Böylelikle bizler beş yüz yıl öncesinin Strasbourg’unda başlayan bu ölümcül dansın alışılageldiği gibi içten taşan bir neşenin ya da heyecanlı bir kutlamanın eseri olmadığını öğreniriz; “Keder” kelimesinin içine sığacak ne kadar insani yük varsa bu dansın içindedir. Umutsuzluk, yoksulluk, çaresizlik ve açlıktan ölmüş, öldürülmüş bütün bedenler bu dansın ritimlerine sızmıştır. Aslında yapılan şey bir danstan çok toplu bir inlemeye, çığlığa ya da ağıta benzemektedir. Kısa süre içinde şehrin sur içindeki mezarlıkları günlerce süren dans sebebiyle ölen insanlarla dolar.

O yıl Strasbourg sakinleri için kötü bir yıldır. Kiliselerin, belediyenin depoları tahılla, hububatla ağzına kadar dolu olsa da yoksullar için meşin ayakkabı bağlarını kaynatıp içmekten, bir hayvan gibi yoncaları kemirmekten ya da Jean Teule’nin anlattığı gibi ölmüş bebeklerinin etini yemekten başka bir yol yoktur.

Aslında “düşler ülkesi” diye adlandırılan ve Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun incisi olan Strasbourg, Tanrının lütfundan bolca nasibini almış bir yerdir. Şarap mahzenleri, ağzına kadar dolu buğday ambarları vardır. Çeşit çeşit kümes ve av hayvanları da bu Tanrısal lütfun bir parçasıdır. Ancak şehir yönetiminde söz sahibi yöneticiler ve dini cemaatin ileri gelenleri yağışların çok oluşunu ve muhtemel Türk saldırısını bahane ederek bu Tanrısal lütfu halkla paylaşmak istemezler. 

Bu kitlesel histeri hali Avrupa’da 14. ve 17 yüzyıllar arasında değişik bölgelerde yaşanır. İlk büyük ölçekli olay Almanya’nın Aachen kentinde gerçekleşendir. 24 Haziran 1374’te başlayan çılgınlık halinin günlerce sürdüğü, dansa katılanların bir süre sonra susuzluktan, açlıktan ve yorgunluktan ağızları köpürerek öldüğü yolunda detaylı bilgiler kayıtlarda mevcuttur.

Jean Teule’nin romanına yansıyan ise 1518 yılında Strazburg’da meydana gelen salgındır. Daha sonraları bilim adamları ve tarihçiler tarafından incelenen bu salgınların altında yatan nedene nokta atışı yapılamasa da ortaya sürülen onlarca sebepten ikisi makul bulunmuştur.

Bu sebeplerden ilki nemli kalan çavdar saplarında oluşan bir küfün ekmeğe karışarak uyuşturucu etkisi yaparak halüsinasyonlara yol açmasıdır. Zenginler küfün bulaşmadığı ekmeklere ulaşabiliyor ama yoksullar için açlıktan ölmenin karşısındaki tek alternatif küflü ekmek oluyordur. Diğer varsayım ise açlık, yoksulluk ve dinsel baskılar gibi birikmiş sosyal gerilimlerin ancak toplumsal bir histeri kanalıyla boşalabilmesidir. Bu iki kabul edilebilir varsayımın birbirini besleyerek kitlesel ölümlere yol açan “dans vebasına” dönüşmüş olması ise daha mümkün gözükmektedir.

Dans Veba’sını doğuran adaletsiz gelir dağılımını ve yoksulların yaşam şartlarını en iyi anlatan örneklerden biri dans vebasını yaratan çaresizliğin olduğu dönemde yaşamış olan ressam Elder Pieter Bruegel’in “Arm Ghasterije (Yoksulun Ziyafeti) adlı bakır üzerine gravürüdür. Bruegel’in 1563’de, yani dans vebasının görüldüğü tarihten 45 yıl sonra yaptığı bu gravürde de yoksulluğun ayırıcı temsillerini görmek mümkündür. Robert Jütte, bu gravür için erken modern dönemin başka hiçbir resmi, yoksulların nasıl yaşadığını bundan daha iyi ifade edemez”2 der.

“Gravürde masadaki ekmek, şalgamlar ve midyelerden ibaret sade bir sofraya ellerini uzatan sıska, soluk benizli insanlar görülür. Yanan ocağın başında oturan bir adam, ateşin üzerine asılmış bir tencerede çorba pişirmektedir. Bir çocuk sıska kollarıyla bir tencereyi başına geçirmiş, dibinde kalanları yalamaktadır. Bir deri bir kemik kalmış anne ise kucağında oturan hasta gibi görünen bir çocuğu büyük ihtimalle sulu süt olan bir sıvıyla beslemektedir; zira artık kurumuş göğüslerinde süt kalmadığı çok açıktır. Yoksulluk ve mahrumiyetin başka işaretleri de resimde mutlak bir sefalet havası yaratmaya yardımcı olmaktadır.”3

Pieter Bruegel the Elder, The Fat Kitchen, 1563, Gravür

Pieter Bruegel the Elder, The Thin Kitchen, 1563, Gravür

Bruegel Yoksulun Ziyafeti gravüründen sonra, Zenginin Ziyafeti adlı gravürü çalışır. İki gravür adaletsiz gelir dağılımını bütün çarpıcılığı ile gözler önüne serer.  Zenginin sofrasında her türde yiyecek, kızarmış tavuk, taze domuz eti, çeşit çeşit ekmekler, asılı jambonlar ve tencereler dolusu yemek vardır. Sofranın etrafına toplanmış zenginlerin hepsinin de iyi beslendikleri iştahlarının gücünden ve masanın etrafında kapladıkları yerin genişliğinden belli olur. Gravürün solunda yırtık pırtık giysisi ile bu ziyafetten küçük bir pay almak isteyen yoksulun kapı dışarı edildiğini görürüz. Zenginin köpeği bile yoksulun paçasına yapışmış, dişlerini baldırına geçirmiştir. Onun yeri bu gravürde değildir. Ancak “Yoksulun Sofrası”nda sıska kollarıyla payına düşecek sulu çorbayla, küflenmiş ekmeğe uzanmakta serbesttir. 

Yoksulluğun temsillerinin aradan geçen beş yüz yıl boyunca pek de değişmiş olmaması sebebiyle bugün hem dans vebasını yaratan çaresizliği hem de Bruegel’in gravürlerindeki adaletsizliği bir decodere ihtiyaç duymadan okuyabiliriz. Bu devreden ve giderek genişleyen yoksulluğun, adaletsiz gelir dağılımının yüzyıllar içinde pek de değişmeyen yüzüdür. Dünya Bankası’nın önümüzdeki yıllar için yaptığı tahminler, Covid pandemisi nedeniyle dünya çapında 60 milyon kişinin aşırı yoksulluk içine düşeceği yönündedir.4

Bu korkunç rakamlar Bruegel’in “yoksulların ziyafeti” adlı gravüründeki sıska kol ve bacaklarla dolu çaresizliğin bütün dünyayı baştan sona donatacak büyük bir sofranın etrafında toplanacağına dair ürküten bir kehanettir. Kehanetin doğru çıkması durumunda ise bütün dünyayı saracak ve zenginin sofrasının tadını kaçıracak şey belki de yoksulluğun kederiyle hiç durmadan dans edecek yoksullar olacaktır. Zira hiçbir kehanette yoksulun payına “veba dansından” başka bir nimetin düşeceğinden bahsedilmemektedir.

Pieter Bruegel, Köylü Dansı, 1567

Başlıktaki resim: Henricus Hondius’un dans çılgınlığına yakalanmış üç kadını betimleyen gravürü. 1564’te Flanders bölgesindeki salgınlardan birine tanık olan Pieter Bruegel’in orijinal çizimine dayanan bir çalışması.

1Jean Teule, Dansa Davet, Çeviri: Elif Gökteke, Sel Yayıncılık.

2Robert Jütte, Erken Modern Avrupa’da Yoksulluk ve Sapkınlık, Çeviren: Bengü Kurtege Sefer, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

3A.g.e.

4NTV Dünya Haberleri/DW Türkçe/20 .05.2020. Kaynak : ntv.com.tr.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hayat ve EdebiyatHasan Parlak
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Christine Estima

20 Eylül 2025

Kafka’nın İlk Çevirmeni: Milena Jesenská

“Henüz var olmayan bir şeyi, ancak ona tutkuyla inanırsak yaratabiliriz."1920’li yılların Viyana’sı günümüzün kozmopolit Viyana’sı gibi değildi. I. Dünya Savaşı sona ermiş, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çökmüş,  bu acımasız savaşın yarım bıraktığı işi 191..

Devamı..

Sapanca’da Doğa Yürüyüşü Yapılabilecek..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024