Veysel Eryürek'in geçtiğimiz günlerde okuyucuyla buluşan Efsunlu Roman’ı, zamansız, zaman ötesi, tüm zamanları içerine dâhil eden, özel bir kitap. Bir yandan “tarihi bir polisiye” olarak tanımlanabilecek, öte taraftan sırrını kendi içerisinde barındıran “bir merak romanı” şeklinde ifade edebileceğimiz kitap, postmodern anlatı biçimlerini de sonuna kadar kullanır.
Abdullah Ezik, Veysel Eryürek ile yazı serüveni, tür meselesi ve Efsunlu Roman üzerine konuştu.
Abdullah Ezik: Bugüne kadar kaleme aldığınız çeşitli öykü ve denemeler birçok yayında okurla buluştu. Öncelikle yazı serüveni sizin için nasıl başladı? Çeşitli mecralarda yayınlanan bu ilk metinler size nasıl bir yön tayin etti?
Veysel Eryürek: Eğer çocukluk dönemi deliliklerimi saymazsak benim okuma ve yazma ile olan gerçek ilişkim üniversite yıllarındayken Penguen Dergisi’nde üstat Doğan Güneş’in tedrisatından geçmemle başladı. Hikâyelerimdeki mizahi yön de sanırım o yıllarda şekillendi. Bununla birlikte elbette ki okuduğum envaiçeşit kitap, ülkemin hayranı olduğum eski yazarları bugünkü üslubumu biçimlendirmiştir.
AE: İki “uzun öykü” ya da iki “kısa roman”dan oluşan İlk Samuray isimli ilk kitabınız, 2018 yılında okurla buluştu. Bu noktada daha ilk kitabınızda tür meselesini tartışmaya açmanız benim dikkatimi çeken özel konulardan oldu. Edebiyatta/sanatta tür meselesine dair neler söylersiniz? Öykü ve romanı sizin için birbirinden ayıran temel nokta nedir?
VE: Ben klasik olanın günümüzde üretilebileceğine inanmıyorum. Dolayısıyla da türler arasındaki sınırlar çok eski zamanın konuları gibi geliyor. Yoksa kısa yazarsın öykü; uzun yazarsın roman olur. Ama klasik olur mu? Bence her şeyin bir dönemi, mevsimi olduğu gibi klasik olabilecek kudretteki sanatın da bir mevsimi vardı. Yel değirmenlerinin gölgesinde başlayıp Rusya’nın soğuğunda en verimli dönemlerini yaşayıp Avrupa’daki bulvarlarda birkaç eşsiz örnekle sonlanan bir mevsim… Hayatlarımız, dünyamız, bilhassa okuma ve yazma ile olan ilişkimiz külliyen değişmişken yeni bir biçimle yepyeni şeyler söylemek gerekiyor olabilir. Belki de gerçekten söz gümüşse sükût altındır; susmak da eşsiz bir üslup olabilir. Kendini Mozart veyahut Dostoyevski’nin muadili gören günümüzün hayalperestleri bence insanlık tarihinin en büyük trajedisini yaşamaktalar.
AE: Geçtiğimiz günlerde Alakarga Yayınları tarafından yayımlanan Efsunlu Roman’ın her şeyden önce “kendini anlatan” ve kendi hikâyesi etrafında gelişen bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada Efsunlu Roman’ın kendi sınırları içerisinde kendi hikâyesi anlatma serüveni nasıl gelişti?
VE: Bunu etraflıca yanıtlamak kitaba dair okuma seyrini etkileyebilecek ipuçları içerebilir. O yüzden yüzeysel bir cevap vereyim. Ben okumak istediğim şeyi yazıyorum. Bunu yaparken de az önceki cevabımda belirttiğim gibi yenilenen bir üslup, mizahi ve fantastik unsurlar kullanıyorum. Evet, romanım kendi efsunlu hikayesini anlatıyor.
AE: Efsunlu Roman, Cingır Feyyaz Efendi'ye göre konumlanan, kendi tarihselliği, zamansal düzlemi ve gelişim çizgisiyle akan bir kitap. Her şeyin başladığı ve bittiği noktada, Cingır Feyyaz Efendi karakteri nasıl gün yüzüne çıktı?
VE: Aslında roman değil de belki hikayedeki takvim Cingır Hazretlerine göre şekilleniyor. Yani Feyyazdan önce aç parantez F nokta Ö kapa parantez (F.Ö) – Feyyazdan sonra aç parantez F nokta S kapa parantez (F.S) diye. Bununla birlikte karakterlerin hemen hepsini hikâyenin merkezinde konumlandırmaya çabaladım. Ama belki Külhanbeyi Arnavut Sait bir adım öne geçmiş olabilir. Emin değilim, buna her okuyucunun cevabı farklı olabilir. Feyyaz Efendi hemen hemen herkesin sahip olmak isteyeceği kudrete ve maharete sahip bir karakter. Kim böyle bir babası-dedesi olsun istemezdi ki? Yazdığıma göre ben çok istemiş olabilirim.
AE: Efsunlu Roman, sanat ve edebiyat ile yakından ilgilenen, çeşitli sanat tartışmalarını da içerisine alan bir kitap. Gogol'den Dostoyevski'ye, Van Gogh'tan Cezanne'a birçok ressam, yazar ve şair kitap boyunca söz konusu edilir. Efsunlu Roman üzerinden edebiyat ve sanat ile nasıl bir bağ/diyalog kurmak istediniz?
VE: Aslında burada yine aynı düşüncemin izleri var; her ne vakitte olursak olalım klasik dediğimiz mirasın mimarları değişmez. Bize düşen unutmamak ve anlamaya çalışmak. Benim romanda yaptığım mütevazı bir hatırlatmadır belki…
AE: Aynı zamanda kurucusu olduğunuz Müştemilat Kumpanya'nın sanat yönetmenliğini üstleniyorsunuz. Bir önceki sorunun devamı olarak, kişisel olarak sanat ve edebiyat ile kurduğunuz bağ, bu romanı nasıl şekillendirdi?
VE: Yüzlerce konser, tiyatro, festival vb. etkinlikte görev aldım. Arkeolog olmamdan kaynaklı antik olan ile çok derin bir ilişkim var. Onlarca şehir ve mekân gezdim. Ülkemin eski aydınlarının yazdığı “zamansız” metinlerin ve eşsiz güzellikteki dillerinin takipçisiyim. Eski bir gitarist olarak Batı Müziği ve Türk Müziği ile de kopmaz bir bağım var. Bunların hepsinin yazdıklarımı hem kuvvetlendiren hem de biçimlendiren zenginlikler olduğunu biliyorum.
AE: Roman, Ressam Mithat Efendi, Mecit Bey, Tina, Sait, Hami Bey, Başkomiser Motta, Smirnoff gibi karakterler üzerinden akan oldukça dinamik bir polisiye hikâyeyi de içerisinde barındırıyor. Polisiyenin burada hem “zamansız bir zaman” ile kuşatılması, hem tarihsel bir anlam ifade etmesi, hem de farklı tiplerde karakterlerle desteklenmesi dikkat çeken bir konu. Efsunlu Roman'ın polisiye ile kurduğu diyalogu nasıl inşa ettiniz?
VE: Efsunlu Roman’da yazar olarak benim önceliğim Arnavut Sait’i doğurmaktı. Ama işler umduğumdan daha çetrefilli bir hal alınca önce Cingır Feyyaz Efendi, sonra aşk hikayesi ve polisiye ögeler birbirini takip etti.
AE: Son bir soru olarak roman boyunca geliştirdiğiniz dili sormak istiyorum. Gerek metin boyunca esas hikâyeyi kesintisiz bir şekilde okur ile buluşturan anlatıcının dili, gerekse diyaloglardaki kıvrak ifadeler, Efsunlu Roman'ın diline ne derece çalışıldığını açıkça hissettiriyor. Polisiye, tarih ve anlatıyı birleştiren, içerisinde postmodern bir yapı da barındıran bu dil nasıl gelişti?
VE: Çok çalışarak ve eskileri okuyarak…
.jpeg&w=3840&q=75)





