“İnsandan bir şey dahil her şey alınabilir: Özgürlüklerden sonuncusu – insanın içinde bulunduğu şartlarda nasıl davranması gerektiği ve kendi yolunu seçmesi.”
Holokost’tan sağ kurtulan ünlü Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl (1905-1997) 1946’da yayımlanan anı kitabı İnsanın Anlam Arayışı ile hâlâ anılmaya devam ediyor. Bu kitapta Frankl, toplama kampında başına gelenleri ve bu deneyimlerin ona hayattaki en önemli amacın ne olduğunu öğrettiğini anlatıyor: Hayatta kalanları ayakta tutan anlam arayışı.

Frankl için anlam, üç olası kaynaktan geliyordu: Bir amaç uğruna çalışma, sevgi ve zorluk karşısında cesaret. Mahkumların hayatta kalmasına yardımcı olan “iç yaşamın yoğunlaşmasını” incelerken sevginin gücünü irdeliyor:
“Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok ötesine geçer. Sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkar.”
Frankl bunu, sonradan toplama kampında öldürülen karısına karşı hissettiklerinin, hayatına nasıl anlam kazandırdığına değinerek örneklendiriyor:
“Hendekte çalışıyorduk. Bizi çevreleyen şafak griydi; üstümüzdeki gökyüzü griydi; şafağın solgun ışıkları altındaki kar griydi; yoldaşlarımızın üstündeki giysiler ve yüzleri griydi. Yine sessizce karımla konuşuyordum ya da belki de acılarımın, yavaş yavaş ölüyor oluşumun nedenini bulma mücadelesi veriyordum. Eli kulağındaki ölümün umutsuzluğuna karşı son bir şiddetli isyan anında, ruhumun beni çevreleyen iç karartıcı hüznü parçaladığını hissettim. Bunun bu umutsuz, anlamsız dünyayı aştığını hissettim ve nihai amacın varlığına ilişkin soruma bir yerlerden gelen ‘Evet’ yanıtını duydum. O anda Bavyera’da, şafağın mutsuz grisinin ortasında ufukta resmedilmişçesine duran uzaktaki bir çiftlik evinin ışığı yandı. ‘Ex lux in tenebris lucet’ (ve karanlıkta bir ışık parladı). Saatlerce buz tutmuş toprağı kazdım, gardiyanlar hakaretler yağdırarak yanımdan geçti, ben yine sevgilimle bir araya geldim. Orada benimle olduğunu daha bir derinden hissettim; ona dokunabileceğim, elimi uzatıp ellerini yakalayabileceğim duygusuna kapıldım. Duygu çok güçlüydü: Karım oradaydı. O an bir kuş sessizce alçaldı ve tam önüme, hendekten kazdığım tümseğin üzerine konarak bana bakmaya başladı.”
Frankl mizah konusunda, yani “insanın kendini koruma mücadelesinde ruhun silahlarından biri” hakkında şöyle diyor:
“Mizahın insan yapısındaki diğer her şeyden çok, birkaç saniyeliğine de olsa uzaklaşarak bir durumun aşılmasını sağlayabildiği çok iyi bilinmektedir…Mizah duygusu geliştirme ve olayları mizahi bir ışık altında görme çabası, yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilen bir hiledir. Her an her yerde acı bulunmasına karşın, bir toplama kampında bile yaşama sanatını uygulamak olasıdır.”
Frankl, mahkumlarda ortaya çıkan yaygın psikolojik kalıpları tartıştıktan sonra, insanların her zaman içinde bulundukları koşullar tarafından şekillendirildiği varsayımına dikkatlice karşı çıkmaya devam ediyor: “Peki ya insan özgürlüğü? Herhangi bir davranış ve tepkimizde ruhsal özgürlük söz konusu değil mi?...Daha da önemlisi, tutukluların toplama kampına verdiği tepkiler, kişinin etrafındaki etkilerden kaçamayacağının göstergesi mi? İnsanın bu tür koşullar karşısında herhangi bir eylem seçeneği yok mu?
Bu soruları prensiplere ya da deneyimlere dayanarak açıklayabiliriz. Kamp hayatı deneyimleri, insanın bir eylem seçeneği olduğunu gösteriyor…. İnsan, ruhsal özgürlüğünü ve zihinsel bağımsızlığını bu tür korkunç psikolojik ve fiziksel stres yüklü koşullarda bile koruyabilir.
[…]
İnsandan bir şey dahil her şey alınabilir: Özgürlüklerden sonuncusu – insanın içinde bulunduğu şartlarda nasıl davranması gerektiği ve kendi yolunu seçmesi.”

Frankl bu gündelik tercih kavramını insan deneyiminin merkezine yerleştirir:
“Kampta yapılacak bir tercih her zaman vardı. Her gün, her saat bize, insanı kendi özünden, içsel özgürlüğünden yoksun bırakmakla tehdit eden güçlere boyun eğip eğmeyeceğimizi, özgürlük ve onurdan vazgeçerek tipik bir kamp sakini kalıbına girmemizi sağlayacak şekilde koşulların bir oyuncağı olup olmayacağımızı belirleyen kararları verme fırsatı sağlıyordu.”
Henry Miller ve Philip K. Dick gibi, Frankl da acıyı sadece varoluşun değil aynı zamanda anlamlı yaşamın önemli bir parçası olarak kabul eder:
“Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.”
Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği onca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu ona, en ağır şartlar altında bile yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında, kişi kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın zor bir durumun sunduğu ahlaki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da o insanın acılarına değip değmediğini belirler.”
Frankl kampta psikiyatrist olarak çalışırken insanların hayatta kalmasını sağlayan düşünce şeklinin gelecek hedeflerine odaklanmak olduğunu fark etti. Kitapta Nietzsche’den alıntı yapıyor: “Yaşamak için bir ‘neden’i olan kişi neredeyse bütün ‘nasıl’lara katlanabilir.”
“Hayatında herhangi bir amaç, hedef ya da anlam görmeyen, bu nedenle hayatını sürdürmek istemeyen kişinin vay haline! Kaybetmesi uzun sürmeyecektir. Bu tür bir insanın her türden yüreklendirici tartışmayı reddetmek için verdiği tipik karşılık şuydu: ‘Artık hayattan beklediğim hiçbir şey yok.’ Buna nasıl bir yanıt verilebilir ki?
Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara bunu öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında soru sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın düşünce ya da konuşma değil, doğru eylem ve yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara çözümler bulmak ve yaşamın her birey için kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir.”
*Alıntılardan bazıları kitabın Türkçe çevirisinden alınmıştır (İnsanın Anlam Arayışı, Viktor E. Frankl, 85. Basım, Okuyanus, Çeviren: Selçuk Budak)
Kısaltarak çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Brainpickings)






