Akıl sağlığı düzelmeyecek kadar bozuk bir genç adama doğum günü hediyesi seçme sorunuyla dört yıl içinde dördüncü kez karşı karşıyaydılar. Herhangi bir isteği var mıydı? Yoktu. Onun gözünde insan yapımı her şey şeytan kovanıydı; sadece kendisinin algılayabileceği habis bir enerjiyle ya da kendi soyut dünyasında hiçbir işe yaramayacak iğrenç bir rahatlıkla kımıl kımıldı. Anne babası onu korkutacak ya da gocunduracak seçenekleri eledikten sonra (örneğin alet sayılabilecek her şey tabuydu) oğulları için zarif, masum ve önemsiz bir hediye buldu – on küçük kavanozda on çeşit meyve jöleli bir sepet.
Oğulları doğduğunda uzun süredir evliydiler, aradan yirmi yıl geçmişti ve artık oldukça yaşlıydılar. Annenin sönük gri saçları dikkatsizce toplanmıştı. Ucuz siyah bir elbise giyiyordu. Onun yaşındaki diğer kadınların aksine (örneğin yüzü leylak ve pembe boyalı, şapkasında bir demet çiçek olan yan komşuları Bayan Sol) kusurları ortaya çıkaran bahar ışığında bembeyaz teni öne çıkıyordu. Eskiden memleketlerinde oldukça başarılı bir işadamı olan kocası ise artık New York’ta, kırk yıllık gerçek bir Amerikalı olan kardeşi Isaac’e tamamen bağımlı yaşıyordu. Isaac’i nadiren görüyorlardı, ona Prens lakabını takmışlardı.
O cuma, oğullarının doğum gününde her şey ters gitti. Metro iki istasyon arasında arızalandı ve on beş dakika boyunca vazifeşinas kalplerinin atışı ve gazete hışırtısı dışında hiçbir şey duymadılar. Sonra otobüs gecikti, sokağın köşesinde uzun süre beklediler. Nihayet gelen otobüs de geveze lise öğrencileriyle tıka basa doluydu. Sanatoryuma giden toprak yolu yürürlerken de yağmur başladı. Vardıklarında yine beklediler, sonunda her zaman ayaklarını sürüyerek (şaşkın, kötü tıraş edilmiş ve sivilceler yüzünden kızarmış asık yüzüyle) odaya giren oğullarının yerine gele gele tanıdıkları ama kulak asmadıkları hemşire geldi, parlak bir yüzle oğullarının tekrar kendini öldürmeye yeltendiğini açıkladı. Şu an iyi, diye ekledi, ama ebeveynlerinin ziyareti onu tedirgin edebilir. Sanatoryumun personel sayısı yetersizdi, her şey o kadar kolay kaybolabiliyor ya da karıştırılabiliyordu ki hediyelerini oğullarına iletmesi için hemşireye emanet etmek yerine bir dahaki ziyaretlerinde tekrar yanlarında getirmeye karar verdiler.
Binadan çıktıklarında kadın kocasının şemsiyeyi açmasını bekledi ve koluna girdi. Kocası üzgün olduğu zamanlarda yaptığı gibi boğazını temizledi. Caddenin diğer tarafındaki otobüs durağına geldiklerinde kocası şemsiyeyi kapadı. Birkaç adım ötede küçük ve acemi bir kuş, rüzgârda sallanan ve su damlatan bir ağacın altındaki su birikintisinde âciz bir halde çırpınıyordu.
Metro istasyonuna yaptıkları uzun yolculuk sırasında ne o ne de kocası tek kelime etti, kadının gözleri ne zaman kocasının şemsiyenin kolunu kavramış kıpırdayıp duran ellerine takılsa, şişmiş damarlarla kahverengi lekeleri görse gözyaşlarının artan baskısını daha da hissediyordu. Dikkatini dağıtmak için etrafına bakınırken koyu saçlı, pis kırmızı tırnaklı bir kızın, yanında oturan, ondan yaşça büyük kadının omzunda ağladığını fark edince hafif sarsıldı, içinde merak ve şefkat karışımı bir duygu uyandı. Bu kadın kime benziyordu? Ağlayan yolcuyu, kızı –yıllar önce Minsk’te– Soloveichik’lerden biriyle evlenen Rebecca Borisovna’ya benzetti.
Oğulları son denemesinde doktorun söylediğine bakılırsa başyapıt sayılabilecek bir metot geliştirmiş, yanındaki kıskanç hasta onun uçma alıştırması yaptığını düşünüp zamanında engellemese başarılı da olacakmış. Aslında bu dünyaya bir delik açıp kaçmak istiyormuş.
Oğullarının sanrıları aylık bir bilim dergisindeki ayrıntılı bir makaleye konu olmuştu, sanatoryumdaki doktorun verdiği bu sayıyı okumuşlardı. Ama makaleden çok daha önce onlar kocasıyla durumu çözmüşlerdi. Makalede “göndergesel mani” teşhisi konmuştu: Bu ender vakalarda hasta, etrafında gerçekleşen her şeyin onun kişiliğine ve varoluşuna dair gizli bir gönderme içerdiğini düşünür. Gerçek insanları komplonun dışında tutar, çünkü kendini diğerlerinden çok daha zeki görür. Her yerde doğa fenomenleri onu takip eder. Gökyüzünde onu sürekli izleyen bulutlar aralarında işaretleşerek birbirlerine onunla ilgili inanılmaz teferruatlı bilgiler aktarır. Ağaçlar alacakaranlıkta onun en gizli düşüncelerini meçhul el kol hareketleri ve parmak alfabesiyle tartışır. Çakıltaşları, izler ya da güneş lekeleri ona iletilmesi gereken mesajları kodlayan korkunç desenler çizer. Her şey bir şifredir ve tema hep odur. Etrafındaki her şey ajandır. Bazıları ondan bağımsız gözlemcilerdendir, cam yüzeyler ve durgun havuzlar gibi; bazıları örneğin vitrinlerdeki ceketler, önyargılı şahitlerdir, özbeöz linççilerdir; bazıları (akan sular, fırtınalar) delilik derecesinde histeriktir, ona dair çarpık fikirleri vardır ve garip bir şekilde o ne yaparsa yanlış anlarlar. O sürekli tetikte olmalı, her dakikasını ve hayatının her birimini bu salınımların kodunu kırmaya adamalıdır. Verdiği nefes bile listelenip arşivlenir. Keşke merakını uyandıran şeyler o an etrafında bulunanlarla sınırlı olsa, ama maalesef değil! Mesafe arttıkça vahşi skandallar sağanağının oylumu ve oynaklığı da yükselir. Milyon kez büyütülmüş kan hücrelerinin siluetleri boş düzlüklerde uçuşur; daha da ötesinde, alabildiğine kunt ve azametli dağlar, varlığının nihai hakikatini granit ve uğuldayan köknar kabilinden özetler.
Metronun uğultusu ve pis havasından kurtulup yeryüzüne çıktıklarında günün tortuları sokak lambalarının ışığına karışıyordu. Kadın akşam yemeği için biraz balık almak istedi ve kavanoz dolu sepeti kocasına verip eve gitmesini söyledi. Dolayısıyla kocası kiralık evlerine döndü, üçüncü kata çıkınca anahtarlarını sabah kadına verdiğini hatırladı.
On dakika sonra kadın merdivenleri yorgun argın çıkarken bir yandan da solgun solgun gülümseyip başını sallayarak kendi aptallığına yazıklanıyordu. Kocası merdivenlerde sessizce oturuyordu, karısı gelince sessizce ayağa kalktı. İki odalı dairelerine girdiler, adam hemen aynanın karşısına geçti. Başparmaklarıyla kenarlarından çekiştirerek ağzını gerdi, suratını ekşitince yüzü korkunç bir maskeye benzedi, yeni ama ne yazık ki rahatsız takma dişlerini çıkardı. Kadın sofrayı hazırlarken adam Rusça gazetesini okudu. Okumaya devam ederek tabağındaki diş gerektirmeyen solgun şeyleri yedi. Kadın kocasının ruh hallerine aşinaydı, o da sessizdi.
Kocası yatmaya gittiğinde kadın lekeli oyun kartları ve eski fotoğraf albümleriyle oturma odasında kaldı. Yağmurun çöp tenekelerinde çınladığı dar avlunun karşı tarafındaki pencereler donuk ışıklarla aydınlanmıştı, pencerelerin birinde ellerini başının altına kavuşturup dirseklerini kaldırmış siyah pantolonlu bir adam dağınık yatağının üzerinde sırtüstü uzanıyordu. Kadın perdeleri çekti ve fotoğraflara yöneldi. Oğlu çoğu bebekten daha şaşkın bakıyordu. Leipzig’deki Alman hizmetçileri ve onun şişman yüzlü nişanlısı albümün kenarından düştü. Sayfaları çevirmeye devam etti: Minsk, devrim, Leipzig, Berlin, tekrar Leipzig, eğimli evlerinin eğimli girişi, bayağı bulanık. Burada dört yaşında, parkta, utangaç ve alnı buruşuk, yüzünü şevkli bir sincaptan diğer tarafa çevirmiş, tıpkı yabancı birisine yapabileceği gibi. Şu da müşkülpesent, sivri hatlı, gözü dönmüş yaşlı Rosa Teyze; kötü haberlerin, batan bankaların, tren kazalarının, kanser ve tümörlerin olduğu çalkantılı bir dünyada yaşadı, ta ki Almanlar onu ve değer verdiği herkesi öldürene kadar. Oğlu altı yaşında; insanlar gibi elleri, kolları olan mükemmel kuşlar çizdiği ve koca adamlar gibi uykusuzluk hastalığından mustarip olduğu zamanlar. Oğlunun kuzeni şimdilerde ünlü bir satranç oyuncusu. Tekrar oğlu, sekiz yaşında olmalı, daha o zamanlar bile onu anlamak zor, koridordaki duvar kâğıtlarından korkuyor, bir kitaptaki alt tarafı yapraksız bir ağacın dalına asılı eski bir el arabası tekerleğini ve taşlı bir yamacı gösteren pastoral resimden korkuyor. Burada on yaşında, Avrupa’dan kaçtıkları yıl. Utancı, acıma hissini, insanı küçük düşüren yolculuk şartlarını ve Amerika’ya geldikten sonra oğullarını yazdırdıkları özel okuldaki çirkin, muzır ve geri zekâlı çocukları hatırladı. Sonra oğullarının zatürree sonrası nekahet dönemi geliyordu, anne baba oğullarının küçük fobilerini doğuştan yetenekli ve dâhi bir çocuğun acayiplikleri olarak görüyordu inatla, onlara göre bu acayiplikler mantıklı bir etkileşim içindeki yoğun bir illüzyonlar düğümüne dönüşmüştü zamanla ve normal bir akla kapalıydı.
Kadın tüm bunları ve çok daha fazlasını kabullenmişti. Sonuçta yaşamak mutlulukları bir bir kaybetmeyi kanıksamak demekti, hatta onun durumunda en küçük ilerleme ihtimallerini bile. Kocasıyla birlikte şu ya da bu sebepten ötürü katlanmak zorunda kaldıkları mütekerrir acı dalgalarını düşündü; oğlunu akıl almaz biçimlerde inciten görünmez devleri; dünyadaki hesaba kitaba gelmez şefkati ve şefkatin eninde sonunda ezilmeye, israf olmaya ya da deliliğe dönüşmeye yazgılı olmasını; tozlu köşelerde kendi kendine mırıldanan ihmal edilmiş çocukları, çiftçiden gizlenemeyen güzel yabani otları.
Kocasının inlemesini duyduğunda neredeyse gece yarısıydı. Biraz sonra kocası pijamasının üstüne güzel, mavi bornozu yerine giymeyi tercih ettiği eski, astraganlı paltosuyla sendeleyerek oturma odasına geldi.
“Uyuyamıyorum,” diye haykırdı.
“Neden uyuyamıyorsun,” diye sordu, “çok yorgundun.”
“Uyuyamıyorum çünkü ölüyorum,” dedi ve koltuğa uzandı.
“Karnın mı? Doktor Solov’u aramamı ister misin?”
“Doktor istemem, doktor istemem,” diye inledi. “Doktorların cehennemin dibine kadar yolu var. Oğlumuzu oradan bir an önce kurtarmamız gerek. Yoksa biz sorumlu olacağız... biz!” diyerek oturma pozisyonuna geçti, iki ayağı yerde, sıktığı yumruğuyla alnını dövmeye başladı.
“Tamam,” dedi kadın sakince, “yarın sabah gidip onu eve getiririz.”
“Çay istiyorum,” dedi kocası ve tuvalete gitti.
Zar zor eğilip yere düşen bir iki kartı ve fotoğrafı kaldırdı – kupa valesi, maça dokuzu ve bir as, hizmetçi Elsa ve çam yarması âşığı. Kocası banyodan keyifli döndü ve bağırarak, “Her şeyi çözdüm, ona yatak odasını vereceğiz. İkimiz de gecenin bir yarısını onun yanında, diğer yarısını koltukta geçiririz. Onu haftada en az iki kez doktora götürürüz. Prens’in ne dediği önemli değil. Zaten fazla bir şey diyemez, çünkü böylesi daha ucuza gelir.”
Telefon çaldı. Telefonun genelde çalmadığı saatlerdi. Adam odanın ortasında durdu, ayağıyla terliğinin çıkan tekini aradı, çocuksu ve arsız bir havayla karısına baktı. Karısının İngilizcesi daha iyi olduğu için genelde telefonları o açardı.
“Charlie’yle konuşabilir miyim,” dedi kızın donuk, kısık sesi.
“Hangi numarayı aramıştınız?.. Hayır, yanlış numara.”
Ahizeyi nazikçe yerine bıraktı ve elini kalbine götürdü:
“Telefon çalınca yüreğime indi.”
Adam hızlıca gülümsedi ve hemen heyecanlı monoloğuna devam etti. Gün doğduğu gibi onu alacaklardı, kendi iyiliği için tüm bıçakları bir çekmeceye kilitleyeceklerdi. En kötü zamanlarında bile kimseye zararı dokunmamıştı.
Telefon ikinci kez çaldı.
Aynı tonsuz, endişeli, genç ses Charlie’yi sordu.
“Tekrar yanlış numara. Neyi yanlış yaptığınızı anlatayım: Sıfır yerine harf olan ‘o’ya basıyorsunuz.” Telefonu tekrar kapadı.
Beklenmedik, keyifli gece yarısı çayına geri döndüler. Adam çayı höpürdetti, yüzü kızarmıştı, daha sonra şeker çayın her tarafına eşit dağılsın diye bardağı tabağından kaldırıp dairesel hareketlerle salladı. Başının kel tarafındaki damar bariz bir şekilde kabarmıştı ve çenesindeki gümüşi kıllar belirginleşmişti. Doğum günü hediyesi masada duruyordu. Kadın ona bir bardak daha çay koyarken gözlüklerini taktı ve keyifle parlak sarı, yeşil, kırmızı kavanozlara baktı. Islak, sarsak dudaklarıyla zarif etiketleri hecelemeye başladı: kayısı, üzüm, kırmızı erik, ayva. Yaban elmasına geldiğinde telefon tekrar çalmaya başladı. N
İngilizceden çeviren: Pınarnaz Eren