Miguel Sokağı’ndaki herkes Erkek Adam’ın deli olduğunu söylerdi, bu yüzden de ona hiç takılmazlardı. Ama ben onun deli olduğundan emin değilim, hatta ondan daha da deli insanlar olduğunu düşünüyorum.
Deliye benzer bir hali yoktu. Orta boylu, zayıf biriydi, çirkin de değildi. Bir delinin baktığı gibi bakmazdı sana, onunla konuşsan çok da mantıklı yanıtlar verirdi.
Ama bazı değişik alışkanlıkları vardı.
Her seçime katılırdı, belediye seçimleri ve yasama konseyi seçimleri, bölgede her yere posterlerini yapıştırırdı. Bu posterler, iyi basılmış posterlerdi. Üstünde yalnızca “oy verin” yazardı, altında da Erkek Adam’ın resmi olurdu.
Her seçimde üç oy alırdı. İşte bunu anlayamazdım. Tamam, Erkek Adam kendine oy verirdi, ama öteki iki oy kimindi?
Hat’e sordum.
“Valla ben de bilmiyorum. Kim bilir kim. Belki de iki hergele şaka yapıyordur. Ama bunu her zaman yaptıklarına göre, bu hergeleler gerçekten çok komik. Erkek Adam gibi deli onlar da.”
Uzun bir süre Erkek Adam’a oy veren bu iki deliyi düşünüp durdum. Ne zaman tuhaf bir şey yapan birisini görsem, “Acaba Erkek Adam’a bu mu oy verdi?” diye sorarım kendime.
Bütün şehir bu iki adamın sırrını çözmeye çalışırdı.
Erkek Adam hiç çalışmazdı. Ama boş gezenin kalfası da değildi. Sözcüklere takmıştı kafayı, özellikle de sözcükleri yazmaya. Bütün bir günü tek bir sözcük yazarak geçirebilirdi.
Bir gün Miguel Sokağı’nın köşesinde Erkek Adam’ı gördüm.
“Nereye gidiyorsun evlat?” diye sordu Erkek Adam.
“Okula,” diye yanıt verdim.
Erkek Adam bana ciddi ciddi bakıp alaylı bir şekilde, “Demek okula gidiyorsun ha?” dedi.
Ben de kendiliğinden, “Evet, okula gidiyorum,” dedim. Sonra düşündüm de fark etmeden Erkek Adam’ın düzgün ve güzel aksanlı İngilizcesini taklit etmişim.
Bu, Erkek Adam’la ilgili başka bir bilinmeyendi. Yani aksanı. O konuşurken gözlerini kapatsan, dilbilgisine çok özen göstermeyen yüksek sınıftan bir İngiliz beyefendisi konuşuyor sanırsın.
Erkek Adam kendi kendine konuşur gibi, “Demek küçük delikanlı okula gidiyor,” dedi.
Sonra beni unutup cebinden uzun bir tebeşir çıkardı ve kaldırıma yazı yazmaya başladı. Büyük bir O çizip içini doldurdu, sonra K ve U yazdı. Daha sonra bir sürü U yazmaya başladı. Her birini bir öncekinden daha küçük yazıyordu. U ardından U yazıyordu.
Öğlen yemeği için eve geldiğimde, Fransız Sokağı’na geçmiş hâlâ U yazıyordu. Elinde de bir bez parçası yanlışları siliyordu.
Öğleden sonra, köşeyi dönmüş tekrar Miguel Sokağı’na gelmişti.
Eve gittim, okul giysilerimi çıkarıp günlük giysilerimi giydim ve dışarı çıktım.
Şimdi de Miguel Sokağı’nı yarılamıştı.
“Ee küçük delikanlı bugün okula gittin mi?” diye sordu.
“Evet,” dedim.
Ayağa kalkıp sırtını dikleştirdi.
Tekrar çömeldi ve kocaman bir L çizdi ve yaptığını beğenerek yavaş yavaş içini doldurdu.
Bitirdiğinde kalkıp şöyle dedi: “Sen kendi işini yap. Ben de kendi işimi.”
Ya da böyle bir şeydi işte. Erkek Adam’a, kriket oynamaya gidiyorum desen, KRİK yazar ve seni tekrar fark edene kadar E’ye odaklanır.
Bir gün Miguel Sokağı’nın başındaki büyük kafeye gitti ve taburelere oturmuş müşterilere köpek gibi havlayıp homurdandı.
Elleri tüylü, Portekizli ve cüsseli bir adam olan kafe sahibi, “Erkek Adam, başımı belaya sokmadan çık git buradan,” dedi.
Erkek Adam yalnızca gülüyordu.
Erkek Adam’ı dışarı attılar.
Ertesi gün, kafenin sahibi bütün kapıları açık buldu, birisi gece içeri girmiş. Ama hiçbir şey kaybolmamış.
Hat şöyle demişti: “Erkek Adam’ın kafasını attırmayın. Hiçbir şeyi unutmaz.”
O gece kafeye tekrar birisi girdi ve kapılar yine açıktı.
Kafeye ertesi gece de girildi, bu sefer de taburelerin, masaların üstüne ve tezgâha belirli aralıklarla dışkı bırakılmıştı.
Kafe sahibi haftalarca mahallelinin diline düştü, alay konusu oldu. Uzun bir süre kafeye giden olmadı.
Hat, “Sana dediğim çıktı. Oğlum, bu adamla uğraşmayın. Böyle insanlar gerçekten fesat. Allah öyle yaratmış.”
Bu tür olaylar yüzünden herkes Erkek Adam’dan uzak dururdu. Tek arkadaşı, kulakları siyah benekli, küçük, beyaz kırma bir köpekti.
Köpek de bir anlamda Erkek Adam’a benziyordu. İlginç bir köpekti. Hiç havlamaz, sana bakmazdı; sen dönüp köpeğe baksan, o, kafasını başka yere çevirirdi. Öteki köpeklerle de arkadaşlık etmezdi. Bir köpek ona yakın davransa ya da dalaşmaya kalksa, Erkek Adam’ın köpeği ona sakince, kınayan bir bakış atar, bir daha da dönüp arkasına bakmazdı.
Erkek Adam köpeğini severdi, köpek de onu. Birbirleri için yaratılmışlardı. Erkek Adam köpeği olmadan yaşayamazdı.
Görünüşe göre, Erkek Adam’ın köpeğin bağırsakları üstünde büyük bir kontrolü vardı.
Hat, “Hakikaten bunu anlamıyorum. Nasıl olur!” demişti.
Her şey Miguel Sokağı’nda başladı.
Bir sabah bir sürü kadın bir baktılar ki kurusun diye gece astıkları giysiler köpek pisliğiyle kirlenmiş. Tabii kimse o kirli çarşafları ve gömlekleri kullanmak istemedi. Erkek Adam’a söylediler, o da kirli giysileri seve seve aldı.
Erkek Adam bu giysileri satardı.
Hat, “Böyle şeyler beni, bu adam gerçekten deli mi, diye düşündürüyor,” demişti.
Miguel Sokağı’ndaki olaylar yayılmıştı ve Erkek Adam’ın köpeğinden çekenler, başkalarının da başına aynı şey gelecek diye korkuyordu.
Biz Miguel Sokağı’nda, biraz da olsa onunla gurur duymaya başladık.
Ne oldu da Erkek Adam iyileşmeye başladı bilmiyorum. Belki köpeğinin ölümüyle ilgilidir. Köpek bir arabanın altında kalmış ve Hat’in dediğine göre, ince bir çığlık atmış o kadar, sonra ölmüş.
Erkek Adam günlerce, afallamış ve ne yaptığını bilmez bir halde dolaşıp durdu.
Kaldırımlara yazı yazmıyordu artık, ne benle ne de mahalledeki öteki çocuklarla konuşuyordu. Ellerini kenetleyip sıtmaya yakalanmış gibi titreyerek kendi kendine konuşmaya başladı.
Sonra bir gün çıkıp, banyo yaptıktan sonra Tanrı’yı gördüğünü söyledi.
Çoğumuz buna şaşırmadık. O günlerde İspanya Limanı’nda, hatta Trinidad’ta Tanrı’yı görmek çok yaygındı. Fuente Grove’daki gizemli masör Guanesh Pundit başlatmıştı bunu. O da Tanrı’yı görmüştü ve
Tanrı’nın Bana Anlattıkları başlığıyla bir de kitapçık bastırmıştı. Bir sürü hasım gizemci ve sayıları hiç de az olmayan masör aynı şeyi iddia etmişti. Tanrı ortalıkta olduğuna göre Erkek Adam’ın da onu görmesi gerekiyordu.
Erkek Adam Miguel Sokağı’nın köşesinde, Mary’nin dükkânın tentesinin altında vaaz vermeye başladı. Bunu her cumartesi akşamı yapıyordu. Sakallarını uzattı ve uzun beyaz bir cüppe giymeye başladı. Eline bir
İncil ve öteki dini şeyleri aldı, bir gaz lambasının altında vaaz vermeye başladı. Çok etkileyici bir vaizdi, tuhaf bir biçimde vaaz veriyordu. Kadınları ağlatıyordu ve insanları öyle bir hale getiriyordu ki, Hat endişelenmeye başlamıştı.
İncil’i sağ elinde taşıyor, sol eliyle üstüne hafifçe vuruyor ve mükemmel İngiliz aksanıyla şunları söylüyordu: “Birkaç gündür Tanrı’yla konuşuyorum ve bana siz insanlarla ilgili söylediği şeyler hiç de hoş değil. Bu aralar politikacılar adanın kendine yetecek bir hale geleceğini söyleyip duruyor. Dün akşam Tanrı bana ne dedi biliyor musunuz? Daha dün akşam, tam yemekten sonra? Tanrı şöyle der: ‘Erkek Adam, gel de şu insanların haline bak.’ Bana kocaların karılarını, karıların da kocalarını yediğini gösterdi. Bana babanın oğlunu, annenin kızını yediğini gösterdi. Bana kardeşin kardeşi yediğini gösterdi. İşte politikacıların, adanın kendine yeten bir yer olacağını söylerken anlatmaya çalıştıkları şey bu. Ancak kardeşlerim, Tanrı’ya dönmek için hâlâ zamanınız var.”
Erkek Adam’ın vaazını dinlediğim her cumartesi akşamı kâbus görürdüm. Ama tuhaf olan şey, Erkek Adam insanları ne kadar çok korkutursa, insanlar da onun vaazlarını o kadar çok dinliyordu ve her zamankinden daha çok eşya veriyorlardı ona.
Hafta içi yalnızca beyaz cüppesiyle ortalarda dolanır, yiyecek dilenirdi. İsa’nın emrettiği şeyleri yaptığını ve bütün mallarını dağıttığını söylerdi. Uzun siyah sakallarını ve derin parlak gözlerini görünce reddedemiyordunuz. Beni fark etmiyordu artık, “Demek okula gidiyorsun?” diye sormuyordu.
Mahalledekiler bu değişimin nerden kaynaklandığını anlamıyordu. Erkek Adam’ın gerçekten deli olduğunu düşünüp kendilerini avutmaya çalışıyorlardı, ama bence onlar da benim gibi Erkek Adam’ın deli olduğundan emin değildi.
Sonradan olanlarsa beklenmeyen şeyler değildi.
Erkek Adam, kendisinin yeni Mesih olduğunu ilan etti.
Hat bir gün gelip, “Son olanları duydunuz mu?” dedi.
“Neyi?” diye sorduk.
“Erkek Adam’la ilgili olanları. Yakında çarmıha gerileceğini söylüyor.”
“Kimse dokunmaz ona. Herkesin ödü kopuyor,” dedi Edward.
Sonra Hat, “Hayır, öyle değil. Gidip kendi kendini çarmıha gerecekmiş. Bir cuma, Blue Basin’e gidip kendini bir haça bağlayacak ve insanlar da onu taşlayacakmış,” diye açıkladı.
Birisi kahkaha attı, sanırım Errol’du, ama kimse onunla birlikte gülmeyince sustu.
Ne kadar merak edip endişelensek de Erkek Adam bizim mahallemizden çıktı diye gurur duyuyorduk.
Dükkânlarda, kafelerde, bazı evlerin kapılarında Erkek Adam’ın çarmıha gerilecek olmasıyla ilgili el yazısı küçük ilanlar ortaya çıkmaya başladı.
Hat, “Blue Basin çok kalabalık olacak,” dedi ve ekledi, “birkaç polis de gelecekmiş diye duydum.”
O gün sabah erkenden, dükkânlar açılmadan, Ariapita Meydanı’nda troleybüsler çalışmaya başlamadan Miguel Sokağı’nın köşesinde büyük bir kalabalık toplanmaya başladı. Bir sürü adam siyaha bürünmüş, bir sürü kadın da beyaz giyinmişti. İlahiler okuyorlardı. Neredeyse yirmi tane de polis vardı, onlar ilahi okumuyordu.
Erkek Adam ortaya çıktığında, çok zayıf ve kutsal görünüyordu, kadınlar cüppesine dokunabilmek için ağlayarak koşmaya başladılar. Polis herhangi bir durumda müdahale edebilmek için hazır bekliyordu.
Bir kamyonet ahşaptan yapılma büyük bir haç getirdi.
Hat, kaşe takımı içinde mutsuz görünüyordu. “Kibritlik odundanmış. Ağır değil. Oldukça hafif.”
Edward birden atılıp kızgınlıkla, “Ne yani, bu önemli mi? Can ve beden bu kadar önemli mi?” dedi.
Hat, “Ben bir şey söylemiyorum,” dedi.
Birkaç adam haçı kamyonetten indirip Erkek Adam’a verecekti, ama o, adamları durdurdu. İngiliz aksanı sabahın bu erken saatinde harika geliyordu kulağa. “Buraya değil. Blue Basin’e götürün.”
Hat şaşırdı.
Blue Basin’e yürüdük, İspanya Limanı’nın kuzeybatısındaki dağlarda bir şelaleydi. Oraya iki saatte gidebildik. Erkek Adam, haçı yolda, taşlı patikada Basin’e kadar taşıdı.
Birkaç adam haçı kaldırdı ve Erkek Adam’ı haça bağladı.
Erkek Adam, “Kardeşlerim taşlayın beni,” dedi.
Kadınlar ağlıyor, ayaklarına toprak ve çakıl taşları atıyordu.
Erkek Adam inliyor, “Kutsal Baba onları affet. Ne yaptıklarını bilmiyorlar,” dedi ve, “Kardeşler, taşlayın beni,” diye bağırdı.
Göğsüne yumurta büyüklüğünde bir taş denk geldi.
Erkek Adam, “Taşlayın, taşlayın, kardeşler TAŞLAYIN beni! Sizi affediyorum!” diyerek ağlıyordu.
Edward, “Bu adam gerçekten çok cesur,” dedi.
İnsanlar Erkek Adam’ın yüzüne ve göğsüne kocaman taşlar savurmaya başladı.
Erkek Adam üzgün ve şaşkın görünüyordu. “Ne oluyor burada? Millet, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Çabuk indirin beni buradan, çabuk indirin, bana o taşı atan orospu çocuğunun canına okuyacağım,” diye haykırdı.
Edward, Hat ve ötekilerin bulunduğu yerden bakınca, acıdan ağladığı sanılıyordu.
Erkek Adam’a daha büyük bir taş geldi, kadınlar ona çakıl taşı ve toprak atmaya devam ediyordu.
Erkek Adam açık bir şekilde, “Kesin şu saçmalığı. Bırakın dedim size. Şu aptallığı bırakın diyorum size, duydunuz mu,” diye bağırıyordu. Sonra daha da yüksek sesle öyle bir küfretti ki insanlar şaşkınlıkla durdu.
Polis, Erkek Adam’ı götürdü.
Yetkililer onu gözaltına aldı. Sonra da ömür boyu hapis.
İngilizceden çeviren: Derya Kartal
Vidiadhar Surajprasad Naipaul (1932) Trinidad asıllı İngiliz yazar. 1950’de bursla geldiği İngiltere’de Oxford Üniversitesi’ni bitirdi. 2001’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Türkçe yayımlanan yapıtlarından bazıları:
Miguel Sokağı (
Miguel Street; Tukuvaz Kitap, 2006),
Büyülü Tohumlar (
Magic Seeds; YKY, 2007),
Yarım Hayat (
Half a Life; YKY, 2007),
Taklitçiler (
The Mimic Man; Turkuvaz Kitap, 2007).