Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Ekim 2017

Öykü

Vsevolod Mihayloviç Garşin • Dört Gün

Vsevolod Mihayloviç Garşin

Paylaş

14

0


Hatırlıyorum; ormanda nasıl koştuğumuzu, kurşunların nasıl vızırdadığını, kurşunlar tarafından koparılan dalların nasıl düştüğünü, akdikenlerin arasından kendimize güçlükle nasıl yol açtığımızı hatırlıyorum. Atışlar sıklaştı. Ormanın kenarından, şurada burada görünüp kaybolan kırmızı bir şey çıktı. Sidorov, birinci bölükten gepegenç bir askercik (bizim safların arasına nasıl düşmüş, diye geçti aklımdan) birden yere çömeldi, fal taşı gibi kocaman kocaman açılmış, korku dolu gözlerle hiçbir şey demeden dönüp bana baktı. Ağzından oluk gibi kan boşanıyordu. Evet, bunu çok iyi hatırlıyorum. Sık çalılıkların arasında onu daha ormanın kenarındayken gördüğümü… onu da gördüğümü hatırlıyorum. İriyarı şişman bir Türktü, ben ise zayıf ve cılız olmama karşın tam onun üstüne doğru koşuyordum. Bir şey patladı, bana öyle geldi ki, kocaman bir şey uçup gitti hemen yanı başımdan; kulaklarım çınladı. Bana ateş etti, diye düşündüm. O ise korku dolu bir çığlıkla sırtı dönük olarak sık dallı bir akdiken çalısına sokuldu. Çalının arkasına geçebilirdi, ama korkudan ne yapacağını bilemeden dikenli dalların arasına girdi. Bir vuruşta elinden düşürdüm tüfeğini, diğer bir vuruşla süngümü bir yerine sapladım. Ne hırıltıydı çıkan ses, ne de inlemeydi. Sonra koşarak uzaklaştım. Bizimkiler, “Hurraa!” diye bağırıyor, yere yıkılıyor, ateş ediyorlardı. Ormandan çıkıp açıklığa gelince birkaç el ateş ettiğimi hatırlıyorum. Birden “hurra” sesi daha yüksek çıktı, biz de hep birden ileriye doğru hareket ettik. Daha doğrusu, biz değil, bizimkiler hareket etmişti, çünkü ben arkada kalmıştım. Bu bana tuhaf geldi. Daha da tuhaf olanı birdenbire her şeyin yok oluşuydu; tüm haykırışlar ve ateş sesleri kesildi. Hiçbir şey duymuyordum, yalnızca mavi bir şey görüyordum; gökyüzü olmalıydı gördüğüm. Bir anda o da yok oldu.   Böylesi garip bir durumda kaldığım hiç olmamıştı. Yatıyorum, anlaşılan yüzükoyun yatıyorum, önümde yalnızca küçük bir toprak parçacığı görüyorum. Birkaç ot, bu otların birinden baş aşağı, ağır ağır inen bir karınca, geçen yılın otlarından kalan çer çöp parçaları; işte, tüm dünyam bu. Üstelik onu da tek gözümle görüyorum, çünkü öteki gözüm katı bir şeyle iyice kapanmış durumda, başımın dayandığı ağaç dalı tarafından örtülmüş olmalı. Korkunç derecede rahatsız durumdayım, ben de istiyorum kıpırdamayı, ama neden yapamadığımı kesinlikle anlamıyorum. Zaman böyle böyle geçiyor. Çayır çekirgelerinin cırıltısını, arıların vızıldayışını duyuyorum. Başka hiçbir şey yok. Sonunda kendimi zorluyorum, altımda kalan sağ elimi kurtarıyorum, iki elimle birden toprağa dayanarak dizlerimin üstünde kalkmak istiyorum. Keskin ve yıldırım gibi süratli bir şey dizlerimden göğsüme ve başıma kadar tüm vücudumu delip geçiyor, yeniden düşüyorum. Yeniden karanlık, yeniden hiçbir şey yok.   Uyandım. Neden yıldızları görüyorum, koyu lacivert Bulgar göğünde öyle ışıl ışıl parıldayan yıldızları? Yoksa çadırda değil miyim? Çadırdan neden çıktım? Kıpırdıyorum ve bacaklarımda ıstıraplı bir ağrı hissediyorum. Evet, çarpışmada yaralandım. Tehlikeli mi, değil mi? Bacaklarımın ağrıyan yerlerini tutuyorum. Hem sağ, hem sol bacağım pıhtılaşıp katılaşmış kanla kaplı. Ellerimle dokunduğumda acısı daha da şiddetleniyor. Diş ağrısı gibi bir acı: sürekli, insanı canından bezdiren. Kulaklarım çınlıyor, başım kurşun gibi ağır. İki ayağımdan yaralandığımı belli belirsiz anlıyorum. Bu da nesi? Beni neden kaldırmamışlar? Yoksa Türkler bizi bozguna mı uğrattı? Başıma gelenleri önce belli belirsiz, sonra daha net hatırlamaya başlıyorum ve kesinlikle yenilmediğimiz sonucuna varıyorum. Çünkü ben düştüm (gerçi bunu hatırlamıyorum, ama herkesin ileriye nasıl atıldığını, benim ise koşamadığımı, gözlerimin önünde sadece mavi bir şeyin kaldığını hatırlıyorum), tepenin üstündeki ağaçsız alana düştüm. Bizim tabur komutanı bu ağaçsız alanı işaret etmiş, “Gençler, orada olacağız!” diye haykırmıştı çınlayan sesiyle. Biz de oradaydık işte; demek ki bozguna uğramamıştık… Beni alıp niye götürmediler? Ne de olsa, burada, bu ağaçsız alanda, açık arazide her şey görünür durumda. Öyle ya, burada herhalde tek başıma yatmıyorumdur. Çok sık ateş ediliyordu. Başımı çevirip bakmam gerekir. Bunu yapmak şimdi daha kolay, çünkü daha o zaman, kendime geldiğimde, küçük bir ot ve o ottan usul usul baş aşağı inen bir karınca görmüştüm, kalkmaya çalışırken düşmüştüm, ama önce bulunduğum gibi yüzükoyun değil de sırtüstü düşmüştüm. Yıldızlar bana o yüzden görünüyordu işte. Hafifçe doğruluyorum ve oturuyorum. İnsan iki ayağından vurulmuşken bu zor oluyor. Birkaç kez ümitsizliğe düşüp vazgeçecek noktaya geldim; sonunda gözlerimde acının akıttığı yaşlarla oturuyorum. Başımın üstünde, büyük bir yıldızın ve birkaç küçük yıldızın ışıl ışıl parıldadığı bir parça koyu lacivert gökyüzü var, etrafımda karanlık ve yüksek bir şey var. Çalılar. Ben çalıların içindeyim; beni bulamadılar! Başımdaki saç köklerinin nasıl hareket ettiğini hissediyorum. Fakat nasıl olmuştu da onlar bana ağaçsız alanda ateş ederken ben kendimi çalılıkların içinde bulmuştum? Ağrı yüzünden kendimi bilmeden yaralı halde buraya kadar sürünerek gelmiş olmalıyım. Tuhaf olan, o zaman bu çalılığa kadar sürünerek gelebilmişken şimdi hareket edemiyor olmam. Belki de o zaman tek yaram vardı, diğer kurşun işimi burada bitirmişti. Solgun, pembemsi lekeler dönmeye başladı etrafımda. Büyük yıldız soldu, birkaç küçük yıldız ise yok oldu. İşte ay doğuyor. Şimdi evde olmak ne güzeldir! Birtakım tuhaf sesler bana kadar ulaşıyor… Birisi inliyor sanki… Evet, inilti bu. Yoksa ayaklarından vurulmuş ya da karnında bir kurşunla yanı başımda yatan benim gibi unutulmuş birisi mi var? Hayır, iniltiler o kadar yakın ki, oysa yanımda kimsenin olmadığı açık… Tanrım, bu benim ya! Yavaş, acıklı iniltiler; yoksa gerçekten de canım o kadar çok mu acıyor? Öyle olmalı. Kafam bulanık ve kurşun gibi ağır olduğundan bu ağrıyı anlamıyorum, hepsi bu. En iyisi yatıp uykuya dalmak, uyumak, uyumak… Ama bir daha uyanacak mıyım? Hiç fark etmez. Tam da uyumaya niyetlendiğim an geniş, solgun ay ışığı demeti yattığım yeri aydınlatıyor ve benden beş adım kadar ötede yatan kara, büyük bir şey görüyorum. Üstüne yer yer ay ışığı lekeleri düşüyor. Bunlar düğmeler ya da üstündeki mühimmat. Ya bir ceset ya da bir yaralı. Hiç fark etmez, ben uyuyacağım... Hayır, olamaz. Bizimkiler gitmedi. Onlar buradalar, Türkleri sürüp bu mevziyi tuttular. Neden bir konuşma ya da kamp ateşlerinin çıtırtısı duyulmuyor? Tabii ya, güçsüzlükten hiçbir şey duyamıyorum. Onlar burada olmalı. “İmdat! İmdat!” Vahşi, şiddetli, hırıltılı çığlıklar kopuyor göğsümden ama cevap gelmiyor. Çığlıklarım gece havasında gürültüyle yankılanıyor. Geriye kalan her şey susuyor. Yalnızca çekirgeler yine eskisi gibi dur durak bilmeden cırıldıyor. Ay yuvarlak çehresiyle bana hüzünle bakıyor. Yaralı olsa böylesi bir çığlık onu kendine getirirdi. O bir ceset. Bizimkilerden mi, yoksa bir Türk mü? Ah, Tanrım. Sanki fark edermiş gibi! Ve uyku çöküyor yanan gözlerime.   Çoktan uyanmış olsam da gözlerim kapalı yatıyorum. Gözlerimi açmak gelmiyor içimden, çünkü kapalı gözkapaklarımın arasından güneş ışığını hissediyorum; açarsam eğer ışık gözlerimi acıtacak. Ve kıpırdamamak en iyisi… Dün (dündü herhalde) beni yaraladılar; bir gün bir gece geçti, başka gündüzler ve geceler de geçecek ve ben öleceğim. Hiç fark etmez. En iyisi kıpırdamamak. Bedenim varsın hareketsiz kalsın. Beynin çalışmasını da durdurmak ne iyi olurdu. Onu durdurmak mümkün değil. Düşüncelerle, anılarla dopdolu kafamın içi. Gerçi bu uzun sürmeyecek, çok geçmeden sonu gelecek. Gazetelerde birkaç satır kalacak yalnızca, kayıplarımızın önemsiz olduğunu, şu kadar kişinin yaralandığını, gönüllü askerlerden İvanov adlı bir erin öldüğünü söyleyen. Hayır, soyadı da yazılmayacak: Bir kişi öldü, diyecekler. Küçük sefil bir köpek öldü dercesine, bir er öldü diyecekler... Kocaman bir tablo birden tüm canlılığıyla beliriyor hayalimde. Bu çok eskidendi; ne var ki, her şey, benim tüm hayatım, vurulmuş ayaklarımla burada yatmaya başlamadan önceki o hayat, öyle uzun zaman önceydi ki… Sokakta yürüyordum, bir öbek insan beni durdurdu. Kalabalık durmuş, acıyla ciyak ciyak bağıran, beyaz, kanlar içindeki bir şeye bakıyordu susarak. Küçük, güzelce bir köpekti baktıkları. Atlı tramvay vagonu üstünden geçmişti. Can çekişiyordu, tıpkı şimdi benim can çekiştiğim gibi. Bir çöpçü, kalabalığı yara yara ilerledi, zavallı köpeği ensesinden tutup götürdü. Kalabalık dağıldı. Beni de birisi alıp götürecek mi? Hayır, sen yat ve öl. Oysa hayat öyle güzel ki! O gün (felaketin gelip köpeği bulduğu gün) mutluydum. Bir çeşit sevinç sarhoşluğuyla yürüyordum, nedensiz de değildi hani. Siz anılar, bana eziyet etmeyin, bırakın beni. Eskinin mutluluğu, şimdinin acıları… varsın yalnızca eziyetler kalsın, ister istemez kıyaslama yapmak zorunda bırakan anılar bana eziyet etmesin. Ah, iç sıkıntısı, iç sıkıntısı! Sen yaralardan kötüsün. Her şeye rağmen hava ısınmaya başlıyor. Güneş yakıyor. Ben gözlerimi açıyorum, yine aynı çalıları, aynı göğü görüyorum, yalnız bu sefer gün ışığında. İşte, komşum da burada. Evet, o bir Türk, bir ceset. Nasıl da kocaman! Onu tanıyorum, ta kendisi… Karşımda benim tarafımdan öldürülen adam yatıyor. Onu ne için öldürdüm? Ölü olarak, kanlar içinde yatıyor. Kader onu buraya neden getirdi? O kim? Belki onun da benimki gibi yaşlı bir annesi var. Annesi, akşamları, fakir kerpiç evinin kapısına oturup uzun zaman uzak kuzeye bakacak; bakmaya kıyamadığı oğlu, eve ekmek getireni, evin direği geliyor mu diye bakınıp duracak… Ya ben? Ben… ben onunla yer bile değiştirirdim. Nasıl da mutlu! Hiçbir şey duymuyor, hiçbir şey hissetmiyor, ne yaralarının verdiği ağrıyı hissediyor, ne korkunç can sıkıntısı, ne de susuzluk… Süngü tam kalbine girdi… İşte, üniformasında kocaman kara bir delik; deliğin etrafı kan. Bunu ben yaptım. Bunu yapmak istemiyordum. Çarpışmaya giderken hiç kimseye kötülük yapmak istemiyordum. Benim de insanları öldürmek zorunda kalacağım düşüncesi her nasılsa aklıma gelmemiş. Hayalimde sadece göğsümü kurşunlara nasıl siper edeceğimi canlandırıyordum, onun için geldim ve siper ettim. Ee, ettin de ne oldu? Aptal, aptal! Bu zavallı Fellah (üstünde Mısır üniforması var) daha az suçlu. Onları balık istifi halinde vapura doldurup da Konstantinopolis’e göndermeden önce ne Rusya’yı duymuştu, ne de Bulgaristan’ı. Gitmesi buyrulmuştu, o da gelmişti. Gitmese onu sopalarla dövmeye kalkarlar, paşalardan biri belki de tabancasındaki kurşunlardan birini ona sıkardı. İstanbul’dan Rusçuk’a kadar uzun, zorlu bir yolculuk yapmıştı. Biz saldırıyorduk, o da kendini savunuyordu. Ama bizim korkunç insanlar olduğumuzu, onun İngiliz patentli Peabody Martini tüfeğinden korkmadığımızı, hep ileri atıldığımızı görünce dehşete düştü. Kaçmak istediği zaman ise kara yumruğunun bir tek vuruşuyla öldürebileceği ufak tefek bir adam üstüne atılıp süngüyü kalbine sapladı. Onun kabahati ne? Benim kabahatim ne? Gerçi onu öldürdüm, ama kabahatim ne? Susuzluk bana neden cefa ediyor? Susuzluk! Bu sözcüğün anlamını kim bilebilir?! Romanya’da kırk derecelik o korkunç sıcaklarda elli verstlik yürüyüşler yaptığımız zaman bile şimdi hissettiğim şeyi hissetmiyordum. Ah, keşke birisi gelse! Tanrım! Şu büyük matarasının içinde herhalde su var! Ama yanına kadar gitmek gerek. Bu neye mal olacak? Ne olursa olsun, yanına kadar gideceğim. Yerde sürünmeye başlıyorum. Ayaklarım arkamda sürükleniyor, güçsüzleşmiş ellerim hareketsiz vücudumu zar zor hareket ettiriyor. Cesede kadar dört beş metre ancak var, ama onlarca verstten daha çok geliyor, çoktan öte daha beter geliyor. Ne olursa olsun emekleyerek ilerlemek gerek. Boğazım yanıyor, sanki ateşte kavruluyor. Üstelik susuz çabuk ölür insan. Ama yine de, belki… Ben de sürüklenmeye devam ediyorum. Ayaklarım yere yapışmış gibi, üstelik her hareket dayanılmaz bir ağrıya yol açıyor. Bağırıyorum, çığlıklar atarak bağırıyorum, ama yine de yerde sürünmeye devam ediyorum. Sonunda, işte o. İşte matara… içinde su var, hem de öyle çok ki! Mataranın yarıdan fazlası dolu gibi görünüyor. Ah, su bana uzun zaman yetecek… ta ölünceye kadar! Ey kurbanım, beni kurtarıyorsun! Bir dirseğimin üstüne dayanıp matarayı çözmeye başladım, derken birden dengemi kaybedip kendi kurtarıcımın üstüne yüzükoyun düştüm. Ondan artık şiddetli bir ceset kokusu geliyordu.   Kana kana içtim. Su ılıktı gerçi, ama bozulmamıştı, üstelik çoktu. Birkaç gün daha yaşarım. “Günlük Yaşam Fizyolojisi”nde insanın su içmek koşuluyla yemeden bir haftadan fazla yaşayabileceğinin söylendiği geliyor aklıma. Ayrıca kendini açlıkla öldüren birisinin intihar hikâyesi anlatılıyordu. Su içtiği için çok uzun yaşamış. Ee, n’olmuş öyleyse? Beş altı gün daha yaşasam ne olacak ki? Bizimkiler gitti, Bulgarlar kaçıştı. Yakında yol yok. Yani her durumda ölmek var. Üç günlük eziyeti bir haftaya çıkarmış oldum sadece. Buna bir son vermek daha iyi değil mi? Komşumun yanında yerde İngiliz malı harika bir tüfek duruyor. Elimi uzatmam yeter, sonra, bir an ve son. Fişekler hemen yanında yığın halinde duruyor. Hepsini boşaltmaya vakit bulamamış. Böyle son vermek mi, yoksa oturup beklemek mi? Hangisi? Türkler gelip de yaralı bacaklarımın derisini yüzmeye başlayıncaya kadar beklemek mi? En iyisi kendi kendimi… Hayır, ümitsizliğe düşmemek gerek; sonuna kadar mücadele edeceğim, gücüm tükeninceye kadar. Beni bulurlarsa kurtulurum. Belki de kemiklerim zarar görmemiştir de beni tedavi ederler. Memleketimi, annemi, Maşa’yı görürüm… Tanrım, onların tüm gerçeği öğrenmelerine izin verme! Vurulup hemen oracıkta öldüğümü sansınlar. İki, üç, dört gün acı çektiğimi öğrenirlerse halleri ne olur! Başım dönüyor; komşumun yanına kadar yaptığım yolculuk beni halsiz düşürdü. Bir de şu berbat koku. Nasıl da kararmış… Yarın ya da öbür gün acaba ne hale gelecek? Şimdi burada yatıyorum, çünkü sürüklenip uzaklaşmaya gücüm yok. Biraz dinlendikten sonra sürünerek eski yerime geri döneceğim; ayrıca rüzgâr oradan estiği için pis kokuyu alıp benden uzaklaştıracak. Büsbütün bitkin halde yatıyorum. Güneş ellerimi ve yüzümü yakıyor. Örtünecek hiçbir şey yok. Akşam bir an önce olsa bari; galiba ikinci akşam olacak. Düşüncelerim birbirine karışıyor ve kendimden geçiyorum.   Uzun zaman uyudum, öyle ki uyandığımda artık akşam olmuştu. Her şey eskisi gibi; yaralarım ağrıyor, komşum yine aynı şekilde kocaman ve hareketsiz yatıyor. Onu düşünmeden edemiyorum. Yoksa ben, sevdiğim, değer verdiğim her şeyi yalnızca bu zavallının yaşamı sona ersin diye mi bırakmıştım, açlık çekerek, soğuktan donarak ve sıcaktan kavrularak bin verstlik yolu bunun için mi kat etmiştim, şimdi burada acılar içinde bunun için mi yatıyordum? Bu cinayet dışında askeri hedefler açısından yararlı başka herhangi bir şey yapmış mıydım sanki? Cinayet, katil… Hem de kim? Ben! Çarpışmaya gitmeyi aklıma koyduğumda annem ve Maşa benim için gözyaşı döktükleri halde vazgeçirmeye çalışmadılar. Bu düşünceyle körleşen ben bu gözyaşlarını görmüyordum. Yakınım olan varlıklara ne yaptığımı anlamıyordum (şimdi anlamış durumdayım). Hatırlamak niye? Geçmişi geri getiremezsin. Benim davranışım tanıdıklarımın gözünde nasıl da tuhaf algılandı! “Aman, kaçık işte! Ne yaptığını kendi de bilmiyor!” Bunu nasıl söyleyebiliyorlardı? Böylesi sözler onların kafalarındaki kahramanlık, vatan sevgisi ve bu türden diğer tasavvurlarla nasıl bağdaşabilir? Öyle ya, ben onların gözünde bütün bu yiğitlikleri sergiliyordum, ama yine de “bir kaçık”tım. Ve işte Kişinev’e gidiyorum; bana bir sırt çantasıyla her çeşit askeri teçhizat yüklüyorlar. Ve ben, içlerinde yalnızca birkaçının benim gibi gönüllü olduğu binlercesiyle birlikte gidiyorum. Ötekiler, izin verilse evlerinde kalacak olanlar. Fakat onlar da bizim gibi “bilinçli” gidiyor, binlerce versti aşıp bizim gibi, hatta bizden de iyi savaşıyorlar. İzin verilse hemen bırakıp gidecek olmalarına karşın onlar da sorumluluklarını tıpkı bizim gibi yerine getiriyor. Soğuk bir sabah rüzgârı çıktı. Çalılar kıpırdandı, yarı uykulu bir küçük kuş havalandı. Yıldızlar sönmeye başladı. Koyu lacivert gökyüzü boz bir renk aldı, hafif, tüy gibi küçük küçük bulutlarla kaplandı, külrengi alacakaranlık yerden yükselmeye başladı. Üçüncü günüm başlamış oldu… Bunu nasıl adlandırmalı? Hayat mı? Can çekişme mi? Üçüncü… Daha kaç gün kaldı? Durum ne olursa olsun, daha çok değil. Çok güçsüzleştim, hatta cesedin yanından uzaklaşamayacağım gibi görünüyor. Yakında onunla eşitleneceğiz ve birbirimiz için artık iğrenç olmayacağız. Su içmek gerek. Günde üç kere içeceğim; sabah, öğleyin ve akşam.   Güneş doğdu. Güneşin, çalıların kara dalları tarafından bölünüp parçalanan kocaman kursu kan gibi kırmızı. Bugün sıcak olacağa benziyor. Komşum benim; senin halin ne olacak? Zaten şimdiden korkunçsun. Evet, korkunçtu. Saçları düşmeye başlamıştı. Doğuştan kara derisi sararıp solmuştu; şiş yüzü derisini öyle germişti ki, deri kulağın arkasında patlamıştı. Patlayan yerde kurtlar kaynaşıyordu. Sıkı sıkıya bağlanmış potinlerinin içindeki ayakları şişmiş ve potin bağlarının bağlandığı kancaların arasından büyük su kabarcıkları çıkmıştı. Tümüyle bir dağ gibi şişmişti. Güneş bugün onu acaba ne hale getirecek? Ona böyle yakın yatmak dayanılmaz bir şey. Ne pahasına olursa olsun sürünüp buradan uzaklaşmam gerek. Ama yapabilecek miyim acaba? Elimi hâlâ kaldırabiliyorum, matarayı açıp su içebiliyorum, ama ağır, hareketsiz bedenimin tümünü hareket ettirmeye gelince… Ne olursa olsun, çok yavaş da olsa, saatte yarım adım da olsa ilerleyeceğim. Sabahın tamamı bu ilerleyişle geçiyor. Ağrı şiddetli, ama ağrı benim için şimdi ne ki? Artık sağlıklı bir insanın duyumlarını unuttum, tasavvur edemiyorum. Hatta ağrılara sanki alıştım. O sabah her nasılsa dört beş metre emekleyip eski yerimde buldum kendimi. Ne var ki temiz havadan uzun zaman yararlanamadım; çürüyen bir cesedin altı adım ötesinde sanki temiz hava olabilirmiş gibi. Rüzgâr yön değiştiriyor ve bana kötü kokuyu yine getiriyor, öyle güçlü getiriyor ki midem bulanıyor. Boş mide ıstırap vererek hiç durmadan hararetle kasılıyor; içim altüst oluyor. Kötü kokulu, hastalıklı hava üstüme üstüme öyle bir geliyor ki… Ümitsizliğe düşüp ağlamaya başlıyorum…   Büsbütün bitkin, sersemlemiş halde, hemen hemen baygın yatıyordum. Birden… Bozulmuş hayal gücünün bir aldatmacası olmasın? Bana öyle değil gibi geliyor. Evet, bu bir konuşma. Atların nal sesi, insan konuşması. Az kalsın bağıracaktım ama tuttum kendimi. Ya Türkler geldiyse? O zaman ne olacak? Bu işkencelere yenileri eklenecek, çok daha korkunç olanlar, gazetelerde okuyunca bile insanın tüylerini diken diken eden türden. Derimi yüzerler, yaralı bacaklarımı kızartırlar… Bu kadarla kalsa iyi, ne de olsa yaratıcılar. Hayata onların elinde son vermektense burada ölmek daha iyi değil mi? Ya bizimkilerse? Ah, kahrolası çalılar! Etrafımı neden böyle sık bir çit halinde çeviriyorsunuz? Çalılardan hiçbir şey görmüyorum; yalnızca dalların arasında küçük bir pencereyi anımsatan bir aralık bana uzaktaki vadiyi gösteriyor. Orada, sanırım çarpışmadan önce su içtiğimiz derecik var. Evet, işte, derenin üstüne köprü olarak yerleştirilmiş kumtaşı kocaman levha. Herhalde o taşın üstünden geçecekler. Konuşmalar kesiliyor. Hangi dili konuştuklarını ayırt edemiyorum, çünkü duymam da zayıflamış. Tanrım! Ya bizimkilerse… Bağırırım, beni dereden bile duyarlar. Bu, Başıbozuklar’ın* pençesine düşme riskine girmekten iyidir. Neden bu kadar geciktiler? Merak bana azap çektiriyor, öyle ki, zerrece azalmadığı halde cesedin kokusunu bile almıyorum. Derken deredeki geçit yerinde Kazaklar görünüyor! Mavi üniformalar, pantolonlardaki kırmızı şeritler, mızraklar. Tam bir bölük süvari. Önde, harika bir atın üstünde, kara sakallı bir subay. Bölük dereden geçer geçmez, subay, eyerinin üstünde tüm vücuduyla arkasına döndü ve haykırdı: “Tırıs! Marş!” “Durun, durun, Tanrı aşkına! Kardeşlerim, yardım edin!” diye bağırıyorum, ama güçlü kuvvetli atların nal sesleri, kılıçların şıkırtısı ve Kazakların gürültülü konuşmaları benim çıkardığım hırıltıdan daha yüksek; beni duymuyorlar! Ah, lanet olsun! Yorgun argın, yüzüstü toprağa düşüyorum ve hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Devirdiğim mataradan su akıyor, benim hayatım, kurtuluşum, ölümden satın aldığım erteleme akıyor. Fakat bunu ancak matarada en çok yarım bardak su kaldığında, gerisi açgözlü kuru toprağa gittiğinde fark ediyorum. Bu korkunç olayın ardından bana hâkim olan o donakalmışlığı unutabilir miyim hiç? Hareket etmeden gözlerim yarı kapalı yatıyordum. Rüzgâr sürekli yön değiştiriyor, kâh serin, temiz hava üflüyordu üstüme, kâh leş gibi kokuya boğuyordu beni. Komşum o gün her türlü tarifin ötesinde korkunç bir hal almıştı. Bir keresinde ona bakmak için gözümü açınca dehşete düştüm. Yüzü yoktu artık. Kemiklerinden sıyrılmıştı. Bir zamanlar elimde defalarca kafatası tutmuş olmama ve incelemek için kafaları bütünüyle hazırlamama rağmen kemiklerin dehşet verici sürekli gülümsemesi bana o zamana kadar hiç gelmediği kadar iğrenç ve korkunç göründü. Parlak düğmeli üniformasıyla bu iskelet beni ürpertti. “Bu savaş,” diye düşündüm, “işte onun resmi.” Güneş ise yine eskisi gibi yakıyor, kavuruyor. Ellerim ve yüzüm çoktan yandı. Kalan suyu içip bitirdim. Susuzluktan öyle kavruluyordum ki, küçük bir yudum içeyim derken bir dikişte hepsini bitirdim. Ah, o kadar yakınımdayken Kazaklara neden bağırmadım! Onlar Kazak değil Türk bile olsa yine de daha iyiydi. Bir iki saat eziyet ederlerdi o kadar, oysa şimdi burada daha ne kadar zaman yatıp ıstırap çekmem gerekeceğini bilmiyorum. Annem, sevgili annem! Ak saçlarını yolacaksın, başını duvarlara vurup beni doğurduğun güne lanet okuyacaksın, insanların acı çekmesi pahasına savaşı icat eden tüm dünyaya lanet okuyacaksın! Fakat sen ve Maşa çektiğim acıları herhalde öğrenmeyeceksiniz. Elveda anneciğim, sonsuza kadar elveda, benim ebedi aşkım! Ah, nasıl da güç, nasıl da acı! Yüreğim sıkışıyor. Yine o beyaz köpek! Çöpçü ona acımadı. Başını duvara çarptı, çöplerin atıldığı, pis suların döküldüğü o çukura fırlatıp attı. Fakat köpek ölmemişti. Bütün bir gün acı çekti. Ben ondan daha bahtsızım, çünkü üç gündür acı çekiyorum. Yarın dördüncü gün, sonra beşinci, sonra altıncı… Ey ölüm, neredesin? Gel, gel! Gel de al beni! Ne var ki ölüm gelmiyor, gelip beni almıyor. Ben de bu korkunç güneşin altında yatmaya devam ediyorum, üstelik kavrulan boğazımı ferahlatacak bir yudum suyum da yok, ceset ise bana hastalık bulaştırıyor. Tümüyle dağıldı, binlerce kurt düşüyor ondan. Nasıl da kaynaşıyorlar! Onu yiyip bitirdiklerinde ve ondan geriye yalnızca kemikler ve üniforma kaldığında, işte o zaman benim sıram gelecek. Ben de aynı öyle olacağım. Gün geçiyor, gece geçiyor. Hep aynı. Sabah oluyor. Hep aynı. Bir gün daha geçiyor… Çalılar rüzgârda kıpırdayıp duruyor, sanki sessizce konuşuyorlar. “Sen öleceksin, öleceksin, öleceksin!” diye fısıldıyorlar. “Görmeyeceksin, görmeyeceksin, görmeyeceksin!” diye cevaplıyor öte taraftaki çalılar. “Buradalar ama sen göremiyorsun!” diyen yüksek bir ses duyuldu yanı başımda. İrkiliyorum ve hemen o anda kendime geliyorum. Çalıların arasından bizim onbaşı Yakovlev’in iyi, mavi gözleri bana bakıyor. “Kürekler!” diye bağırıyor. “Burada iki kişi var, biri bizim, biri onların.” “Kürek gerekmez, beni gömmeniz gerekmez, ben yaşıyorum!” diye bağırmak istiyorum ama kurumuş dudaklarımdan yalnızca zayıf bir inilti çıkıyor. “Aman Tanrım! Sakın sağ olmasın! Bay İvanov! Çocuklar! Koşun buraya, bizim beyefendi yaşıyor! Doktor çağırın!”   Yarım dakika sonra ağzıma su döküyorlar, ayrıca başka bir şey. Sonra her şey yok oluyor. Sedye hafif hafif, ahenkli biçimde sallanarak ilerliyor. Bu ahenkli ve hafifçe sallanış bana ninni gibi geliyor. Kâh uyanıyorum, kâh yeniden dalıyorum. Sarılan yaralarım acımıyor; açıklanması zor sevinçli bir his tüm vücuduma yayılmış… “Duur! İndiir! Sıhhiye erleri, dördüncü vardiya, marş! Sedye başına! Tutun, kaldırın!” Komut veren Pyotr İvanıç, bizim revir subayı, uzun boylu, zayıf ve çok iyi bir insan. Öyle uzun ki, gözlerimi ondan tarafa çevirince seyrek uzun sakallı başını ve omuzlarını görüyorum hep, oysa sedyeyi boylu boslu dört asker omuzlarında taşıyor. “Pyotr İvanıç!” diye fısıldıyorum. “Ne var, küçük güvercin!” Pyotr İvanıç üstüme eğiliyor. “Pyotr İvanıç, doktor size ne söyledi? Yakında ölecek miyim?” “Siz ne diyorsunuz İvanov, olur mu hiç!? Ölmeyeceksiniz! Ne de olsa tüm kemikleriniz sağlam. Öyle şanslısınız ki! Ne kemiklerinizde bir şey var ne atardamarlarınızda. Peki bu dört buçuk gün boyunca nasıl sağ kaldınız? Ne yediniz?” “Hiçbir şey.” “Bir şey içtiniz mi?” “Türkün matarasını aldım. Pyotr İvanıç, şu an konuşamam. Sonra.” “Hadi, Tanrı sizinle küçük güvercin, uyuyun siz.” Yeniden uyku, kendinden geçiş…   Gözümü birlik revirinde açtım. Doktorlar, hemşireler üstüme eğilmişler, onlardan başka tanıdık bir sima daha var, ayaklarıma eğilmiş Petersburglu ünlü profesörü görüyorum. Elleri kan içinde. Ayaklarımla uzun zaman uğraşmıyor, sonra bana dönüp, “Tanrıya şükretmelisiniz delikanlı!” diyor. “Yaşayacaksınız. Ayağınızın birini aldık sizden, ama olsun, bunlar önemsiz şeyler. Konuşabiliyor musunuz?” Konuşabiliyorum ve burada yazılanları onlara anlatıyorum.

Rusçadan çeviren: Belkıs Korkmaz

* Osmanlı ordusunda düzensiz birlik askerleri.

Vsevolod Mihayloviç Garşin 1855’te doğdu. Anton Çehov’da en üst noktasına ulaşan kendine has hikâye etme biçimini geliştirdi. 1888’de ardında yalnızca yirmi kadar öykü bırakarak 33 yaşında intihar etti. Öykülerinde sınırlı sayıda karakter bulunur, ne eksik vardır, ne de fazla. Şaşırtıcı biçimde sonlanan öykülerinde neredeyse geometrik denebilecek bir netliğe ulaşır. Kendi hislerini çok iyi bilir, öykülerine de çok net yansıtır. “Dört Gün”de (1877) savaş karşıtlığını açıkça dile getirir. Gönüllü olarak katıldığı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendisi de bacağından yaralanmıştır.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilasıFaik Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adrien Rivierre

26 Ocak 2025

Makine Çevirisinin Bilişsel Kapasitemi..

Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza ..

Devamı..

Antalya’nın En Büyüleyici Antik Kentleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024