Kuralımızı benden başkası da bozmuş mudur bilmiyorum ama Necla’yı yanıma alamayacağım o sabah ona kısacık bir mektup bıraktım. Bizimkiler aşağıda bekliyordu. Kızları bu işe sürüklemeyeceğiz, öleceksek biz, demiştik. İlk molada dayanamadım, Turgut’a itiraf ettim, enseme bir şaplak indirdi, sonra sarıldı.
Verandanın çıplak sarı ışığının altında herkes kendiyle meşgul. Yağmur yağıyor. Uzun, ceviz bir masa bu. Üstü ağarmış, çizilmiş. İncecik bacakları var. Bacaklarının uçlarına pabuçlar çarpmış. İnsan nelere dikkat ediyor diye kaldırdım kafamı, elimi çeneme koydum, işaret parmağımı dişlerimin arasına sıkıştırdım, sırada kim var göstermesin diye.
Çetin’e takılıyor gözüm, ilk kez sigara sarmaya çalışıyor. Parmakları nasıl beceriksizmiş, hiç böyle düşünmezdim. Gerçi yaşı olmuş yetmiş iki. En büyüğümüz değil mi o. Dolma dolma olmuş parmak uçları, tütünü şöyle koyuyor olmuyor, kağıdı şöyle ortalıyor olmuyor. Bu akşam belli ki iyi içecek. Melda bir şey demeden önünden tütünü, kağıdı alıyor, sarıp geri uzatıyor. Ardından bir tane de kendine. İkisinin bulutları saniyeler içinde üstümüze gerili muşambaya dayanıyor. Nevin’in astımı azacak yine, yukarı bakıp gözlerini deviriyor.
Fikret bağcıklarını çözdü, upuzun postalları. Bildim bileli aynı postal, en az ensesi kadar kırışmış botların dili, bilekleri. Çıkardı, masanın ortasına dikti ayaklarını, “Ben daha ölmem herhalde,” dedi. Kimsenin ağzından söz çıkmadı. Ceketini kurcaladı, mızıkasını çıkardı. Bir şey çaldığı yok, boş üflüyor, parmaklarıyla notaların hepsini kapamış, belli, bugün bütün sesler sessiz.
Necla'nın bileklerine bakmak için sandalyemde kaykıldım, sağ yanıma eğildim, buldum, beyaz, incecik bilekler. Eskisi gibi dişleye dişleye sevişebilsem keşke onlarla. Ölümü unutmak istiyorum. Yaşlılığımın omuzlarından tutup hayalarına bir diz çeksem.
Bileklere dalıp gitmişken Turgut'un kaptan şapkasını beyaz çarşaf gibi sallaya sallaya gidişine uyandım. Viski içiyormuş bütün gece serseri. Kimselere çaktırmadan hem de. Kalkarken boşunu masaya bıraktı. Hayta! Kıçına bak, ah kadayıf kıçlı Turgut, ah.
Çakımı çıkarıp masaya bir şeyler kazımak istedim, tırnak çakım nerede. Ellerime bakıyorum, tırnaklarımla oyalıyorum kendimi.
Kemal bozdu sonra.
“Yahu, şimdi kim ölecek?”
Herkes birbirine baktı. Sahi, başlamıştı çünkü artık.
“Şimdi, dedi Çetin,” sigarasından derin bir nefes çekti, bıraktı, “şimdi bir süre kimse ölmeyecek. Yasak. İşimiz var. En azından yarın akşama kadar ölmeyi hepimize yasaklıyorum.”
Kemal ayağa kalktı, karanlığa doğru, tek tük evlere, dağlara ve sanki elli yıl öncesine doğru korkuluklara yaslandı. Bir kilometre var mıydı karşıki evle aramızda. İki kere yandı söndü bir penceresi.
“Kaçtaydı yarın tren, yedi buçuk mu,” dedi Melda.
“Yedi kırk beş,” dedi Çetin.
“En geç beşte çıkmak gerek buradan,” dedi Necla. Her zaman temkinli benimki.
Elindeki desteyi kardı. “Minibüsü teslim edeceğiz daha.”
“Her şey kolay, merak etmeyin hanımlar,” dedi Çetin, tek elinin dolmalarını açarak havaya dur işareti yaptı.
Fikret, eşsiz, büyük bir parça çalıyormuş da en güzel yerinde kesmiş gibi durdu birden, ayaklarını masadan aldı, sanalyesinde dikildi, mızıkasını bırakıp masaya yumruk vurdu, “Bu gece uyku yok,” dedi, “bu gece o gecelerden biri. Hey gidi günler!”
Melda, sanki istemiş gibi Fikret’e uzattı kağıdı, tütünü. Fikret, bana baktı, cıkladım, saatime baktım, on bire geliyor, tırnaklarımın arası pislik içinde. Kıymık mı batmış. Ayağa kalkarken belimi ovaladım, ufladım, Necla’ya baktım, oralı değil. Ben biraz yürüyeceğim, dedim.
“Bu yağmurda nereye, otur, sohbet ediyoruz şurada,” dedi Fikret.
Kokladı sardığını, iki parmağıyla dudaklarının arasına yerleştirirken şimdiden duman çekiyormuş gibi gözlerini kısıyordu.
Cevap vermedim. Verandanın sedir basamaklarını inerken Nevin nihayet aksırıp tıksırmaya başladı, “İkinci sıraya beni aldınız, anlaşıldı,” dedi. Karımı tanıyorsam eğer bir tane de o yakar şimdi. Döndüm baktım, çoktan uzanmış nevaleye. Ahşap merdiven öttü, öttü ve ilk adımda çamura bulandı ayaklarım. Lastik ayakkabılarımın altında vıcık vıcık gıcırdıyor ıslak toprak. Sakınmıyorum. Sabaha kuruyacak nasılsa, ardımda o hikayedeki çocuğun ekmek kırıntıları gibi kuru çamur, toz ve toprak bırakacağım. Yollara iz. Görebilen görsün. Gelebilen gelsin peşimden. “Yapacak yol mu kaldı,” diye soracak yine Necla. “Ne varsa işte,” diyeceğim. Yapacağız. Yeniden unutacağız ölmeyi.
Kadınlar unutmuyor. Aradan koskoca ömür geçti, hala suratını asıyor. Gelse şimdi, benimle beraber turlasa evin etrafını. Oturmuş, Nevin’i görmezden gelmekle, her sözüne kaş kaldırmakla meşgul. Arkada kıstırıp öperdim ne güzel. Ne yürürdük, ne yüzerdik, ne koşardık bir zamanlar. Hiç susmazdık hem. Bazı geceler yaşlılık günlerimizden, hayatın bilinmezliğinden konuşur, cesaretimizi bir gün yitireceğimizden korkarak sonunda mutlaka kendimizi üzecek bir şeyler bulur, üstüne bir de sabah ezanına yakalanınca göz yaşlarına boğulurduk saba makamında. Ne de yakınız ya tanrıya. Kocatepe susmazdı ki. Ne küfrederdim bir ara balkona çıkıp çıkıp o beceriksiz müezzine, “Ulan hiç mi saygın yok allahına!”
Yaşlandık Necla. Yaşlılıktan korkma sırasını savdık, şimdi artık ölümden korkuyoruz. Şu iş bitsin, dönünce bahçeye reyhan ekeceğim. Gelmem diyorsun ama ikna ederim seni, dünya gözüyle bir kere daha Sakız’a gitmeli. Koca koca kesiyorlar ya halka halka o soğanları, salatanın üstüne atıveriyorlar, bir de nah bu kadar beyaz peynir. Midemin içine ediyor sonradan ama ne iyi geliyor yerken, tazeliyor adamı. Ah Turgut, kadayıf kıçlı Turgut. En son tutturmuştun, “Buradan birer ev alalım, hem vatandaşlık da bedavaya geliyor,” diye. Sefamıza bakacaktık. Bu saatten sonra kimle komşu olacağım, kime o dümbüklerin orta yolcu, gevşek köşe yazılarını ağzımdan alevler saçarak okuyacağım. Kafamı sinirle hart hurt kaşırken boşta kalan elimin işaret parmağını kime ileri geri sallayacağım. Isırdım yine parmağımı. Göstermesin göstereceğini.
Gömleğim kollarıma, sırtıma yapıştı, saçlarımdan alnıma, burnuma, dudağımın üstüne akıyor yol yol sular. Ilık. Hala ürperebiliyorsam şu yağmurdan, daha vardır belki de Turgut. Ha? Az daha bekletirim belki seni.
Yağmuru da yiyince kendime iyice ağır geldim. Bir elimle korkuluğa tutunarak çıktım merdiveni. Kemal neredeyse uzanıp gidecek karanlığa. Çetin kollarını kendine dolamış, uyukluyor. Melda’nın dişlerinin arasında bir lastik toka, açıklı koyulu gri saçlarını almış iki elinin arasına örüyor. Tıslayarak, “Sıçana dönmüşsün,” diyor. Elimi burnuma götürüp nanik yapıyorum, gülüyor. Çetin gözünü açtı. Benimkine bakıyorum, bez ayakkabılarından kurtarmış kendini, taşa basıyor. Geceleri yanıyor o ayaklar. Gözünün ucuyla bakıyor bana. Masanın altına, bacaklarına doğru eğiliyor, sol eliyle sol bileğini tutuyor. İşte tam oralardan güzelim. Eskisi gibi. Bilmez mi baktığımı, yüzünü kaldırıp gülümsüyor, perçemleri kirpiklerine kadar değiyor. Hala ne güzelsin sevgilim. Gözlerimi yumup sessiz bir öpücüğü dudaklarımdan havaya uçuruyorum. Açıyorum. Dişleri parlıyor ışığın altında. Dişlerinden bile öperdim seni kadın.
Tel kapıyı ittirip içeri geçiyorum.
Ayakların çamur içinde, diye bağırıyor arkamdan Nevin, el alemin evi, kendi evimiz olsa neyse.
Işığı yakıyorum. Masanın takımı ceviz konsolun üstünde, anahtarların, su şişelerinin ve Necla’nın hasır şapkasının yanında duran vazoyu alıyorum. Porselenin soğuğu avuçlarıma iyi geliyor. Tek kolumla sarıp göğsüme bastırıyorum.
Tel kapıyı arkamdan çekerken, “Yarın akşam sekiz gibi oradayız,” diyorum, “tepeye çıkacağız.” Vazoyu kendimden ayırıp iki elimle başımdan yükseğe uzatıyorum. Kemal daldığı karanlıktan çeviriyor kendini. Dudaklarını ısırıyor. Necla alnındaki saçları kaldıracak gibi yapıyor, alnında kalıyor eli. “Sonra,” diyorum, “sonra yer gök, dağ deniz, ne varsa Turgut işte. İstediği gibi. Tam istediği gibi!”
Vazoyu masanın ortasına, küllüklerin, kitaplarımızın ve iskambillerin yanına bırakıyorum. Necla’nın yanındaki sandalyeme yerleşirken, Fikret mızıkasını ellerinin arasına alıyor. Yağmur muşambayı delecek gibi üstümüze düşerken, sözlerini hepimizin bildiği o sessiz, insanın içine büyük düşler ve uzayan hasretler salan parçalardan birine başlıyor. Çıt çıkmıyor. Karşıki evin ışıkları bir kaç defa daha yanıp sönüyor, Necla’yı kendime çekiyorum, başını omzuma yaslıyor.