Stefan Zweig’ın, insan ruhunun psikiyatri ya da başka bir bilim dalının henüz keşfetmediği dehlizlerinde gezinen bir yazar olduğuna hiç kuşku yok.
Sedat Sezgin
Psikiyatri ya da genetik mühendisliğinin insana ve insanlığa yaptığı katkının belli ki sınırı yok, hele günümüzde ve gelecekte bu katkının daha da artacağından kimsenin kuşkusu olamaz. Ama yine de elimizde bulunan bu devasa imkânlara rağmen öyle kör bir nokta var ki, hem psikiyatri hem de bu işlerle ilgilenen başka bilim dalları yetersiz kalıyor desem, sanırım haddimi aşmış sayılmam. Raskolnikov’a bir teşhis koyabiliriz, hatta belki de birkaç teşhis ve onu suçlu diye mahkûm bile edebiliriz; ama şunu unutmayalım ki böyle karmaşık bir kişiliği anlayabilmemizin tek yolu yine de edebiyattan geçer, psikiyatri ya da genetik mühendisliğinden değil. “Dâhiye her çeşit kesinti, ister kaderin ağır darbeleri, ister masum bir uyku, atölyesinin durmak bilmeyen çalışması içinde kendiliğinden gelir.” Stefan Zweig bir dahi mi sahiden, bilmiyorum, ama büyük ve ruhu olan bir yazar olduğu kuşku götürmez. Burada “büyük ve ruhu olan” sözcüklerini öyle rast ele dilimin ucuna geldiği için tercih etmediğimi bilmenizi isterim.
Zweig yaşadığı dönemin ruhunu yansıtır. Ama günümüz insanının ve belki de yarının insanının da ondan çok şey öğreneceği bir yazar. Tarifi güç davranışların ve ruhsal bunalımların anlaşılmasında öykücüler ve romancılar hiç kuşkusuz insanlığa en fazla yararı dokunmuş olan kişilerdir, hâlâ da öyleler. İnsanlar onların yazdıklarını okuyarak acılarını unutmuş ve sevinçlerini yüreklerinin ta derinlerinde hissederek mutlu olmuşlardır. Yani diyeceğim, bilimi küçümsüyor değilim, ama bir roman ve öykü okuru olarak elime tutuşturulan rapor tarzındaki birkaç belge, sizi bilmem ama beni asla tatmin etmez. Zweig’ın yaşamöyküsündeki trajik sonu, sıradan okurları ürkütse de, ki bence ürkütmelidir, yazmış olduğu çoğu öyküsü de benzer şekilde ürkütücü. Zweig’ı hiç okumayanlar bu sözüme gülebilir ya da abarttığımı düşünebilir, onları da anlıyorum. Ama doğrusu şu ki, Zweig sıradan okurları çarpar, ruhunu anlayabilen okurları ise âdeta Nirvana’ya yükseltir.

Zweig’ın neredeyse kahramanlarının çoğu mutlak bir hızla ölüme doğru koşarlar. “Bir Kadının Yaşamından 24 Saat”, “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” vb. öykülerinde olduğu gibi. Ama bu durum hiçbirinde Amok Koşucusu öyküsündeki gibi bariz değildir. Malezya gibi bazı uzak doğu ülkelerinde bir kültür sonucu olan amokçuların2 kendinden geçme ve cinnet ruh halleriyle eşdeğer davranan Zweig’ın bu talihsiz kahramanı, bu uzun öyküde âdeta tutkunun ve ölüme duyulan arzunun özünü yansıtır. Tutku ve merakın birlikteliğiyle oluşan ilişkinin önünde hiçbir engelin asla duramayacağını da kesinkes gösterir. Amok Koşucusu, konusu bir kasaba hekiminin ve aniden onu ziyarete gelen gizemli bir kadın arasında oluşan tuhaf bir temastan doğar. Amok Koşucusu’nun bir aşk öyküsü olduğunu iddia edemem. Evet, bir aşk öyküsü var, ama bu aşk öyküsü kesinlikle kahramanımız ile bu gizemli kadın arasında olanı değil, belki kadın ile yasak aşkı arasında geçmiş olabilir, o da okura biraz uzak. Kahramanımızın kaderi aniden ortaya çıkan bu gizemli kadınınkine öyle bir hızla bağlanır ki, zavallı okur ancak Zweig’ın üstesinden gelebileceği bir hız ve tutkuyla kör bir dalışla öykünün içine âdeta gömülür ve bir daha da içinden çıkılması imkânsız olan Zweig’ın tutsağı olur. Amok Koşucusu’nu okuyup da Zweig’ın başka kitaplarının peşine düşmeyen okur yoktur, varsa da Nirvana’ya ulaşmıştır ya da taş yüreklidir ya da Zweig’ın dünyası ona fazla gelmiştir ki sırtını dönerek kaçmaya başlamıştır. Sonuç olarak, Stefan Zweig’ın, insan ruhunun psikiyatri ya da başka bir bilim dalının henüz keşfetmediği dehlizlerinde gezinen bir yazar olduğuna hiç kuşku yok. Ve her öyküsü ve romanı ayrı ayrı incelenmeyi ve her karakteri teşhis edilmeyi hak ediyor, belki bu görev psikiyatri ya da bilimin başka bir bölümünün ilgi alanına düşer.
Walter Benjamin, Tek Yön, Çeviren: Tevfik Turan, YKY 2 Amok: Gözü kara, hiddetle saldıran ve öldüren.


.jpg)



