Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Kasım 2020

Öykü

Yağmurdan Sonra

Birkan Bayındır

Paylaş

2

1


Düz, çıplak ve sarı. Birkaç ay önce, buğdayların yeşil olduğu zamanlar böyle söyleyemezdim. Anızların yakılmış, toprağın sürülmüş olduğu günlerde de söyleyeceğim bundan farklı olurdu ama zaten mesele renkler değil. Sarıya, yeşile, siyaha, kahverengiye, beyaza geçse de, hatta ateşlerin yalazıyla kırmızıya çalsa da yüzü değişmeyen tek şey, uçsuz bucaksız bu boşluk, bozkır. 

Gökyüzünü kaplayan bulutlar her şeyi griye çevirdiğinde şehir asıl rengine, kendine en çok yakışana bürünüyor.

John Berger, Bento’nun Eskiz Defterin’nde, “Zihinsel bir imge ne kadar başka imgeyle birleşirse o kadar sık canlanır. Bir imge ne kadar çok başka imgeyle birleşirse onu canlandıracak nedenler de o kadar fazlalaşır.”1 diye aktarıyor. Kitabı kapatıp yeniden manzaraya, çölü andıran hiçliğe bakıyorum. Bulutlar ufka doğru yeryüzüne yaklaşıyor. Gökyüzünde, koyu lacivertle neredeyse siyaha çalan lacivert arasında onlarca ton, iç içe geçmiş bir tufan gibi dalgalanıyor. Ressamların tuvalle yansıtmak isteyeceği, fotoğrafçılarda deklanşöre basma arzusu uyandıracak türden manzaraya ardı ardına yıldırımlar düşüyor. Camları titreten gök gürültüsü, serpiştirmeye başlayan yağmur damlaların sesini duyulmaz kılıyor. Pikaba bir blues plağını yerleştirişine bakıyorum. Pencereyi açsam iyi olacak.

İçeriye başakların güneşin sararttığı gövdelerinin kokusu doluyor. Bu koku sadece bozkırda, temmuzda yağan yağmurdan sonra duyulur. Bana hep sadece yağmuru sevdiğimi değil, yağmurda yürümeyi sevdiğim günleri de hatırlatır. İçindeyken güzel olduğunun farkına varılmayan anlar. Beni bu kentte çeken zamanlar. 

Sakarya’nın fıçı bira, patates kızartması kokan havasını burnumun ucunda duyuyorum. Barların önünden geçerken kulağıma tanıdık müzikler çalıyor. Köşede Çukur... Artık yok. Çay ocaklarında, kısa, kırmızı marlborolarımızı, utandığımızdan cebimizden çıkaramadığımız yıllar. Şimdi böyle davrandığımızı düşününce gülüyorum. Gülüşümü zangırdayan camlar kesiyor. 

“Biliyor musun?” diyorum. Bir arkadaş, “İzmir’de insanlar denize, Ankara’da birbirine bakar,” demişti. Camda, damlalarla süzülen yansımam akıyor.

“Bizse senle neredeyse hiç konuşmuyoruz. Ne kadar oldu göz göze gelmeyeli, şöyle adam akıllı dertleşmeyeli?” diye soruyor. 

Uzaklara çok uzaklara bir yıldırım düşüyor. Yan apartmanda yüzleri evlerinde insanlar ekranlarına bakıyor. Gözün gördüğü, bakışıdır, kendisidir. Gerisi et ve sinirse; ben sadece ekranlara bakan insanları ve bozkırı kesen devasa ışığı görüyorum. Oysa yıllar önce herhangi bir akşamda, duvarları ölü kelebeklerle dolu bir meyhanenin, anason, bira ve sigara dumanlı bir masasında, “bu mezarlıkta ne işimiz var?” diye sorsaydım belki böyle olmazdı. Sokaklarında kendimi her yerden daha fazla evimde hissettiğim bu şehirde, bir yabancının hissettiği türden duygular içinde kalmazdım. 

Gitmem gerektiğini bu aklımdan geçenlerden çıkarıyorum. Yıllar sonra bu yalnızlık ikimize de fazla. Bir taksi çağırıp trafiğin donmuş bir nehri andıran haline aldırmadan her geçen kilometreyle kendimi biraz daha iyi hissetmeye başlıyorum. İstasyondan metroya biniyorum. İnsanlara bakıyorum. Her zamanki hallerini giymişler: Ciddi, mesafeli, resmi ve soğuk görünüyorlar. Karanlığın tam olarak hâkim olduğu saatlerde, bulanık, koyu havanın içinde, siyah lekeleri andıran ağaçları, binaları, camiyi, spor salonunu, gösteri merkezini geçiyoruz. Birkaç sokak lambası, evlerden yansıyan silik ışıklara karışıyor. Yağmur dinmiş.

Aktarmadan sonra vagonda birbirinden farklı ama aynı halin tekrarı yüzlere belirsiz bir özenle bakarken yanımda oturan ve mizah dergisi okuyan çiftten kadın kolunu adamın omzuna atıyor. Karşımda oturan orta yaş üstü, İç Anadolu’nun herhangi bir kasabasından dün çıkmış gibi duran ve birbirinin yanında iki yabancı olarak oturan çiftten, kadın olanı başını erkeğin omzuna yaslıyor. Üstelik karşımda oturan çift, hiç beklemediğim biçimde birden konuşmaya başlıyor. Oysa az önce yan yana yıllarca susmuş, yıllardır konuşmamış, yıllarca da konuşmayacak gibiydiler. İçimde yıllardır müzede duran bir heykelin sessizliğinin oluştuğu tortuyu dağıtan bir dokunuş oluyor bu izlenimler. “Son istasyon AŞTİ,” anonsuyla kafamdaki düşünceleri vagona bırakıp, kalkıyorum.

Her yerde asılı bağış ve yardım afişlerine aldırmadan, alt geçitten karşıya geçip otogara giriyorum. Otobüsümüz kent kapıları diye sunulan bir şeye benzetemediğim taş yığınından geçerken koltuklara monte edilmiş elektronik ekrandan başımı veda niyetine şimşeklerle aydınlanan bozkıra çeviriyorum. Uzun süredir bu ânı beklemiş bir teslimiyetle göz kapaklarım ağırlaşıyor. 

Uşak’tan kıvrıla kıvrıla aşağıya doğru inerken uyanıyorum. Yanından geçtiğimiz tepelerin yarıldığı aralıkta bir ırmak uzanıyor. Suyun debisi bu kadar yukarıdan bile anlaşılacak güçte. Sabah ışığıyla yıkanmış, çıplak sayılabilecek doğa, otobüsün camlarında takılı olan filmden daha sepya, daha etkileyici, daha düşsel görünüyor. Dizlerimi ön koltuğa dayayıp kendimi uykunun kollarına yeniden bırakıyorum. Gözümü açtığımda İzmir’e doğru kıvrıla kıvrıla iniyoruz.

Otobüsten iner inmez tuvalete gidiyorum. Sabah temizliği yapılıyor. İçeride oldukça ağır bir çamaşır suyu kokusu var. Bir kadın, temizliği yapan görevliye:

“Burası çok ağır kokuyor, klorak mı kullanıyorsunuz?” diye soruyor.

“Evet. Aslında temizlikten sonra beş dakika havalandırmamız lazım ama siz mağdur olmayın diye yapmadık. Alıştık artık.”

“Öyle deme, daha gençsin, başka tür deterjanlar var onlardan iste.”

“Ne alırlarsa, onu kullanıyoruz.”

“En azından istemelisin.”

Servis alanına geçiyorum. Çok geçmeden araç geliyor. Servise binenler, birbirlerine yardımcı olurken, gülümseyen yüzleri ve kulağıma çalınan şuna benzer kısa konuşmaları iyi hissettiriyor. 

“Şöyle geçin isterseniz.”      

“Lütfen.”

“Günaydın.”

“Burası boş, buraya oturabilirsiniz.”

“Teşekkürler.”

Otobanda tünellerden geçerken, oh, be, diye geçiyor içimden, nihayet İzmir’deyim.

Servisten inip, sabahın bu erken saatlerinde mamalarını yiyen kedilere bakarak yürüyorum. Begonviller salınıyor. Palmiyeler dev bir ananası andıran halleriyle yol kenarlarına dizilmiş.

“Günaydın.”

“Merhaba.”

"Gevrek alabilir miyim?”

“Buyrun.”

“Teşekkürler.”

“İyi günler.”

“Size de.”

İnsan bazen iki şehre bölüyor kendini, ikisi de çıkmıyor içinden sonra bir an, hazine dolu bir sandığın açıldığı an, saçtığı ışıltıya aldırmayan körfezin kıyısında buluyorum kendimi. Gerçekten sevdiğim yerde. Belki beni buraya apartmanların bahçelerindeki portakal, mandalina ve limon ağaçları çağırdı. Belki de çiçek kokularının eşliğinde, beton bir labirente yaşadığımızı unutturan insanların çağrısına uydum, bilemiyorum ama geldim işte. Her tepenin ardında deniz olduğu sanısı, denizi olmayan kentte, senin gemine sığındığım yalanı, yalıtılmışlık, hava geçirmez grilik, sadece tanıdık, sıcak bir kaç yüzün ısıttığı, kabuğuna çekilmiş insanların yalnızlığı geride kaldı. Dalgaları izlerken bir sigara yakıyorum.

Aramadığına göre demek ki yıllardır sürdürdüğümüz evcilik oyunundan ikimiz de sıkılmışız. Yeni hayatımın bu ilk gününde, denizden esen poyraza kapılıp, tatlı düşler kurmak için hiç de erken değil. Yıllardır ilk defa bütün bir gün boyunca ufkun bu kadar aydınlık olduğunu görmemiştim. Mavi gök benden uzak durmuyor. Altın ışıltılara bakarak adım atıyorum. “Parkta bir ağacım,” diye haykırmak geliyor içimden. “Ne bunun farkında, ne de bu anda!” Öte geçelerden bir kuzgun havalanıyor. “Bir daha asla.”

 

1Aktaran: Berger, John. Bento’nun Eskiz Defteri. (Ethica, V, Bölüm, XIII. Önerme, Kanıtlama). Çeviren: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, 2012, İstanbul, s.73.

YORUMLAR

Ceren Gökkuş

Hoş bir kaçışı anlatan hoş bir öykü sevdim ..

4 Kasım 2020

Öne Çıkanlar

Stieg Larsson'un yayıncısı Quercus alı..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Faruk Bal

18 Mart 2025

Ferit Sürmeli: "Minimal öykü bana göre..

Bence elli kuşağının çizdiği yol haritası günümüzde de önemini koruyor. Faruk Bal: Sevgili Ferit, kitabın adından başlayalım. La Minim Rumence en azından anlamına geliyor. Bu adı verirken kastettiğin başka bir ..

Devamı..

Özge Lokmanhekim ile Hayat Apartmanı Ü..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024