Markette değil de sanki survivor yarışmasındayım. Zaman azalıyor. Sipariş listelerinin ancak yarısını tamamlayabildim. Alacak ne çok şey var. Annemlerin, kayınvalidemlerin bir de alt kattaki Naciye teyzenin siparişlerine bizim evin listesini de ekleyince, işler iyice karıştı. Neyse önce hepsini alayım, sonra kim ne istediyse arabada poşetlerken ayırırım. Şu en üst raftaki salçalar sanki ‘Gel bizleri de al, lazım oluruz mutlaka’ der gibi yukardan göz kırpıyorlar. Listelerin birinde salça siparişi de vardı sanırım. Hangisindeydi acaba? Zaten salça her evin ihtiyacıdır. Uzanıp, dört kavanoz birden almak istiyorum. Aaa o da ne! Rafta sadece üç kavanoz kalmış. Neyse, kalanların hepsini de ben alayım. Bu esinti de nereden geliyor böyle? Enseme doğru vurup duruyor. Fena çarpacak beni. Bir görevli görürsem klimayı kapattıracağım. Pandemiden kaçarken gribe yakalanmak istemem doğrusu. Ortada koşuşturan görevlilerin hiçbiri her nedense beni duymuyor.
“Yardımcı olabilir misiniz lütfen? Klimayı kapatabilir misiniz? Beyefendi size söylüyorum” Bu görevli de duymadı beni, bir tuhaflık var bu işte. Off fena çarptı, klima. Bir an önce çıkmam gerek marketten. Zırrr zırrr çalan bu alarm sesi de ne? Köşedeki temizlik reyonuna doğru ilerleyebilirsem hem enseme üfleyen klimadan hem de nerede çaldığı belli olmayan münasebetsiz alarmdan uzaklaşmış olurum. Dopdolu üç tane alışveriş arabasını, tren vagonları gibi arka arkaya dizip, bir kere de sürmekte oldukça başarılı sayılırım. Diğer müşterileri geride bırakıp, hızla hedefe doğru ilerliyorum. Ayyy sus artık, geveze alarm! Nereden geliyor bu ses? Zır zır sesi kafamın içinde yankılanıyor. Köşedeki rafların arkasındaki koridora sığınıyorum. Burada olması gereken ürünler nerede? Hiçbir şey kalmamış. Tuvalet kâğıdı bulup, paket paket almalıyım. Kadife gibi yumuşak ve apartman gibi kat kat tuvalet kâğıtlarına ihtiyacımız var. Bir araştırma yapılsa eve tıkıldığımız bu günlerde –şaka yapmıyorum– acil ihtiyaç listesinin başında tuvalet kâğıdı gelir. Şu sepette birkaç rulo tuvalet kâğıdı kalmış. Başkası fark etmeden, ne varsa hepsini almalıyım. Paket tıpkı sakız gibi çektikçe uzuyor. Bitmeyen tuvalet kâğıdı paketi mi yapmışlar? Ayy enseme vuran rüzgârdan da, ötüp duran alarmdan da kurtulamadım. Çek çek bir türlü paketi çıkaramadım, şu çukur görünümlü sepetten. Bu alarmın sesi dinledikçe tanıdık gelmeye başladı. Okulumun zil sesini ne kadar da çok benziyor? Her şey birbirine karıştı ‘Görevli kardeş, bir yardımcı olsan. Sakız gibi uzadı bu tuvalet kâğıdı paketi.’ Bu el de nereden çıktı? Benim tren vagonları gibi dizdiğim alışveriş arabalarıma yapıştı, çekiştirip duruyor.
‘Heyy neler oluyor? Bırakın, onlar benim alışveriş arabalarım. Ben ne mücadelelerle toparladım hepsini. Uğraştırmayın beni, derse yetişeceğim. Kapatın şu klimayı, susturun artık alarmı…’
“Munise, Munisee kalk artık. Duymuyor musun? Alarmın çaldı, uyan diyorum sana.”
Kim çağırıyor ki beni? Corona illetinden korunmak için çektiğim bin bir eziyete rağmen doldurduğum arabaları, oracıkta bırakıp gözlerimi açmak zorunda kalıyorum. Ah o kör olasıca kıllı ve kara el siparişlerle dolu arabalarımı alıp kaçıyor. Üstelik bir de sarsıntı başladı. Neler oluyor? Başım bir o tarafa bir bu tarafa gidip geliyor. Şu battaniyeye tutunayım da düşmeyeyim. Battaniye mi?
“Munise uyan dedim sana be kadın!”
Ejder’in sarstığı yastığımdan başımı kaldırmaya çalışırken gözlerimi açıyorum. Gitti bunca emek, şimdi kolaysa rüyandaki alışverişi bugün tekrar yap diye kendi kendime söyleniyorum. Çok yorgunum. Tüm sorumluluklarımdan kurtulduğum ve yalnız kendim olduğum bir güne uyanmayı diliyorum, istemeyerek yatağımdan çıkarken.
“Tamam, uyandım, alarmı kapatıyorum,” diyorum, öfkeli kocamı sakinleştirmek için. Oysa ne güzel olurdu bir sabah da öpülerek ya da okşanarak gözlerimi açsam. Ama ne gezer!
Kahvaltı hazırlamak da benim işim yemek yapmak da. Üstelik kaç evin alışverişi de bana ait. Öğretmen olan sensin deyip, oğlumuzun eğitiminin takibini de bana bıraktı. Hepsi kabulüm de ‘Hani şu uyanmakta zorlandığım, rüyalarımla gerçekleri karıştırdığım sabahlarda yastığımı sarsıp bağırmak yerine sıcacık bir öpücükle uyandırsan çok faydalı bir iş yapmış olursun be kocacığım.’ demek istiyorum. Bir de ne göreyim! Beni uyandırdıktan sonra hemencecik arkasını dönüp horul horul uyumaya başlamış. Maalesef işlettiği restoranın kapısına kilit vurup eve geldiği günden itibaren gündüz uyuyup, gece bilgisayarın başından kalkmıyor.
Enseme vurup duran suçluyu buldum. Rüyamdaki klima değil, açık kalan pencereymiş. Neredeyse Nisan ayı geldi, bu acayip rüzgârda nesi? Sanki bir fırtına kopacak!
Dersten önce kendime çekidüzen vermeliyim. Kahvaltı için vakit yok. Hemen giyiniyorum. Daha doğrusu üzerime, öğrencilerimin hoşuna gidecek renkli bir bluz giyiyorum. Altımda eşofman olabilir. Zaten ekranda sadece yüzümü görüyorlar. Rujumu sürüp, göz kalemini de çektim mi derse hazır sayılırım.
Bilgisayar açılana kadar, oğlum için kahvaltı tabağı hazırlıyorum. Canım kahve çekiyor. Bol köpüklü bir kahve, harika olurdu. Maalesef vakit yok. Son iki dakika, ekranın karşısına yerleşip derse giriyorum. En sakin ve gülümseyen halime bürünüyorum. Canlarım benim, kocaman kocaman gözlerini açmış öğrenmeye hazır beni bekliyorlar. Neyse ki ikinci sınıfların öğretmeniyim. Bu sene birinci sınıf öğretmeni olan arkadaşlarım çok zor durumdalar. Ders zamanı oyun oynayan, odada dolaşan, kardeşi ile kavga eden, dersi bırakıp çikolata yiyenler oluyormuş. Eğlenerek derse başlamak da fayda var. Günün oyununu oynuyoruz. İyi ki öğrencilerimle temassız ve uzaktan oynayabileceğimiz oyunlar öğrendim. Hepimiz çok eğleniyoruz. Şimdi, derse başlamaya hazırız. Otuz dakika ders, on beş dakika dinlenme şeklinde planlanan programımızı uyguluyoruz. Rahatsız edilmemek için kilitlediğim çalışma odasının kapısını oğlum tekmelemeye başlıyor. Bilgisayarın ekranını da mikrofonunu da kapatıp, jet hızıyla kapının kilidini açıyorum. Elinde minik pandası, yarı uykulu gözlerle bana bakıyor. “rascığım mutfakta senin için hazırladığım bir tabak var. Benim dersim bitene kadar lütfen onları yer misin?” deyip, yavrumun yüzüne kapıyı kapatıp tekrar kilitliyorum. Kahvaltı tabağındakileri bitirip aç kalmamasını dileyerek derse geri dönüyorum. Neyse ki biraz sonra dersimiz bitiyor. Öğrencilerimle uzaktan öpücüklerle vedalaşıyoruz.
Oğlum kahvaltısını yapmadan tekrar odasına geçmiş. Halının üstünde, pandasıyla birlikte yuvarlanıp duruyor. Sanırım o da, tıpkı benim gibi bu dört duvar arasında kapalı kalmaktan çok sıkıldı. Geçecek bu günler, eski yaşantımıza geri döneceğiz, parklarda arkadaşlarınla birlikte tekrar oynayacaksın dercesine sıkı sıkı sarılıyorum yavruma. Birlikte mutfağa gidip kahvaltımızı yapıyoruz. Kahvaltıdan sonra Aras’ın eğitimi başlıyor. Anaokulu öğretmeni ve oyun grubundaki arkadaşları ile el boyasıyla baskı yapıyorlar. Baskı yaptığı kartonlarla birlikte üzerindeki önlüğü, yere serdiğim sofra bezi, elleri, kolları her yer rengârenk boya oluyor. Gülümseyerek onu izlerken diğer taraftan da yarınki derslerim için hazırlık yapıyorum.
Şimdi öğretmenler odasında olmak vardı deyip, iç geçiriyorum. Su bardaklarına doldurduğumuz karanfil kokulu demli çaylarımızı yudumlarken zümre arkadaşlarımla yaptığımız planları anımsıyorum. Ayaklarım şiştiği için sitem ettiğim bahçe nöbetlerini dahi özler oldum. Söz veriyorum kendime okullar normal eğitime başlasın, öğrencilerimle daha çok oynayıp bahçede gönüllü nöbet tutacağım.
Bugün yaşadıklarımız bir felaket filmi olsa, asla inanmazdım. Maskesiz dışarı çıkamamak, herkese mesafeli olmak da ne demek? Ya 65 yaş üstü büyüklerimiz, hangi virüsün bedelini hepimizin yerine aylarca dışarı çıkmayarak ödemek zorundalar? Düşündükçe içim ürperdi sandım ama dışarıda da toz duman birbirine karıştı. Gün, vakitsizce akşama kavuştu. Pencereleri sıkı sıkıya kapatıyorum. Hava alalım diye balkona serdiğim kilimle, pofidik minderleri hızlıca içeri alıyorum. Bu fırtına hiç de hayra alamet görünmüyor.
Telefonum ısrarla çalıyor. Güzel bir haber almak umuduyla açıyorum. Arayan annem. Nasılsın bile demeden bir acı haber daha veriyor. Ciciannemi kaybetmişiz. Çocuğu olmadığı için annemin anneliğine ortak olan, anne yarım. Oysa pandemiden sonra birlikte pikniğe gideceğimize söz vermiştim. Ellerim titriyor, boğazım düğümleniyor. “Nasıl olmuş,” diyorum. Aklıma ilk gelen Covıd-19 belası oluyor. “‘Zatürre demiş doktorlar. Ama cenazeye gidilmesi yasakmış,” diyor ağzında gevelediği kelimelerden anladığım kadarıyla. Yarın yaparım alışverişinizi deyip telefonu kapatıyorum. Engelleyemediğim hıçkırıklarım büyüyüp azgın dalgalara dönüşüyor. Kendi hıçkırıklarımda boğulacak gibi oluyorum. “Durum çok ciddi. Böyle olsun istememiştim,” diyorum.
Pandemi yasakları başladığında, dinlenmem için fırsat olduğunu düşündüğüm için kendimden çok utanıyorum. Ben dinlenmekten vazgeçtim, yeter ki dönelim eski yaşantımıza diyerek feryadı basıyorum. Ejder’i görüyorum. Yarı uykulu gözlerle başımda bekliyor;
“Munisee, kendine gel! Korkutma beni be kadın, neler oluyor?” diyerek yanaklarıma hafif hafif vuruyor.
“Ben yalnız kendimle kalmayı, dinlenmek için istemiştim. Artık vazgeçtim. Yalnız kalmayı istemekten de yorgunluktan şikâyet etmekten de vazgeçtim. Ejder yine uyuyorum değil mi? Rüya görüyor olmalıyım, lütfen uyanmama yardım et!” diyerek, çoğu zaman beni anlamakta zorlanan kocama yalvarıyorum.
Aras minik elleriyle tuttuğu ellerimi öpüyor. Korkularımı içime gömüp, kendime gelmeye çalışıyorum. Haftalardır evde bana bir ejderha ile evlendiğimi düşündüren eşimin gözlerinden süzülen gözyaşları, benimkilere karışıyor. Çok özlediğim güçlü kollarıyla vücudumu sarıp, saçlarımı okşuyor. Aras duymaması için kulağıma eğilip, “Ben de çok korkuyorum,” diye fısıldıyor.
Dışarda şimşekler çakıyor hem de daha önce hiç olmadığı kadar güçlü. Gümbür gümbür bir ses duyuyoruz yakınlarda bir yere yıldırım düşmüş olmalı.
“Saat 19.00 oldu, haberleri açalım,” diyorum umutla. Belki bu fırtına Covıd-19’u söküp attı aramızdan diyerek olmayacak hayallere dalıyorum.
Siyah takım elbiseli, kara bakışlı bir adam beliriyor ekranda.
“Dünya yeni bir çağın eşiğinde. Fırtınalar çağı başlıyor. Sizlerden ricamız paniğe kapılmadan yalnızca ama yalnızca kendinizi alıp, sizin için hazırlanan kapsüllere geçmenizdir,” diyor.
Bu bir rüya olmalı diyorum. Ama olmuyor, rüya olması için çok geç kaldığımızı fark ediyorum…






