Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Aralık 2021

Edebiyat

Edebiyat Eleştirmeni Roman Yazarsa Ne mi Olur?

Erdinç Akkoyunlu

Paylaş

1

0


Ben bir eleştirmen olarak Mihail’in göstermediği cesarete girişerek, belki bir daha roman yayımlatamayacak noktaya gelebilme pahasına eleştirilmeyi göze alarak Babamın Cinayet Defteri’ni yayımladım. Keşke dememek için.

Saklandığı gözlüklerinin arkasından dünyaya biraz ürkek, biraz puslu ve biraz kırgın bakan otuzlarının ortasındaki genç adam, bir tartışmada üstünlük kazanmak şöyle dursun kendi fikrini tam olarak anlatabilecek güveni dahi vermiyor. Fakat tüm bu olumsuzluklar ve imkânsızlıklar onun Don Quijote’a ait olması gereken yüreğinde yaralar açmasına karşın, pes etmesine imkân tanımıyor. Ta ki biraz huysuz, biraz somurtkan ve fazlaca karamsar bir yaş küçük kardeşi karşısına çıkana kadar. Ona sınırlarını çiziyor, iniş ve çıkış noktalarını sayıyor, görünen görünmeyen tehlikelerden söz ediyor. Ve yaptığı daha çok da yapmadığı her şeyin ağabeyinin iyiliği adına olduğunu savunuyor. Sık sık yinelenen bu azarlama seanslarının sonunda bulundukları lahana çorbası kokan, zemini iyi temizlenmemiş, tavanı kirli ve basık odada yanan şömineden bir kıvılcım gelip daha önce binlercesinin yaptığı gibi yerdeki yün halıya yoksulluğun bir işaretini daha bırakıyor. Kardeşinden yediği paparayı sindirmek ve işin bir kavgaya dönüşmesini engellemek için aklına ilk gelen tedbir, şöminede kaynayan çaya başvurmak oluyor. Fakat az sonra bir kumar partisine katılacak küçük kardeş, bu sıcak ağırlanma karşısında yelkenleri suya indirmek, az sonra karşılaşacağı ve cebindeki paradan ziyade ruhsal varlığına, dirayetine ve ayakta kalma gücüne göz diken bir grup masa sahtekârı ile girişeceği mücadele öncesinde gevşemek istemiyor. Tek dileğinin, ağabeyinin ona söylediklerini iyi kavraması olduğunu söyleyip evinden ayrılıyor. Bilmem kaçıncı kez aynı sahneyi yaşayan abi, pencerenin önündeki koltuğa çöküp kardeşini buraya getiren ve tek atın zar zor çektiği arabanın yerdeki taze karı ezerek uzaklaşmasını izliyor. Komodinin üzerindeki gazeteyi bir hırsla çekip alıyor. Az önce kardeşinin karşısında bu hazzı tadarak sinirlenmediği için öfkesini ellerinin altında hışırdayan gazeteden çıkartıyor. Doğruca sanat sayfasını açıyor. Gazetenin eteğine doğru iki sütuna açılmış, kardeşinin yeni romanı hakkındaki kısa bir taşlamayı okuyor. Sivri dili ve kibriyle ün yapmış eleştirmene göre, bu genç yazar Rus toplumunu yermek, derinliksiz karakterler yaratmak ve günün koşullarını hiçe saymak aynı zamanda dinsiz bir tutumla metin yazmanın dışında hiçbir marifete sahip değil. Kesinlikle kalıcı olmayacak ve başarı kazanamayacak. Bu makalenin şeffaflık, edebi kıstaslar ya da okuru bilgilendirme amacıyla değil düpedüz kardeşinin önünü kesmek, onu karalamak ve küçümsemek için yazıldığını anlıyor. Fakat bu metni kendisi kaleme almış da, her fırsatta ona iyi bir yazar olmasının imkânsızlığından söz eden küçük kardeşini yermiş gibi bir rahatlama duygusuna kapılıyor. Az sonra da bunu yaptığı için bir pişmanlık dalgası vuruyor onu, haşlanmış, tadı kaçmış çayını içerken.

Bir çeyrek saat boyunca hissiz, duyarsız ve bilinçsiz bir halde koltuğuna çökmüş geçirdiği ruh buhranı ile ezilirken, kapısı çalınıyor. Ardından birisi içeri süzülüyor. Gelen kırk yaşını aşmış fakat hala yirmilerindeki güzelliği yüzünde taşıyan komşu kadın. Az önce küçük kardeşinin buraya geldiğini gördüğünü fakat o evde kitapları arasında imzalatmak için roman ararken, çoktan gitmiş olabileceği fikrine kapıldığını, buraya gelip gözleriyle görmek istediğini söylüyor. Kadın bunları söylüyor ama kumaşının kokusundan yeni olduğu anlaşılan ve üst kısmı acelecilikle bir düğme atlanarak iliklenmiş giysisi bunun tersini beyan ediyor. Onun bu köhne, yoksul ve acınası eve kendisini görmek için geldiğini ve yazar kardeşini bu ziyaretin bahanesi yaptığını anlıyor. O an aklına, ara sıra gördüğü ve bundan dolayı utandığı düşleri geliyor: Kadınla nefes nefese, terli ve yorgun bir ritmik aşk gelgiti içinde kayboldukları anları anımsıyor; içindeki odunun ateşi sönmesine rağmen yüzüne bir alev değmişçesine kızarıyor.  Eve girip çıkmaya alışkın kadın, salonda gezinip aradığını bulmanın keyfiyle tuttuğu dergiyi yüzüne kadar iki eliyle kaldırıp,

“Mihail Dostoyevski, kendinize haksızlık ediyorsunuz. Kardeşiniz Fyodor çok iyi bir yazar. Ama enimim ki, şu dergi (Vremya) ve çeviriler için harcadığınız zamanı kurgu için verseniz, muhteşem romanlar yazabilirsiniz” diyor.

Mihail’in eli komşusu ve aşığı Anna İrene Vasilyeviç’in sözünü ettiği roman taslaklarını kilit altında tuttuğu komodine gidiyor. Fakat bir türlü cesaret edip çekmeceyi açamıyor… Yüreğini bir türlü açamadığı gibi…


Mihail Dostoyevsky

***

 

Türkiye’yi anlatmaya çalışmak

Babamın Cinayet Defteri adlı ilk romanımın hazırlıkları için 2002 yılında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin arşivine girdiğimde tarihin insafına bırakılmış Türkçeye geçiş sonrası yayınlanan tüm gazetelerin ciltlerini buldum. Türkiye tarihinin her zaman çok fırtınalı bir geçmişi oldu. Askeri bürokrasinin kurduğu Türkiye yıllarca bu elit düzenin devamı için şartların olgunlaştırıldığı darbelerle karşılaştı. Aradaki demokrasi yıllarında ise üstün gelen taraf, Anadolu insanının din ve milliyetçilik duygularını politik malzeme yapan partiler ve onun anlayışı oldu. Böylece Türkiye’de ekonomik ve siyasal savrulmalarla birlikte ülke dalgalı bir denizde yol alır gibi sağa sola ama daha çok sağa yalpalayarak, kaptanların bir süre sonra gemi idaresinden kendi ikballerinin derdine düşerek işleri boş vermesi, daha popülist hale getirmesiyle yaşanan karmaşa günleri yaşadı. Okuduğum gazetelerde tarihler değişse de, o günün Türkiye için tarihin en önemli dönemeci olduğu söylemi dile pelesenk halde devam etti. Böylece Babamın Cinayet Defteri’ni yazıncaya dek oluşturmak istediğim gazeteci karakterlerinin altyapısı tamamlanırken, ben de tecrübeli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına dönüştüm.

Türkiye’de edebiyat dünyasında kendinize bir yer edinme kaygınız varsa, ne kadar öngörülü ve tecrübeli olduğunuzu düşünürseniz düşünün, karşılaşacağınız ilk eylem kovulmak olacak. Türkiye’de edebiyatın popüler tezgâhları pazarın en çok ziyaret edilen, en şaşalı ürünlerinin, en pahalıya satıldığı altın ve gümüş yemek takımlarının, kristal bardaklarının şakırtılarının insanı sağır edip kendinden geçirdiği bölgesinde bulunur. Edebiyatın nitelikli alanı ise ülkenin kırsal bölgelerinden İstanbul’un dehlizlerine dek uzanan görece daha tenha fakat yine de yer almanızın kovulmasanız da hayli zor olduğu bir bölgeye kuruludur. Çünkü Türkiye gibi ülkelerde edebiyatın büyük ve kalıcı olanı, 30-40 yılda bir gelen, kendi yeteneğini hayli zorluklarla sivriltip bir şekilde yayımlanma duvarından atlamış ve basının da ilgisini çekerek, okura kendini tanıtabilmiş yazarlara emanet. Bundan 70 yıl önce Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini yayımlatması Çukurova’dan gelmiş genç bir yazar için hiç de kolay olmadı. Ta ki Abidin Dino ona inanıncaya kadar. Sen oyun yazarısın hep öyle kal denilerek onlarca yayıncının ret ettiği Adalet Ağaoğlu ise 50 yıl önce ilk romanını yayımlattığında hiç de mutlu değildi. Çünkü aynı tarzda yazdığı Oğuz Atay, TRT Roman Armağanı’nı almasına rağmen 3 sene boyunca yayımlanmayan metnini okurla buluşturmuş, modern metin unvanını almıştı. Ama Adalet Hanım bu nam savaşına girmek yerine edebiyatını derinleştirmeyi yeğledi. Orhan Pamuk da Milliyet Roman Armağanı’nı kazanıp iki yıl boyunca yayıncı aradığı metnini bir öykü yarışmasında yeteneğini fark eden Erdal Öz sayesinde okurla buluşturuncaya dek umutsuzluğa kapılsa da pes etmedi. Hatta 2021 yazında Veba Geceleri adlı metni için röportaj yaptığımız esnada,

“Senin gibi yazdığım roman yayımlansın diye beklerken, edebiyat dünyasından kopmamak için dergilerde klasik metinlerin eleştirilerini yazdım” dedi.

O an aklımdan “Türkiye’de yazan kişilerin hikâyeleri aradan yıllar geçse de pek değişmiyor” düşüncesi aktı.

Sahi bugün çeşitli formlarda bana başka bir isim bulamadıkları için on beş yıldır edebiyat makaleleri yazmamdan ötürü ‘Eleştirmen’ diyenler, ilk romanım Babamın Cinayet Defteri yayımlanınca, romancı demekte tereddüt ettiler. Ki hala da etmekte ısrarcılar.

Öyle ya eleştirmen kalarak, edebiyat kanonunun hayli etkin olduğu Türkiye’de zararsız alanda kendi kendine bir şeyler söyleyip sınırlı bir kitlenin ilgisini çekmem kimsenin umurunda değil. Fakat iş gelip de 1992 gibi çoktan mazi olmuş bir yılda Türkiye’nin değişimini anlatma iddiasındaki bir siyasal polisiye yayımlamaya gelince, durum çatallanıyor.

Onca gazeteden ne çıktı?

Erdinç Akkoyunlu, ki 1930 ve 2005 arasında yayımlanmış gazeteleri okuyup da milyonlarca sayfa ve hikâyeden neden tutup 1992’yi ele almak istedi? Üstelik o yılda 10 yaşındaydı ve yeni oturmaya başlayan hafızasının yanıltıcılığına bu denli güvenmesine sebep nereden kaynaklanıyordu? Bu soru çok açık sorulmasa da edebiyat dünyasının dedikodu hattından kulağıma çalınması pek zaman almadı.

Birincisi, neden yazılarda ele aldığım gibi Yeni Dönem Kısa Latin Amerika Modern Edebiyatı tarzında kısa ve hayli modern bir metin üretmemişim de Türkiye tarihini siyasetini ve basınını ele almışım?  

İkincisi, eğer bir siyasal metin yazıyorsam, neden günümüzden söz etmemişim de tarihin zembereğini ta 30 yıl öncesine kurmuşum? Romanda neden gerçek kişiler kurgu ile anlatılmış? Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal ve Uğur Mumcu neden var? Bunlar medyaya yönelik popüler olma hamleleri miymiş?

Sosyal medyada takma isimlerle oluşturulmuş profillerden ve on dokuzuncu yüzyılın prenseslerin düzenlediği balolardan farkı olmayan edebiyat buluşmalarından çıkan bu ihtiraslı sorular, ben edebiyat eleştirmeni olmasaydım (ki ben eleştirmen değilim, notlarımı paylaştım yıllarca ama bana başka isim de verilemezdi) acaba başa gelir miydi?

Öncelikle ne Hasan Cemal ne de Ertuğrul Özkök romanla ilgili tek makale yazmadılar. Onların kurumları da Babamın Cinayet Defteri hakkında tek sütun haber yapmadılar. Bu suçlamayı getirenler, bunu söyledikleriyle baş başa kaldılar. Metni yazarken böyle bir arka bulma çabam yoktu. Ben değil de Beyaz Türk bir parlatılmış gazeteci bu isimlerle bambaşka bir metin yazsaydı, şimdiye kadar yüz bin satsın diye tanık olunmamış bir basın yardımı görürdü. Biz her zaman basının kürek mahkûmları arasında olduk. Kaptan köşklerinden bakılınca görülmeyen tarafında kaldık. Roman üretince de bu böyle oldu. O nedenle bu önerme boşa çıktı…

Anlattığım durum, bana yöneltilen suçlamaya bir yanıt oldu. Şimdi de eleştirmen olarak roman yazdığınızda başınıza gelebilecek yok sayılmaya dair bir örneği inceleyelim:

Romanda benim de ustam olan Yaşar Kemal, kendi yazar kimliği ile bir gizli karakter olarak var. Tek cümle etmiyor fakat romanda Baretta Gölgesiz Kemal Metin’in öykündüğü yazar olarak, metnimizin merkezinde bulunuyor. Yaşar Kemal’in şiirlerini besteleyip, ona ulaşan ve yemeğe davet edildiği 1971’den Yaşar abinin ebediyete intikal ettiği 2015’e kadar abi kardeş, baba oğul ilişkisi sürdüren Zülfü Livaneli, Babamın Cinayet Defteri için tek kelime etmedi. Onca yazma, ulaşma, romanı yollama çabama rağmen yirmi yıllık tanışıklığımız için değil, Yaşar Kemal olduğundan ötürü bile dönüp romana bakma gereği duymadı. Neden?

Çünkü vaktiyle Mutluluk adlı romanına sözlü olarak butik metin dediğim için süregelen bir küsme halinden ötürü. Ki bu tavrını Oggito’da yayımladığım ve her satırının arkasında olduğum onun edebiyatına dair inceleme yazımda bile korumayı başardı.

Buna karşın Ahmet Ümit gibi sadece Türkiye’de değil dünyada da polisiye metin denilince en akla gelen ve çok okunan önemli bir yazar, defalarca ve defalarca Babamın Cinayet Defteri’ni okurlarına önerdi. Üstelik benim Ahmet Ümit ile kişisel tanışıklığım gazeteci, romancı ilişkisinin ötesinde hiç olmadı. Birbirimizle birkaç kez görüşmenin dışında bir bağımız da yoktu. Fakat Ümit, bunca az görüşmeye rağmen Babamın Cinayet Defteri’ni kendi metinlerinden birinden ayırmadan sahiplendi ve okuruna iletti.

İşte burada insan kalitesinin önemi ortaya çıkıyor. Biraz da yazının konusu olan bir eleştirmen roman yazarsa ne mi olur sorusunun yanıtını görüyoruz…

Şimdi bunlar bir yeni yazarın, kendine eleştirmen sıfatı vermiş ki bu yazıda bile reddetmiş aslında, hezeyanları gibi görülebilir. Bir eleştirmenin Türkiye’de yıllar sonra romanı yayımlanırsa başına ne geldiğinin özeti sadece.

15 yıl boyunca yazarlar hakkında makaleler yazınca, iyi kötü bir dost ve ‘dost olmayan’ listeniz oluşuyor. Peki, bundan Aristo’yu mezarında ters döndürecek bir mantıkla ‘Eleştirmenler roman yazmamalı’ sonucu mu çıkıyor? Tam tersine.

Bugünün Türkiye’sindeki ekonomik buhranı görünce Babamın Cinayet Defteri’nde roman yayımlandığı ilk günler ‘Bak neleri anlatmış gereksiz şekilde’ diyenlerin buna sebep 1970’lerdeki ambargo günleri aklıma geliyor. Ben 1970’lerde halkın açlık, yoksulluk ve karaborsadan inim inim inlerken bunu İstanbul’da kafesten kaçan ve bir genç kızı öldüren/öldürdüğü öne sürülen aslan hikâyesine bağlarken, ‘Bu fantastik metinler okurda karşılık bulmaz’ diyenler, benim gazeteleri okuya okuya öğrendiğim ‘Türkiye tarihi tekerrürden ibarettir’ gerçeğini, 2021’de oluşan yağ, gaz ve şeker kuyruklarında gördüler.

Yine Babamın Cinayet Defteri’ni Türkiye’de öldürülmesi milat olan ve araştırmacı gazeteciliğin korkutularak bitirilmesini sağlayan Uğur Mumcu suikastına ilişkin yazarken, Türkiye’de gündem siyasi suikastlar oldu. Herkes bunu konuşmaya başladı.

Öte yandan romanda Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Hasan Cemal ve İlhan Selçuk (Şeker Abiler) arasında baş gösteren ve Cemal’in gazeteden gidişi ile sonlanan iç savaşı da yazmıştım ki tarih yine tekerrür etti. 2021’in sonuna doğru gidilirken Cumhuriyet Gazetesi yine karıştı. Yine eski ve yeni Cumhuriyet isteyenler arasında işten çıkartmalar, güç savaşları yaşandı yaşanıyor.

Demek ki, Türkiye tarihi bir tekrardan ibaretmiş.

Bunun yanında Babamın Cinayet Defteri’nde basındaki değişim, gazetelerin gündemi belirlemeye değil daha çok parsa toplamaya dönük bölümlerini yazmamı eleştirenler, bugün Türkiye’de medyanın talimat gelmeden haber yapmamasını kıyasıya eleştiriyorlar.

Dostoyevski biraderler gibi

Mihail Dostoyevski, daima büyük bir yazar olmak istedi. Önemli tasarıları, müthiş bir öngörüsü, yüksek edebi duyarlılığı vardı. Fakat bir yaş küçük kardeşi Fyodor Dostoyevski’nin gölgesinde kaldı. Kalmak zorundaydı. Fyodor ateşli, zincir vurulmaz ve dayanıklı bir yüreğe sahipti. Üstelik yazmaya dair tüm acıları peşinen göğüslemiş, hatta bunu maddi olarak da yapıp yayıncılardan normalde kazanacağı telifin 10 hatta 20’de bir fiyatına metnini satmış, parasını kumarda kaybetmişti. Mihail ise edebiyat eleştirmenleri, gazeteciler ve yayıncılar tarafından görülmek istenmeyen, ünlü ve kalıcı bir yazar olacağına inanılmayan kardeşi Fyodor ile bir edebi rekabete girişmektense edebiyat eleştirmeni olmayı tercih etti. Vremya’yı yayımladı. Rus edebiyatını tenkit etti ve yeri gelince yüceltti. Ne yazık ki artan vergiler, yükselen kağıt bedelleri ve karaciğer rahatsızlığı rahatsızlığının üstüne bir de sansür belası ile uğraşınca, 43 yaşında bu dünyadan göçüp gitti. Fyodor ise yaşarken bir yazar olmasına, edebiyat dünyası ile boğuşmasına, aşağılanıp örselenmesine karşı çıktığı, hassas yüreğini bildiği ağabeyinin ölümünü hiç unutmadı. Edebiyat dünyasının onu öldürdüğünü düşündü. Ve öcünü yazdığı her romanında ağabeyini bir figür, onun ölümünden payı olanları da bir düşman olarak göstererek aldı. Ama Dostoyevski kardeşlerin aldığı en büyük öç, edebiyatı çok bilenlere inat tarihteki kalıcılıkları, büyüklükleri ve ilham vericilikleri oldu.

Ben bir eleştirmen olarak Mihail’in göstermediği cesarete girişerek, belki bir daha roman yayımlatamayacak noktaya gelebilme pahasına eleştirilmeyi göze alarak Babamın Cinayet Defteri’ni yayımladım. Keşke dememek için. Çünkü hayattaki en büyük günahın keşke demek olduğunu biliyorum. Okurun karşısına kıyasıya eleştirilmek için çıkmaktan da korkmuyorum. Her ne kadar görülmemeye ilişkin bir mahkûmiyet yaşasam da. Buna devam etmekten çekinmiyorum. Belki biraz Mihail biraz da Fyodor olduğum içindir…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Gecenin Deneyimine Direnen Gelecek UfkuJosef Kılçıksız
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayzer Bilgiç

20 Şubat 2026

Bir Ölümsüzlük Meselesi

Yazarların özel hayatlarıyla pek ilgilenmem. Onları yazdıklarıyla tanımak, bilmek, yazım tekniklerini anlamaya çalışmak daha fazla ilgimi çekiyor.Georgi Gospodinov’u başucu yazarım ilan ettim. Şu aralar onun yazdıkları bana çok iyi geliyor. İlk olarak yaklaşık üç yıl önce Zama..

Devamı..

Minimal Takı Sevenlere Özel Hediye Fik..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024