“Baykuşun sonsuz bir açlık içinde olduğu ve sürekli avlandığı dünya benim de içinde yaşadığım dünya. Tek bir dünya var. "
Rilke Dua Saatleri Kitabı’nda, “Özleminizin sınırlarına gidin. Her şeyi deneyimleyin: Güzellik ve dehşet,” der. Rilke, doğa bilimci John Muir'in ondan bir kuşak önce gözlemlediği gibi, "bir şeyi kendi başına seçmeye çalıştığımızda, onun evrendeki diğer her şeyle bağlantılı olduğunu" fark etti. Böyle bir evrende güzellik, dehşetten ayrı tutulamaz – korku ve umut gibi iki hayata anlam yükleyen unsurlar olarak bir arada var olurlar.
Bunu doğanın her yerinde görüyoruz: Virginia Woolf bunu Güneş tutulmasında gözlemledi, Coleridge fırtınada terör ve aşkınlık arasındaki karşılıklı etkileşimi düşünürken irdeledi. Doğa için geçerli olan her şey gibi, bu güzellik ve terör ikiliği de deneyimlerimizi oluşturan doğanın alt kümesi için doğrudur – insan doğası dediğimiz alt küme: Mutluluk geldiğinde korku da onunla birlikte gelir.
Bu temel enerji kaynağı, çağımızın Rilke’si filozof-şair Mary Oliver (1935-2019) tarafından 2003 tarihli şiir ve deneme kitabı Owls and Other Fantasies’de ele alındı. Baykuşlar hakkındaki bir denemede Oliver evinin yakınındaki Provincetown ormanlıklarında dolaşırken, bu gizemli ve şaşırtıcı yaratıklar üzerine düşünüyor:
“Geceleri, baykuşun son derece hızlı ve mükemmel olduğu zamanlarda, tavşanın çığlığı korkunçtur. Ancak baykuşun, acı ve umutsuzluktan ve dünyadan koparılma korkusundan değil, ölüm getiren kişinin ihtişamından kaynaklanan çığlığı daha korkunçtur. Çığlığın ormanda yankılandığını ve ardından şarkısının taş gibi havaya düştüğünü duyduğumda, dehşetin hayatın bir parçası olduğu gizemin kenarında durduğumu biliyorum. En sakin, mantıklı ve neşeli hayatın bile parçası – tıpkı benimki gibi. Baykuşun sonsuz bir açlık içinde olduğu ve sürekli avlandığı dünya benim de içinde yaşadığım dünya. Tek bir dünya var.”

Bu eşsiz dünyada şiirsel bilim adamı ve doğa yazarı Loren Eiseley'in gözlemlediği gibi, "doğanın kendisinin, gecenin ve hiçliğin gerçekliğini aşan muazzam bir mucize olduğunu….her birimizin kişisel yaşamında bu mucizeyi tekrarladığını unutuyoruz." Baykuşun kana susamışlığı, kendi hayatımızda deneyimlediğimiz açlıktan farklı değil. Tıpkı güzellik ve dehşetin, hayatın bütününden ayrılamayacağı gibi. Willa Cather’ın yazdığı mutluluğun tanımını hatırlatan bir pasajda Oliver şöyle diyor:
“Bazen baykuşun şarkısını dinlerken, o bir şeylerin üzerinden süzülürken kendimi yaz tarlalarında hayal ediyorum. Çiçeklerle süslenmiş tarlalar. Ya da burayı düşünüyorum, güllerin kum tepelerine uzandığı, kat kat çoğaldığı tarlaları. Bütün bu yaz kırmızı, pembe, beyaz yumuşak nektar çadırları her yere yayılır; öyle tatlı bir koku ki fethedilirim, kendimi kaybederim. Sanki bir nehirmiş gibi – rüya ve tembellik dolu – kumların üstüne düşerim, hareket edemem; artık huzursuz değilim, artık dolu, miskin, tamamlanmış ve felç eden bir mutlulukla doluyum. Bu da korkunç değil mi? Bu da korkutucu değil mi?
Güller de baykuşlar gibi ölçüsüz değil mi? Her bir çiçek küçük ve güzeldir, ancak saf ve sessiz bolluklarında güller değişmez bir güç haline gelir, sanki yabani güllerin işi kumda dolaşan bizlerin neşeyle dolmasını sağlamaktır. Hayal gücünün böyle bir dengeyle zihinle alay etmesine izin verin. Şimdi baykuşun başımın üzerinde açılan karanlık kanatlarının sesinden korkuyorum – kısa süre önce kumların üzerinde uzanıp gül şehirlerine bakmaktan başka bir şey yapamazdım.”
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Brainpickings)






