Yaratıcılığın Sınırları Üzerine
5 Eylül 2019 Kültür Sanat Felsefe

Yaratıcılığın Sınırları Üzerine


Twitter'da Paylaş
0

Heraclitus “Çelişki her şeyin hem kralı hem de babasıdır,” der. Çelişki sınırları öngörür ve sınırlarla mücadele, yaratıcı üretimlerin kaynağıdır.

“İnsanın olanakları sınırsızdır” savının şevk kırıcı olduğunu düşünüyorum. Bu, birini kayığa oturttuktan sonra, “Hadi bakalım, tek sınır gökyüzü!” diyerek İngiltere’ye doğru okyanusa itmeye benziyor. Oysa kayığın içindeki diğer kaçınılmaz sınırın okyanusun dibi olduğunun pekâlâ farkındadır. Bu değinmelerle insan yaşamında sınırların sadece önlenemez değil, aynı zamanda değerli oldukları varsayımının peşine düşüyorum. Yaratıcılık sınırlar gerektirir, çünkü yaratıcı edim, insanı sınırlayan şeyle birlikte ve ona karşı ortaya çıkar.

Daha baştan ölümün kaçınılmaz fiziksel sınırlaması vardır. Ölümümüzü erteleyebiliriz, bununla birlikte her birimiz, bizim bilemediğimiz ve kestiremediğimiz bir gelecek zamanda öleceğiz. Hastalık bir başka sınır. Kuvvetimizden fazla çabalarsak şu ya da bu biçimde hastalanırız. Apaçık sinirsel sınırımız var. Kanın beyne akışı bir iki dakikalığına kesilse, felç ya da başka bir ciddi zarar meydana gelir. Zekâmızı bir dereceye kadar geliştirsek de fiziksel ve çevresel faktörlerden dolayı bu gelişim sınırlanır.

Çok daha ilginç olan metafizik sınırlanışlar da var. Her birimiz kendi payımıza seçmeden belli bir ailede, belli bir ülkede, belli bir anda doğmuşuzdur. Bu olguları –Fitzgerald’ın Mutheşem Gatsby’sindeki Jay Gatsby gibi– yadsırsak kendimizi gerçekliğe karşı körleştirip başarısızlığa uğrarız. Bir ölçüye kadar ailevi geçmişimizin ve tarihsel konumumuzun sınırlarına baskın çıkacağımız doğrudur, ama böylesi bir aşkınlık ancak başlarken kendi sınırlarını kabul edenler için söz konusu olabilir. 

Bilinç bu sınırların farkına varılmasından doğar. İnsan bilinci varoluşumuzun ayırt edici yanıdır. Sınırlamalar olmasaydı onu asla geliştiremezdik. Çocuklar sınırların farkına varmaya, topu kendilerinden farklı bir şey olarak algıladıklarında başlarlar: Anne, her ağladıklarında onları beslemediği için sınırlayıcı bir etmendir. Bu gibi birçok sınırlayıcı deneyimden geçerek kendilerini diğerlerinden ve nesnelerden farklılaştırma yetisini ilerletmeyi ve hazzı ertelemeyi öğrenirler. Sınır olmasaydı bilinç de olmazdı. Bu tartışma cesaret kırıcı görünebilir, oysa daha derinlere indikçe bu görünümünü yitirir. İnsan bilincinin başlangıcına işaret eden İbrani mitinin, Âdem ve Havva’yı bir başkaldırma bağlamında tasvir etmesi tesadüfi değil. Bilinç, cennette yasak olarak konmuş bir sınıra karşı mücadele için doğmuştur. Yehova tarafından konan sınırın ötesine geçmek daha sonra insanın içinde varlık kazanan ve gelişen diğer sınırların ortaya çıkmasıyla cezalandırılmıştır: Kaygı, yabancılaşma ve suç duygusu. Ancak bu başkaldırma deneyiminden, değerli nitelikler de ortaya çıktı: Kişisel sorumluluğun duyumsanışı ve yalnızlıktan doğan insan sevgisi. Kişiliğe konan sınırlara karşı gelmek “genişleyici” bir hâl alır. 

Alfred Adler uygarlığın fiziksel sınırlanmalarımızdan ya da kendi deyişiyle “aşağı olmaktan” doğduğu fikrini ortaya attı. İnsanlar vahşi hayvanlardan daha aşağı bir konumdalardı. Hayatta kalabilmek için sınırlara karşı mücadele edip zekâlarını geliştirdiler. Heraclitus “Çelişki her şeyin hem kralı hem de babasıdır,” der. Çelişki sınırları öngörür ve sınırlarla mücadele, yaratıcı üretimlerin kaynağıdır. Nehirler, akan su ve kıyılar arası gerilimle kurulur. Sanat da aynı şekilde kendi doğumunun zorunlu etmeni olarak sınırları gerektirir. Heraclitus’a göre akılsız kişiler “kendisiyle çatışmanın kendi içinde bir uyuma vardığını anlamazlar: Armoni, yay ve lirinki gibi karşıt bir gerilimi içerir.” Müziğini nasıl bestelediği üzerine bir konuşmada Duke Ellington, trompetçisinin belirli notalara mükemmel bir şekilde ulaşabildiğini ama diğerlerini kaçırdığını, müziğini bu sınırlarla ve bu sınırların içinde yazmak durumunda olduğunu açıklayarak, “Sınırlara sahip olmak iyidir,” demişti. 

Michelangelo’nun kıvranan esirleri, Van Gogh’un vahşice bükülen selvileri, Cézanne’ın sonsuz baharın tazeliğini yansıtan sarı-yeşil güney Fransa peyzajları gibi eserler gerilimin içselleştirilmesinden gelen olgun niteliğe sahiptir. Bu onları ilginçten öte büyük kılar. Sanat eserlerinde karşımıza çıkan hâkim olunmuş ve aşılmış gerilim, sanatçıların sınırlamalarla ve onlara karşı başarılı mücadelelerinin sonucudur.

(Kaynak: Rollo May, Yaratma Cesareti, Alper Oysal, 1988, Metis)

Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR