Yarım Asırlık Serüven: Avustralya
29 Kasım 2018 Hayat Gezi

Yarım Asırlık Serüven: Avustralya


Twitter'da Paylaş
0

Avustralya devletinin amacı göçmenlerden oluşan yeni bir ulus ve Avustralyalı birey yaratmak olsa da, farklı etnik aidiyetlerin kendi kültürlerini koruma ve yayma özgürlüklerine de izin verilir.

İlk Türk işçi kafilesini Avustralya’ya götüren uçak 14 Ekim 1968 günü Türkiye’den ayrılır. Almanya tecrübesi yaşanmıştır. İkinci bir kapı açılır. Vatandaşlarımız, ellerindeki Türk bayraklarıyla Avustralya’da uçaktan inmeden basın fotoğrafçılarıyla tanışır. Resmi kişiler tarafından karşılanırlar.

O güne kadar gelmek aslında hiç de kolay olmamıştır. Türklerin daha ülkeye ayak basmadan Avustralya Hükümeti yetkililerinin başağrısı olmalarının öyküsünü, kendisi de Kıbrıslı bir Türk olan Selçuk Cemal’den dinlemiştik. Selçuk Bey, o yıllarda Avustralya Dışişleri’ndeki görevi gereği Türkiye’yle anlaşma masasına oturanlar arasındadır. Avustralya Hükümeti, Avustralyalı bir Türk olması nedeniyle özellikle onu görevlendirmiştir. O günleri bize anlatırken, şaşırtıcı gelişmeler yaşandığını öğrenmiştik.

Türk’ler, Avustralya’ya göçmen statüsünde gelmeyi reddederek ikili anlaşmayı imzalamıyorlardı. Almanya örneğini takip ederek göçmenlik yerine ‘işçi’ veya ‘geçici işçi’ statüsü talep ediliyordu. İş ve İşçi Bulma Kurumu’muz göçmenliği kabul etmemekte ve vatandaşları ülkeden atıyor gibi, “Gidin, göçmen olun diyemeyiz” demekteydi. Diğer yandan, Avustralya Göçmen Bakanlığı işin içindeydi ve bu yüzden Türklerin istekleri güçlük yaratıyordu. Aslında, Türkiye Avustralya’dan, onların Hollanda ve İtalya ile yaptıkları anlaşmadan fazlasını istemez. İki hafta süren görüşmeler sonuçsuz kalınca, ikinci bir Çanakkale direnişiyle karşılaştıklarını anlayan Avustralya yetkilileri ne yapacaklarını şaşırıyor ve görüşmeler sekteye uğruyor. O süreçte ilk Avustralya Büyükelçimiz olan Baha Vefa Karatay ve Selçuk Cemal’in bir hafta süren yoğun görüşmeleri sonucu iki ülkenin Başbakanlarının da onayladığı bir orta yol bulunuyor ve Avustralya kapısı Türklere açılıyor. Sonuç alındığında büyükelçimiz, Selçuk Bey’e, “Vatan size minnettardır” diyecektir. Anlaşmanın tarihi: 5 Ekim 1967’dir ve ilk altı yılda 20 bine yakın vatandaşımız Avustralya’ya göç eder.

Avustralya’ya vasıfsız işçi olarak giden ilk vatandaşlarımızdan sonra, 1980’lerde değişen politikalarla, meslek sahipleri ve uzmanlar da kabul edilmeye başlandı. Biz, bu furyadan yararlananlardanız. İki ülke arasındaki anlaşmadan yıllar sonra ailece Avustralya’ya gitmek üzere başvuru yaptığımızda, belgelerde ‘göçmen’ kelimesine rastlamadık. Başvurumuz, orada ‘yaşamak ve çalışmak’ içindi. Demek ki, anlaşma sırasında Türkiye’nin hassasiyetleri dikkate alınarak kelimelerle oynanmıştı.

İlk başta, göçmen olmaya direnmemizin gerisindeki anlayış şuydu: Avustralya’ya kalmak üzere değil, çalışmak, para kazanıp biriktirmek ve iki üç yıl içinde geri dönmek için gidilmekteydi. O sıralarda, Avustralya’nın vasıfsız işçiye ihtiyacı vardı. Gelecek olanların uçak biletleri de ödeniyordu. Hal böyle olunca, 70’lerde de süren bu programdan yararlanmak isteyen taşralılar ve şehirlere yeni adım atmış Anadolulu aileler, Avustralya Elçiliklerinin önünde kuyruk oluşturur. Vizeler alınır. Ve mutluluk hayalleriyle bulutların üzerinden uçup on bin kilometre ötedeki ‘Ada Kıta’ya varılır.

Gelir gelmez asıl amaç olan para biriktirme çabası, hayatı, içinde bulunulan hücrenin parmaklıklarından kaçırır ve kişiyi içerde tutsaklaştırır. Sidney’in birkaç sokaklık Türk mahallesinde toplanılır; bakkalı, kasabı, manavı, videocusu...Hepsi Türktür. Zorda kalınmadıkça mahalleden çıkılmaz. Gündüz ve gece olmak üzere iki işte çalışılır. Hayat ‘Küçük Türkiye’de yalnızca Türkçe diliyle sürer gider.

İlk yıllarda biriktirilen paralarla Türkiye’ye dönenler büyük hayal kırıklıklarına uğramış ve Avustralya’ya ikinci kez gitmişlerdir. İnatçı olanlar arasında iki veya üç kez ülkemize kesin dönüş yapıp tutunamayarak yeniden geri dönenler de olmuştur. Sonunda halkımız pes ederek Avustralya’da yaşama ve çalışma kararlılığını göstermiştir.

Avustralya’da 40’dan fazla millet yaşar. Bu uzak adaya sürgüne gönderilmiş alt sınıftan İngilizler ve onların yöneticilerinin kuşağından gelenler başta olmak üzere, İtalyanlar, Yunanlılar, Çinliler ve Vietnamlılar en kalabalık gruplardır. Sayıları milyonları bulur. Günümüzde, nüfusu 25 milyon olan Avustralya’da yaşayan Türk sayısının yarım milyona yakın olduğu tahmin ediliyor. Resmi rakamlar bu sayının çok altındadır.

Avustralya devletinin amacı göçmenlerden oluşan yeni bir ulus ve Avustralyalı birey yaratmak olsa da, farklı etnik aidiyetlerin kendi kültürlerini koruma ve yayma özgürlüklerine de izin verilir. Anayasa bu özgürlüklerin teminatıdır.

Her büyük kentin etnik radyolarında göçmen gruplarının dilinden yayın yapılır. Etnik gruplarca çıkarılan gazeteler, İngilizce bilmeyen göçmenlere Avustralya güncelini aktarır, artık uzakta kalmış ülkelerinden de haber ulaştırır. Türkçe gazeteler de bunların arasındadır. Hükümetin özellikle göçmenlere duyurmak istediği sosyal güvenlik bilgileri, yerel politikacıların Türklerden oy alma endişelerini yansıtan ilanlar ve toplum haberleriyle yüklü gazeteler Türklerin yoğun yaşadıkları semtlerde ücretsiz dağıtılır. Özellikle bu yüzyıl başında elektronik devrimiyle gelen internet sayesinde insanlarımızın iki ülke arasındaki haberleşmesinde gerçek anlamda da çağ atlanmıştır.

Devletin en önemli hizmetlerinden biri ücretsiz toplum tercümanlığıdır. Yıllarca Avustralya’da kendi kapalı toplumu içinde yaşayıp İingilizceyi konuşamayan ilk nesil göçmenler için hastanelerde, mahkemelerde, hapishane görüşlerinde, ehliyet sınavlarında ve hayatın her alanında tercümanlar vatandaşların gölgesi olur.

Avustralya’da yaşamak, eğitimli ve meslek sahibi orta sınıf bireylerimiz için de çekicidir. Bazı mesleklerde iş bulma güçlüğü olsa da, birkaç yıllık bir üniversite eğitimiyle uzmanlaşılıp iş bulma şansı artırılabilir. Yeni ve kazandıran bir iş kurulabilir ve bunun için devletten her aşamada yardım alınabilir. Krizlerle ağır sarsıntılar geçirmeyen bir ekonomik dengede ‘sosyal devlet’in olanaklarıyla güvenceli bir hayatın içinde yaşanır. Bütün bu hayatı kolaylaştıran etmenler, Avustralya’yı benimsemede rol oynar. Ne de olsa; kolaylık uygarlıktır.

“Göçmen, kendisine oturması için sunulan karşılıklı konulmuş iki sandalyenin ikisine de oturamayıp ortada ayakta kalan insandır.”

Avustralya macerasına böyle bakıldığında gidilen yerin bir ‘Ütopya Adası’ olup olmadığı da düşünülmeye başlanır. Gelgelelim, her şey göründüğü gibi değildir. Katılımcı bir kapitalist ekonomi ve özgürlükçü bir demokraside bile baş edilmesi gereken sorunlar vardır.

İlk yıllarda Avustralya’ya giden göçmeni buruk bir duygu bekler. Adı: ‘Vatan özlemi’dir. Özlem, göçmenlik olayının içinde bambaşka bir konudur. Aşk acısına benzer bir duygudur. Aşkın ömrü beş yıl olduğu söylenir; özlemin ömrü de dört yıldır. Bu rakam ampiriktir. Ama, çok gerçekçidir. Aşk, nasıl onu yaşamayana anlatılamazsa özlem de anlatılamaz. Tadı buruktur.

Bu tadı tadan ve acıyı çeken daima ilk nesil göçmendir. Bu nesle ‘kayıp nesil’ de denebilir. İstatistiklere göre, Avustralya’da akıl hastalıklarında göçmenlerin birinci sırada olmaları rastlantı değildir. Kültürel fayları ağır bir depremle kaymış olan göçmenler artık iki ülke, iki dil, iki kültür arasındadır. Ayakta kalabilenler için kazanım; hayatı en kestirme yoldan öğrenmiş olmalarıdır. Son sözü başka kimseye bırakmayan gene hayatın kendisidir.

Avustralya’da bir televizyon programındaki açık oturumda “Göçmen kimdir?” sorusuna yanıt aranırken, tartışmacılardan birinin tanımı şudur: “Göçmen, kendisine oturması için sunulan karşılıklı konulmuş iki sandalyenin ikisine de oturamayıp ortada ayakta kalan insandır.”

 50 yıl sonra, Avustralya’da göçmenliği tüm duyularıyla yaşayan neslin, içinde birçok bireysel dramı barındıran deneyiminin üniversitelerimizce farklı yönlerden araştırılması ve bu konunun yazın alanında da ele alınması dileğimizdir.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR