Yas
3 Aralık 2018 Öykü

Yas


Twitter'da Paylaş
0

“Neredeler, gördün mü?”

“Kaçırdık baba, yetişemedim.”

"Almışlar, hep götürmüşler."

Yattığı yerde döndü Fatma, rüyayla uyku arasında siyah kumaşın kenarına işlenmiş morlu pembeli danteller geldi gözünün önüne. "Aldılar," siye sayıkladı, büzüştü.

Birgün gerekirse diye sakladığı siyah yemeni çekmecesinde bir hortlak gibi  bekliyordu. Kullanmaya karar vermese ondokuzundaki bir genç kızın dolabında ne arasındı. Gün gelir lazım olur diye üç kuruşa almış, kenarlarını dantelle işlemişti.

"O tarafı yokla."

Gözlerini yarı araladı, komodinin üstünü tek eliyle yokladı. Sonra eli yastığının altında gezindi yarı uyuklarken. Gözlerini yumdu, öbür yana döndü. 

Dışarıdaki soğuk, pencerelerdeki buğuyla görünür olmuş, uykunun ılıklığı camlarda birikmişti. Fatma’nın odasındaki pencerede ince nem tabakasının altında parmağıyla çizdiği gemilerin izleri seziliyordu. Gemiler gittikçe dumanları da geriye savruluyordu. Gecenin bulutlu karanlığının yerini koyu turuncu almaya başlamıştı.

"Nasıl, zarar çok mu?"

Fatma bağırışlara yatağından sıçradı, sesler bahçeden geliyordu. Aşağı baktı, damın önünde Hasan babayla çocuklar oradan oraya koşturuyordu. Hasan babanın elinde zayıf bedeniyle eğreti taşıdığı eski bir tüfek. Bıyıkları yeni terlemiş İzzet, kardeşi Vedat’i yanına almış damın kapısından içeri bakıyordu. Fatma uzun siyah saçlarını tepesinde topuz yaptı, geceliğinin altına yün çoraplarını, üstüne yün hırkasını geçirdi, odasından fırladı. Alt kata inerken merdivende Hanife anayla karşılaştı. Beraber soluğu bahçede aldılar.

“Dama hırsız girmiş,” dedi Hasan baba evin alt katındaki yüklüğün önünde. Bu geniş oda, basit kiremit bir sundurma ve bir kapıyla bahçeye açılıyordu. “Kilidi kırmış namussuzlar.”

Hasan baba etrafı kolaçan ederken Hanife ana, İzzet ve Vedat dama girdiler. Yerlerde hurdalar saçılmış, eşyalar sağa sola yığılmışı. Karmakarışık bir hal vardı. Hanife ana tavandan kabloyla sallanan ampulü yaktı. İçersini dolaştı, fırlatılmış öteberiyi bir bir kaldırıp bakmaya başladı. Sandıklar açılmış, kumaş toplarının araları deşilmişti.

“Çok giden var mı?”

“Eski gramafonu almış.”

“Başka eksik?”

“Dur Hanife bakıyorum.”

“Girit’ten getirip de yirmi yıldır şuracıkta tuttuğum işlemeli bakırlar gitmiş.”

“Yadigâr,” diye cevap verdi Hasan baba Hanife anaya.

“Geldiğimizden beri kıyamadım vermeye de kullanmaya da,” gözlerini yemenisiyle sildi Hanife ana. “Gözü kör olmayasıcalar.”

Fatma başını kapıdan içeri uzattı, arka köşeye doğru baktı. İçeri girdi, “Girme sen, karmakarışık burası Fatma abla,” dedi İzzet.

“Benim sandık duruyor mu,” diye sordu Fatma. İçeridekiler dalmışlardı, duyan olmadı. Fatma kapının önüne çıktı, duvara dayandı. Altı yaşındayken Manisa'daki tren istasyonunda annesinden kendine kalmış tek hatıra olan yüzük elinde ağladığı günkü gibi kenara ilişti. Annesi “evlenirken bunu ben takacağım sana” demişti Fatma babasız kaldığında, ama onun ömrü de yetmemişti.

“Çeyiz sandığımı bırakmışlar mı Vedat?”

“Dur bakacağız şimdi.”

Fatma sustu, bekledi. Annesi ölünce teyzesi geldiğinde abisiyle beraber bırakmamacasına eline sarılmışlardı hemen. Teyzesi evdeki eşyaları toparlamış, geleceğim yine deyip iki gün içinde gitmişti. Geri gelmemişti, eşyalar çok işini görmüştü demek ki teyzelerinin.

Dayanamadı, dama girdi, sandığını kendisi arayacaktı. Arkada olmalıydı. İstasyonda onu sığındığı köşede gören bir adam sahip çıkıp da Hanife anasının yanına yerleştirmişti. O da yıllarca aldığı harçlıklardan biriktirip kendine çeyiz sandığı yapmıştı. Hanife anayı anası bilmişti. Onun kızı da Girit’ten mübadeleyle gelirlerken havale geçirmiş, kurtulamamıştı. O günden bu yana siyahlar içinde yastaydı. Fatma arka köşedeki ağzı açılmış küçük sandığa yaklaştı. İçeridekiler birden yerlerinden sıçradılar. 

“Anam,” diye bağırdı Fatma. Hıçkırarak, sarsılarak ağlıyordu. “Neyim varsa almışlar.” Elini yüzüne kapattı. “Ortada kaldım, yine kaldım ben.”

Aile etrafına toplandı, sandığın talan olduğunu, en azından içindekilerin yarısının çalındığını gördüler. Birkaç parça dantel örtü ve birkaç yemeni vardı yalnız görünürde.

“Çeyizimi aldılar,” diyordu ağlarken. “Artık beni kim ne yapsın.”

Hanife ana kenara çekti Fatma’yı. “Üzülme kızım toplarız yine canın sağ olsun,” dedi. “Her şeyini tastamam ederiz üzülme sen.” Fatma avunmak bilmiyordu. Aynı cümleleri tekrarlıyordu.

"Artık gelmezler bana. Kaldım ben. Çaldılar, çaldılar."

“Kızım, bir sevdiğin mi var. Merak etme yeni çeyiz hazırlarız.”

“Yok ana, sevdiğim yok. Kim olacak.”

Kız kendini paralıyor, Hanife ana onu zor avutuyordu. “Bak çekinme sonra konuşuruz, eksiğini bırakmayız.”

“Yok ana. Bundan sonra da nasıl olsun.”

"Neden olmasın yavrum, sen güzel canını buna yorma."

"Giden gider işte ana, geri gelmez." Sesi yıllardır içinde esir kalmış da şimdi serbest bırakılmıştı sanki. Ev halkını orada bıraktı, odasına çıkar çıkmaz çekmecesini açtı. Parmağına annesinden kalan yüzüğü taktı, başına ilk kez kenarı işlemeli siyah eşarbını bağladı, pencerenin önüne oturdu.

Etraf sakinleşmiş, aşağıdakiler içeri girmişti. Dışarıyı daha iyi görebilmek için camda biriken buğuyu elleriyle sildi. Ayaz vardı, el ayak çekilmişti.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR