Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Eylül 2021

Öykü

Yaşam Kumulları

Mehmet Dinç

Paylaş

2

0


Güneş tepelerin ardına gömülüyor. Dağlardan birinin eteğinde büyüyen gölge kampa doğru ilerliyor. Ilıyan sıcaklık bedenimi kışkırtıyor. Basık, ince saç tavanlı barakadan çıkıyorum. Dibinde dört biber tarhının boy verdiği duvara doğu seğirtiyorum.

Yoksul bahçemden haberleri var mı? Emin değilim. Tohumları, yüzündeki yara izleri dikenli çalı demetini andıran Kinene bırakmıştı. Buraya getirildiğim gün o başka yere götürülüyordu. Ucu ucuna bir vedalaşmaydı bizimki. Kapıdan geçerken kısık bir sesle yatağın altında sakladığı tohumlardan bahsetmişti. Toprağa ekmeye vaktinin kalmadığını söylemişti. Önceleri bu durumu şifreli konuşmalardan biri sanmıştım. Ya da belki de Kinene dayanamamış sorgucularla işbirliği yapmıştı; başıma çorap örmek istiyordu. Barakada duran iki sahra karyolasından ötekine geçmeyi tercih ettim. Ortamın güvenirliğini anlamak için haftalarca tohumları aklıma getirmedim.  

Şimdi Şabu’yla birlikte kalıyoruz. Daha dönmedi. Gittiğinde gölge yamacın ortalarındaydı; şu anda ise bir bulut gibi üzerimizi örterek karşıda palamut ağaçlarını tırmanmaya başlıyor.   

Biber tarhlarının yarı ölgün yapraklarına bakıyorum. Gelişimleri cılız. Bazen tohumlara yaşam verdiğime üzülüyorum. Bu çorak yerde yarı aç yarı tok kalmaları benim suçummuş gibi. Buna tüm gün gördüğü her nesneye görünmez lavlar fırlatan güneşin etkisini de eklemek lazım. Payıma düşen suyun yarısıyla köklerini beslediğimde canlanıyorlar.

Şabu suyunu biberlerle paylaşmaya yanaşmıyor.  Ben de ona saygı duyuyorum. Geldiği gün vuruk yerleri moraran şişkin yüzü tanınmıyordu. Yaralarına dokunmamı istemiyor. Bana karşı çekinceli, mesafeli. Tutumu beni, çektiği azaplara kapı aralayan fikirlerin bir parçası olarak gördüğü izlenimi veriyor. Oysa onu ilk kez burada tanıyorum.

Bu yönüyle endişelere sürükleyen yanları var. Hep suskun. Karanlıktan var olmuş gibi silik, gölgesiz, izsiz duruyor. Bazen onu, kanatları iki keskin bıçağa benzeyen atmacaların üzerinde döndüğü nöbetçi kulübelerine, irili ufaklı kayalarla süslü dağın yamacına, sonra da fersiz gözlerinde köpekler gibi yaltaklanan bakışlara sahip “tatile çıkanların” kampına uzun süre bakarken görüyorum. Tekinsiz duruşu tedirgin olmama neden oluyor. Laf lafı açarsa anlatacaklarımın, günün birinde aleyhimde kullanılabilir korkusu taşıyorum. İnsan dünyadan soyutlanmış, gözlerden uzak vahşi topraklarda ise mikro tavırlar makro kaygılara neden olabiliyor.  

Şabu, gölgelerin karanlığı mayaladığı saatlerde dönüyor. Çaresiz bir şekilde titriyor. Kontrol dışı hareketler yapıyor. Yüzü kasılıyor. Omuzları sarsılarak inip kalkıyor. El parmakları geriliyor. Yanaklarındaki keder çizgileri belirginleşiyor.    

Koluna uzanmaya çalışıyorum. Buna yol vermiyor. Yatağa uzanıyor. Ayakları, bedeninin ağrılığından kurtulunca yüzündeki gerginlikte azımsanacak bir eksilme yaşanıyor. Onu bu halde bırakıp, biber tarhlarının yanına gitme düşüncesi her defasında yorucu geliyor. Yemek arabasının sesi duyuluncaya değin gözlerim ona refakat ediyor.  

“Ayakta duracak durumda değil.” Kolluk gelip Şabu’ya bakıyor. Öyle kendinden geçmiş halde uzandığını görünce “halden anlıyor.” Tekrar yemek dolu kazanların başına geçiyor. Kapları doldururken, başkasının avukatlığına soyunan birini azarlarcasına yüzüme bakıp sırıtıyor.

Patates lapası, iki yaş biber, el büyüklüğünde iki ekmek veriyor. Dipleri yosun tutmuş iki matarayı, paslı tadı susuzluktan beter suyla dolduruyor.

Yampirik komidini Şabu’nun başucuna yanaştırıyorum. Yemek kaplarını üzerine yerleştiriyorum. Oturmasına yardımcı olmama izin veriyor.  Titrek ellerimizin denetleyemediği kaşıkların çinko tabaklara değen sesine, ahşap direğe bağlı hoparlörün gürültüsü karışıyor.  

Ancak üçüncü anonsta bana verilen kod ismimin geçtiğini duyuyorum. Bu saatte çağırılıyor olmam yabanıl bir yalnızlık duygusuna kapılmama neden oluyor.  Tutunacak bir şey arıyorum. Şabu’ya dönüyorum. Korkuyu kendinden uzak tutmak istercesine başını kaldırmıyor, bakmıyor. İş başa düşüyor. Bedenimde kalan enerjinin ötesine geçip güçlü durmaya çalışıyorum.

A9’un kapısında bekleyen genç kolluk, yüzüne giydirilmiş yırtıcı ve ırkçı bakışlarla beni süzüyor. Yine de önünden geçerken ses etmiyor. İçerisi, dikim atölyesindeki mesai bitimi saatleri gibi sessiz; koridorda kabuğuna çekilen akşam sükûneti kol geziyor. Sessizce, uyuşmuş halde itiraz etmeden mahvolmaya doğru gitmek içimi acıtıyor.

Geriye kaçmaya istekli ayaklarım korkularıma yenik düşüyor. Kapıda beliriyorum. İki kişiler. Gür sakallı, baykuş suratlı sorgucu, çocuğuna işaret eder gibi eliyle boş sandalyeyi gösteriyor. “Otur,” diyor. Yüzünde kaba otoriter faşist bir ifade var. Sessizlik kısa sürüyor. Lafı eğmeden bükmeden konuya giriyor.

“O kâğıtları sen mi yazdın?”

Dikilip, ütülendikten sonra kabanları poşetlere yerleştiren bendim.  

“Danca yazmayı biliyor musun?”  

Baykuş suratlı kibarlık kisvesi altında tehlikeli bakışlarla bakıyor. Konuya tatlı dille giriyor. İstediğini alamadığında vahşi yüzünü göstermeye başlıyor.  Yavaş yavaş, gücü elde ettiğinde ortaya çıkan kişiliğinin insanlık dışı özüne bürünüyor.

 “Yazıları kim yazıyordu?”

İşin safiyane bir yanı da vardı. Bir tür karşılıksız mektup arkadaşlığı gibiydi. Danimarka’da mağazaya giden her hangi bir insanı hayal ediyordum. Satın aldığı kabanın cebine er ya da geç elini daldıracaktı. O anda parmaklarının ucu bir kâğıda değecekti. Merak duygusuna kapılacaktı. Çıkarıp bakacaktı. Rejim değişikliğinden sonra televizyonlarda güllük gülistanlık gösterilen ülkenin hak savunucuları için nasıl da cehenneme dönüştüğünü okuyacaktı. Böylece Nasır’ın ismi, tanımadığım insanların hafızasına kazınacaktı. Beş binlik son sipariş gümrükten geçebilseydi, öncekilerle birlikte altmış bin insana ulaşmış olabilirdim.   

“Bu kâğıtları yazanların isimlerini söylersen tatile çıkanların kampına yerleşirsin. Ortak banyo yerleri, temiz yataklar.”

Nedensiz bir dinginlik, kaderci bir sükûnet, hatta olup bitene karşı alaylı bir uzak kalma duygusuna kapılmam dikkatlerinden kaçmıyor. Başımı kaldırdığımda gök gürültüsü aurasına benzeyen türden bir yumruk benli yanağımda patlıyor. Testere dişine benzeyen zalim gülümsemelere sahip diğer sorgucu, çelik kırbaç ile sol omuzum ile boynumun arasına o sert darbeyi indiriyor. Tanrısal güç zehirlenmesinin acısını yeni baştan tadıyorum. Acıyı delip geçen bağırışlarım kudretlerinin ululuğunu onlara bağışlıyor.

“Konuşmazsan, Nasır’ı geberttiğimiz gibi seni de geberteceğiz.”

İkinci kez kırbacın havada rüzgâr sesi çıkararak kürek kemiğimde şakladığı anda, bir kez açılıp kapanan dudaklarımın onlara duymak istedikleri şeyleri söylemediğini işittiklerinde iri ve karanlık gözleri daha fazla belirginleşiyor.

Yaralı bir hayvan gibi nefes alışlarımın azaldığını anladıklarında duruyorlar. Sorgu bitiyor. Oradan çıkmama izin veriliyor. Patika yoldan ilerliyorum. Halı saha bariyerleri gibi yüksek tellerle ayrılmış “tatile çıkanların” kaldıkları tarafa bakıyorum.  Beni ele veren orada mı acaba? Ağrılarım düşünceme baskın geliyor. Sol omuzum fena ağrıyor. Baldırlarımdaki kasılmalar devam ediyor. Hırpalanan yerlerimden kan akmaması tuhaf bir soru işareti. Barakaya açılan patikaya vardığımda, gözlerim kararıyor. Asma dalları gibi bükümlü, derisi tarazlanan parmaklarım tel örgülere tutunmaya çalışıyor. Düşecekken Şabu’nun şefkatli kolları beni sarıyor.

Uzun soluklu uykudan uyandığımda biber tarhlarını susuz bıraktığımı anımsıyorum; kızgın, öfkeli ve çaresiz olmalılar. Ağrılarıma ihanet edercesine, içim onları yaşatma isteğiyle doluyor. Dışarı çıkarken yokluğunu fark ettiğim Şabu’yu tarhları sularken buluyorum. Parmaklarıyla mücevherlere dokunur gibi yaprakları okşuyor. Yüz kaslarındaki dengesiz huzursuzluğun yerine kararlı bir saydamlık yerleşmiş. Göz göze geldiğimizde hafif kambur duruşu ona özür dileyen bir hava veriyor. Matarasını gösteriyor.

“Günde iki kez sulayalım,” diyor.

Duvarın ılık, ince gölgesine sığınıp oturuyorum. Bacaklarımı toprağa uzatıyorum. Şabu yanıma geliyor. Kalbinde bir güven, onu umutsuzluğa ve yok oluş kaygısına karşı koruyan sıcacık, gurur verici, özendirici bir tavırla elimi sıkıyor. Soluma geçip oturuyor. Beyaz benekli, kum renkli bir çöl kelebeği üzerimizden geçiyor. Sırtımızı yasladığımız duvarın gölgesi eriyinceye değin bakışlarımız bahçemize takılı kalıyor.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Eleştiri Ne Âlemde?Maurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gizem Arman

9 Aralık 2025

Özgürleştirici Bir Deneyim Olarak Kita..

Bazen hem okuru hem yazarı tarafından bırakılan en anlamlı miras, bazen bir kırılma anında tutunacak dal, bazen daha başlığıyla bile teselli eden bir dosttur kitap.“Kitap okudukça sıkıntım dağılıyor, ciğerlerim oksijenle doluyordu ..

Devamı..

Carver Bowlby ile Tanışmış mıydı?

Nurhan Şahinkaya

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024