Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Mart 2021

Kitap

Yaşamda Bir Ses

Erhan Sunar

Paylaş

1

0


Beni Hiç Kimse Duymuyor’da Mehmet Hanifi hikâyesinin sınırlarını daha en başından bir koşula bağlamış: Doğallık arayışına ve süzülerek gelen bir anlatıma yaslanacağını kısa pasajlar halinde ilerleyen yapısıyla hem öne sürmek hem de bu dolaysızca açık olabilecek anlatım biçimini mümkün olduğunca yoğunlaştırmak.

Dil ile düşüncenin, içerikle ona yaklaşma yollarının tuhaf bir etki gücüyle birleşmeye elverişli olduğu bir roman olarak kendi iç bütünlüğünü epey gözettiğini hemen vurguluyorum çünkü anlattığı hikâyenin dağılmaya, merkezini yitirmeye ve aklın sınırlarını zorlamaya yatkın çok yönlü bir doğası var. Şizofrenik bir aklın dünyasını resmederken yazar ne kadar titizse okurun da o ölçüde dikkatli olmasını gerektiren yol işaretleriyle dolu, durmadan kendi işleyişine dönebilen güçlü bir ilk romandan söz ediyoruz.

Şizofreni deyince romanı kuramsal okumalara çabucak açabilecek bir izlenime büründürmek de mümkün ama bunu ancak çok gerilerde, hikâyenin belki tortusu diyebileceğimiz bir düzlemde görüyoruz. Anne ve babasıyla yaşayan, dünyayı sürekli yağan kar altındaymış gibi kristalize bir yapıda algılama eğiliminde, dört duvar arasında kendine sözcüklerden bir cennet ve hapishane kurmuş anlatıcının kolay yoldan bir şizofreni hastası olduğunu söylemek, geri kalan her şeyi soğuk bir hastane tutanağına teslim etmek demek olurdu ki bu da onun dünyaya yönelttiği ince, kırılgan isyanı eksik yansıtırdı. Oysa birçok şizofreni hastasının bir tür damgalanma endişesi yüzünden kendilerine dayatılan tedavi yöntemlerine boyun eğmelerini bu zarif roman küçük bir aile ve aşk çemberi içinde ve kısık sesle de olsa reddediyor. İlaçlara ve hastane karantinalarına geleneksel bir aile baskısına ve kayıp bir aşka sonuna dek gömülmüş haliyle, rüyaları ve karabasanlarıyla, isimsiz anlatıcı en sonunda sesini kimselere duyuramadan gerisinde bir sözcük yığını bırakıyorsa da biz onu hâlâ bir oğul, bir âşık, bir yazar ya da hayallere ve tuhaf düşüncelere kapılabilen kendi dünyasında biri olarak da neyse ki görebiliyoruz.

Yazarın romanın gerçekliğiyle aklın yanılsamalı gerçekliğini çarpıştırdığı her anda bütün tuhaflığına rağmen zihnimizde bir hikâyeyi tamamlıyor olmamız da böyle bir tercihe dayanıyor. Cezayir’i hem sevecen hem baskıcı bir anne olarak anlatıcının düşsel kelimeleri içinden çarpıtılarak baba Zıravo’yu varlığıyla yokluğu bir olan bir tür ihmal dürtüsüyle, Asme’yi ise hayalî bir aşkın örneği olarak algıladığımız her seferinde romanın ve hayatın tam da o ânına öyle sahici, öyle dokunaklı ayrıntılar işliyor ki yazar, anlatıcının düşünüş biçimi tıpkı onun doğa betimlemelerine gösterdiği dikkat gibi içimizde daha hassas bir alan açıveriyor. İşte o zaman Anne’nin sevecenliğinin mi yoksa baskısının mı, Baba’yla bir olup hastaneye ya da hurafelere bel bağlamasının mı daha çok önem kazandığı bir soru işareti olmaktan çıkıp basit gerçeklere yaklaşıyor. Ama asıl düğüm de burada beliriyor çünkü basit görünen bu gerçeklere daha yakından bakabilmek için anlatıcının bütün yaşamını bağladığı günlüklerinin romanın gerçek zamanına da sızan sözcüklerini iyice tanımamız gerekiyor.

Romanın birçok yerinde evi ve anlatıcının zihnini ve rüyalarını işgal eden, en olmadık biçimlerde aklın çatlaklarından sızıveren bir karınca ordusundan söz edilmesi onun gerçeklikle bağlantısını nasıl tahrip edilebilir hale getiriyorsa kelimelerle daha içeriden kurulan dünyanın da pek korunaklı olmayabileceğini sezdiriyor Mehmet Hanifi. Ev, Anne’nin yaşam düzenini öne sürmesiyle zaten doğal olarak anlatıcının kendine dönük, nereye varacağı bilinmeyen ve bu yönleriyle endişe verici yazınsal çabalarını boşa çıkarıyor gibidir. Gittikçe içe çekilmeyi zorunlu hale getiren ve bundan ötürü de Anne’yi kendi geleneksel inançlarında daha dirençli yapan bu karşılıklı cepheleşme durumunu kimi kez oldukça dokunaklı (sert dememek için) ifadelerle dile getirir anlatıcı. Evlenememesi, tek başına ayakta duracak bir hayat kuramaması, en sonunda kuruntulardan örülü bir mahkûma, bir ilaç bağımlısına dönüşmüş olmasıdır Anne’yi endişelendiren; bunların hepsinin farkında olan anlatıcı içinse hâlâ asıl kurtuluş, bazen çok dayanılmaz hale gelebilen kelimelere dönmekten fazlası değildir. Onu, sevdiği mi hırpaladığı mı belli olmayan Anne’yi, en hoyratlaştığı anda bile kendi yazınsal dünyasının sınırlarına hapsetmek gibi tümüyle iyimser olabilen hayallerle avunur. Öyle de yapar, çünkü onların diliyle konuşabilecek ne arzusu ne de gücü kalmıştır. Kendi kelimeleri onu bir girdap gibi içine çekmekte, gösterilecek en küçük direncin bile karşılıksız kalacağını ima etmektedir. Bir ara onu, çevresindeki kelimelerden daha acımasız bu çemberden çekip kurtaracak tek imkânın Asme olduğunu duyarız ama gerçeklerle baş edecek gücü kendi varlığıyla bile bulamayan biri için kaybedilmiş bir sevgili bile olamayacak bu hayal, tam olarak ne ifade edecektir ki? Üstelik bazen çok somut, çok anlaşılır bir geleceği getirip önüne koyan bu insanlara karşı içleri tamamen birer dipsiz kuyuya dönüşmüş, çoğu kez belirgin hiçbir şeyi işaret etmeyen, bir şey ummayan ve hep kendine dönen kelimeler sığınılacak ikinci bir yuva hâline dönüşemezken?

Bu yüzden anlatıcının gerçeklikle bağları oldukça garip bir hâl alabilen günlüğünü ve zaman zaman yadırgatıcı, bambaşka bir algı düzleminden sesleniyormuş gibi görünen kelimelerini geleneksel bir romandan beklenecek düz bir olay örgüsüyle de düşünmek önemsizleşiyor. Sanki Anne ile Baba’nın, hastane odalarının ya da bir belirip bir kaybolan Dost’un durmadan sallantılı hale getirdiği zamansal ya da mekânsal bir düzeneği bir yandan içsel doğal gücüyle tesis etmeye çalışırken, diğer yandan tökezleyip debeleniyor gibidir anlatıcının sesi. Çevresinin baskısına bu çabanın bir karşılık olmadığını, daha çok geçip giden zamanın, günlerin kaydını çeşitli küçük aydınlanma anlarıyla tutmaktan ibaret olduğunu, bunun da romanın hayata pek az öykünen dünyasının içinde daha minyatür, karanlık olsa da düşsel bir gerçeklik alanı yarattığını fark ediyoruz. Temelleri sürekli sarsılmaya eğilimli dışsal hayat ve ilişkiler anlatıcının direnciyle daha fazla karşılaşsa okuduğumuz kelimeler de gerçekçilik etkisiyle ağırlık kazanacaktı belki ama bu durumda yaşanmamış bir hayatın gölgesi ya da bir prizmadan yansıyormuş gibi parçalanmış kalıntıları olmaktan öteye geçmemekle kalıyor. İntiharından sonra (ki doğal bir yaşam alanına çevirmek için çok çabaladığı aile evinde değil başka bir yerde gerçekleşmiştir) günlüklerini ele geçiren dostunun da ifade edeceği gibi, onun dünyası ve kelimeleri bir teselli ümidi sundukları ölçüde kafa karıştırıcı olmaya her şeyden sonra bile devam edebiliyor.

Romanın dilsel zamanının hem genişleyip hem de bir cendere halini almaya eğilimli bir şimdide biçim bulması onun bir günlüğe dayanmasıyla açıklanabileceği gibi, yazının başında da belirttiğim gibi, zihinden ve algı düzleminden kayıp giden gerçekliğe doğal, gün ışığı kadar aydınlık bir zemin oluşturma gayretiyle de açıklanabilir. Karabasanlara, korkulu düşlere yoğun biçimde batmış olsa da uyanıkken geçen zaman anlatıcı için hep yeni bir başlangıç, dünyayı bir an olduğu haliyle yakalayabilme hevesi de taşır. Zaman zaman görünür bir hâl alan anlatıcının ironik şakacılığı ya da Cezayir’i cezalandırıcı biri olarak Dost’u vefasızlığıyla hafifçe paylıyor olması hep böyle bir iyimserliğe, ses tonuna dek sinmiş naifliğe bağlanabilir. Hayatın bir alternatifini değil ama tümüyle bir benzerini de değil, ikisi arasında bir yerde kendine tutulan kırık bir aynanın yansıtabileceği içsel ve daha derin bir düzlemde olup biten bir hikâyeyi düşündürmesiyle bu güzel roman aynı zamanda ona düşülmüş kısık sesli bir şerh de olabilir.    

   

  

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Eşsiz Manzaraları Avuç İçine Sığdıran ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nilüfer Kuzu

11 Mart 2025

Elias Canetti’nin Okuma Serüveni

Canetti’nin ilginç bir okuma serüveni yorganın altında cep feneri ile gizli gizli yaptığı kitap okumalardır.Okula başlamasından birkaç ay sonra babasının getirdiği bir kitap Canetti’nin yaşamını değiştirir. Bu kitap Binbir Gece Masalları’nın çocuklar için hazırlanmış ..

Devamı..

Hayattan Notlar

A. Dilek Şimşek

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024