Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Şubat 2017

Öykü

Yasin Ulu • Kale

Yasin Ulu

Paylaş

10

0


Köprüye döndük. Nehrin akışı sakin, sazlıklar belirsizdi. Raylara yaklaştıkça yol daraldı, Ferdi her zaman olduğu gibi hızını azaltmadı, camını da bir parmak açtı, ince uzun ardıç ağaçlarının hışırtısı rahatsız ediciydi ama ses etmedim, ön cam yarıya kadar buğuluydu. Hem kara kışta bile motor ısınıncaya dek cam aralığından sivrilen rüzgâra kaç kez katlanmıştım. Rayların orada durduk, içerideki karaltı ala döndü. Elim kasetçalara gitti, üzerindeki tuşlara bastım; ne ses ne de kaset çıktı. Işıklandırılmış torpido gözü de boştu. “Kasetler nerede?” Elini şoför kapısındaki cebe daldırıp , “Hepsi evde dostum,” dedi. Sözün devamının cepte olduğu belliydi de oradan ne çıkaracağını kestiremiyordum. “Artık bunlar var.” Kablo sarılı krem rengi bir kaseti avucunda, mp3 çaları ise parmaklarında tutuyordu. “O kasetlerden kaldı mı ya?” “Caddede ‘Kale Pazarı’ var ya.” “Bir milyoncu?” “Evet, orada denk geldi, öyle aldım, mp3 çalar vardı zaten.” Yeşil ışık yandı, geçmedik. Ferdi mp3 çaları bana verdi, kasete sarılmış kabloyu çözerken, “Park sensörü de aldım, yarın bağlayacağım,” dedi, sonra mp3 çaları benden alıp kablonun ucunu taktı. O sırada dikiz aynasına vuran ışık ve korna sesi, sürücüsü sabırsız bir arabadan değil, sanki Doğu Ekspresi’nden geliyordu; rayların ucunda biraz daha beklesek ölecektik. Caddenin karşısına geçtiğimizde söz olsun diye, “Orası şimdi deli esiyordur,” dedim. Ferdi camı yarıya kadar açtı, "Yel kaleden ne alacak dostum," dedi gülerek. Sonra, camı eski açıklığına döndürdü. "Merak etme, ne soğuklar gördük.” Evet, bu görmüşlük hissini buradan ayrılmamıza bir hafta kala ben de tadıyordum. Tecrübe ettiğim basit şeylerden (yürüyüşler, çay içmeler, soğuklar) derin manalar bulmuş, güngörmüş bir adamdım sanki. Ferdi gibi köyde bir başıma kalmasam, buranın dağlarında avlanmasam ne çıkar, onunla kaderim denkti, buraya aynı zamanda gelmiştik ve şimdi gitme sırası ikimize gelmişti. Devletin başka bir kapısına dayanacaktık. Cumhuriyet Caddesi'nin başından Belediye'nin oradaki küçük parka kadar, Toros'un koyu camından geçen tanıdık görüntüler (kahvedeki iskemlelerini kaldırıma koyan, doygun ve tasasız gündüzü akşam, akşamı gece eden, oradan sigaralarını tüttüren adamlar) ölen zamanın çok ötesinde dönüp duracakmış da birilerine muziplik olsun diye anlatılınca parça parça olacaklarmış gibi geldi, içim burkuldu; belki mp3 çaların ileri tuşuna o kadar bastıktan sonra, minik ekranında kayan “bir veda havası” yazısı ve ardından gelen tınılar beklemediğim şekilde etkiledi beni. “Bunları bile özleyeceğim,” diyecektim, Cumhuriyet Caddesi'nin en işlek yerinde, Toros'un gelişini herhangi bir insanın üzerlerine yürümesi gibi gören, ona kafa tutup yolundan dönmeyenleri görmeseydim. “Şu GTA oyunundaki sanal zekâ fakiri adamlar bile arabayı görünce kaçıyor, burada sıfır tepki.” Ferdi beni anlamadı. “GTA ne ki?” dedi. “Hani istediğin arabayı çalıp, istediğini öldürdüğün oyun var ya.” “He, tamam... Ama öyle oyunlar beni aşar dostum. Ben Mario’da kaldım.” “Hazır kaleye de çıkıyoruz diyorsun.” “He, prensesin başka kalede olduğunu bile bile çıkıyoruz hem de.” Ferdi, direksiyonu sağa sola kırdı, sonra keskin bir dönüşle manavın yanındaki ara sokağa girdi. O zaman, Toros'un uzunları dışında ışık kalmadı, birkaç küçük adımla kendini kurtaran kedi dışında da canlı… Artık sokaklar dar, keskindi, rüzgârı geçirmiyordu. Mıcır sesini duymak için camımı sonuna kadar açtım, tekerin taşla sürtünmesi serüven duygumu kabartıyordu. Pencerelerin buz mavisi birkaç kol boyu ötemizdeydi, oraya erişeceğini umar gibi kolumu sarkıttım; çocuklar gibi camları tıklata tıklata kaçma isteği içimdeydi. Evlerin, birkaç dakikalık araba sürüşüyle bodurlaşması, kerpice dönüşmesi; yolun, tozdan ve topraktan sararması, bu zamansızlıkta yaşayan insanların hayatına –böyle eğreti de olsa–dokunma isteğimi içimde son kez kabartmıştı. Biriktirdiğim anılar yetmemiş, gözümün ucuna, parmaklarıma birkaç parça daha sığdırabilirmişim. “Gece gece beni nerelere soktun mu diyorsun içinden.” “Yok ya, iyi oldu, ferahladım." “Valla.. Burayı asıl şimdi  yürüyerek çıkacaksın." “Belanı mı arıyorsun.” “Ne olacak, bana kim ne yapacak dostum, ölmüş eşek kurttan korkar mı.” Kale girişindeki yeşil tümseğin ucunda, uzunlarıyla gözümüzü alan Şahin park halindeydi, ona yaklaştıkça semaver ateşini yakmayla uğraşan iki kişi de görünür oldu; ellerindeki çıraları bıçak gibi tutmuş, gelişimizi izliyorlardı, davetsiz misafir gibiydik. Ferdi, bir dostluk işareti olarak farları kısalara aldı, yanlarından geçerken kornaya da dokundu, ben de az kalsın yine elimi sallayacaktım; ama Toros, kale kapısının önündeki çukurluk alana girince toparlandım, iki kişi görünmez oldu, eski zamanlardan kalma taşların yanında durunca da camı kapattım. "Yaz aylarında burayı nasıl değerlendirmezler, anlamıyorum dostum." Kale, şehirden gelişimin, eve varışımın habercisiydi. Burada olduğum zaman boyunca ona yüzyılların hatırasını tadilatla yeşertmeye çalışanların oyuncağıymış gibi bakardım, onu uzaktan veya yakından görmek yüzyıllar öncesini anımsatmazdı; buradan çok batıda olan birine, yaşadığım yerin güzelliklerinden bahsettiğimde, sözün sınırlarını çizmek için kullandığım taş yığınıydı sadece, o kadar. Kalenin turistik yanını sezecek gözden yoksundum. "Ne yapacaklar, çay bahçesi falan mı?" “Olabilir,” dedi, “belki düğünler bile yapılırdı, biz de faydalanırdık.“ “Geçti artık, burada prenses yok Ferdi” dedim, alaya alır gibi, ama benim de içim gıcıklandı. Ganimetsiz veda ediyorduk, bu apaçıktı. Göğsümle yürüdüğüm yer arasında bir yerde, iç içe geçmiş hayali halkalar döndürdüm; davullarla, zurnalarla coşmuş bir halayda, kürek gibi ellerin arasına sığışıp omuzlara tutundum. Sonra Ferdi omzumdan tuttu da bu garip coşku boyut değiştirdi, kalenin içini sardı. “Düşünsene bir savaştayız ve burada düşmanı bekliyoruz, ne garip olurdu değil mi?” Garip olan Ferdi’nin sorusu değil, benim kaleye bakışımdı. Ona baktığımda, çocuksu bir hayalle bile eski zamanlara gidemeyişimdi. Belki veda etmeden bir de bu gözle bakmalı, kaleyi böyle de hatırlamalı, kim bilir, gece gece doğrusu budur, diye düşündüm ve Ferdi’ye dönüp, “Evet,” dedim, “geliyor olsun mu düşman?” Kendi cevabımı kendim bulacakmışım gibi biraz ilerimizde duran yedi basamaklı merdivenden surlara çıktım. İlkin geniş ovaya değil de farlarıyla gözümü alan Şahin’e odaklandım, beni rahatsız etmişti duruşu, biraz sonra, ansızın fırlayacakmış da keskin virajları önden çekişli Toros’a inat hızla alacakmış gibi geldi. Sonra, Şahin'in farlarından uzakta duran iki adamı izledim; birisi semaverin tepesinde dikilip iştahla bir şeyler anlatıyordu, öbürü olduğu yerde alevlerin ritminde sallanıyordu. “Düşman onlar mı?” “Yok,“ dedim; o an, Şahin'e bakan adam küçük alayımızı duymuş gibi başını bizden yana kaldırdı; biz neydik gözünde, surların üstündeki iki çıkıntı, iki eğreti sancak mıydık. Doğuya döndüm. “Senin ilk yıl kaldığın köy görünüyor mu buradan?” Ferdi de başını o yana çevirdi, “Biraz uzakta kalıyor,” dedi, “ama karşı yanda, şu ötedekilerden biri.” Ovanın en doğusundan bize kadar uzanan ışıkların kümeleştiği yerleri bir bir seçtim, birkaçına –Ferdi'nin köyü de dahil– ben de konuk olmuştum, hiçbirinde yaşayamazdım. “Köydeki bir başıma halimi arıyorum dostum." “Burada da öyleydin,” dedim. Geldiğimiz yerdeki çok katlı apartmanlara bakarak, “İnsanları dert,” dedi. Sonra, ya düşüncesine pişman olduğundan ya da önemsiz sözler ettiğini düşündüğünden “Neyse,” dedi, “manzara güzel.” Ovaya yayılmış kümelerin en büyüğü ikimizin içinde yaşadığı ışık kümesiydi; bir zamanlar nehrin yamacındaki balçık arazi, şimdi ipek yoluna kadar apartmandı. Ferdi’nin kaldığı apartmanı buradan görebiliyordum, nehir tarafındaydı, benim kaldığım yerse ondan iki yüz metre kadar içerde, ovaya bakıyordu. Konumlarımız farklı olsa da manzaraya bakışımız benzerdi, ikimiz de giriş katta kalıyorduk. Ferdi’nin derdi bence buydu; rutubet, silkelenen toz bezleri, leğenden dökülen kirli sular. Öyle düşünceli gibi ovayı izlemeye devam ederken, “Burada savaşmak isterdim,” dedi. “Ruslarla mı,” diye karşılık verdim. "Yok, yok, yüzyıldan çok önce, bir on yüzyıl önce, kılıçlar ve oklarla…” "Niçin?" "Belki eski fetih hikâyeleri…" "Hadi canım, hikâyelermiş.” "Filmler işte ya. Şöyle beyaz gömleğe, kırmızı kuşak...” "He, Cüneyt Arkın.” “Çok havalı değil mi, tek başına bodoslama yardırıyorsun.” “Ne öyle kör eşek gibi, kale burası." Şahin'in yanındaki adamlara baktım, başları bizim olduğumuz tarafa dikiliydi; ellerindeki çay bardaklarını civciv öper gibi ağızlarında tutarken, belki bizim dedikodumuzu yapıyorlardı. Doğuya doğru birkaç adım atıp bu civciv öpücülerden kurtulmak istedim, Ferdi de peşim sıra gelirken, “Sen ne yapardın?" dedi. Düşündüm, düşünür gibi yaptım. Sonra, vakit kazanmak için, "Tepede dört duvara sıkışmış bir savaşta,” dedim ona bakarak, kafa salladı. "Bilmiyorum, herhalde kızgın yağ falan dökerdim şuradan." Kalenin mezarlığa bakan tarafına kadar yürüdük, düşmanın kafasından aşağıya kızgın yağı dökebilir miydim? O durumda bile bir kaçış payı olmalı, mesela kızgın yağı dökmektense kazanı oraya götürmek gibi görünmeyen işlerle uğraşabilirdim; kalenin dört tarafına halay çekercesine coşkuyla yayılır, kimin oku azalmış, kılıcı düşmüş, yağı bitmişse ona yardım ederdim. Kalenin yeşil çimenlerinde oradan oraya koşup da ne iş yaptığı belli olmayan insanlar elbet vardır. Ya da öylece bekleyen, doğudan gelen ordunun ihtişamından ürken, vücudundaki gerginliği çimenlerin bile alamadığı insanlar... Onlardan da olabilirdim, sonum karşımda duran manzaradan farklı olmazdı. “Mezarlığı koyacakları yeri iyi düşünmüşler Ferdi.” “Tepede olmasını mı?” “Yani, kuytuda değil mi?” “Benim evden birkaç adım atınca görülüyor aslında.” “O da doğru, nehir boyu baksan görülür, kuytuda değil, saçmaladım o zaman.” “Yo, bu taraftan bakınca haklısın, içerde kalıyor.” “Neyse, manzaranın tadını çıkaralım.” “Evet, manzaranın tadını çıkarmalı, gidiyoruz artık, şu yolu Toros’la yardıracağız.” “Eşyaları yükleyince Toros’un dibi düşecek.” “Düşen düşer de, o düşmez yolundan dostum.” dedi ve ben de –bu sözden etkilenmiş gibi–08708 son kez mezarlığa bakmış oldum. Arkamızdan, yani batıdan, bir tren geliyordu, sesini işitiyordum; tangır tungur ilerliyordu, ihtimal yük treniydi, ya da yolcular vardı içinde, kim bilir. Aşağıdakilerden biri, neden böyle davrandı çözemedik, Şahin’in kornasına bastıkça bastı. O tarafa, batıya doğrulduk ikimizde; belki adam, yankısı dörtnala koşan atlara benzer trene sesini duyurmak, doğuya bir selam göndermek için kornaya basıyordur, diye düşünmedik, bu sinir bozan sesin yakınında öylesine naif olabilmek mezardakilerin harcıydı, ikimizin değil; bizim gibi yaşadığı yerin çocuğu olamayan, anca parçası olanlar, yan yana geldiklerinde küfür ede ede bütüne kaynardı. Kornaya basan adama, adamın oturduğu Şahin’e, Şahin’in direksiyonuna, kornasına ortaklaşa küfür etmek beni yeterince rahatlattı; artık görünür olan treni, onlarca buz mavisi gözüyle kaleyi ve ovayı izleyen Doğu Ekspres’ini, gözümüzde oyuncak bir trene dönüşene değin boş boş izleyebilirdim. Ama korna sesi kesilmedi. Öyle olunca Ferdi de doğrulduğu batı tarafına, surların ön cephesine doğru yürüdü, ben de arkasından onu izledim. Düşman buraya saldırsaydı ne olurdu... Ferdi kesin ölürdü. Ben de şanslıysam buralardan uzaklaşır, onun hikâyesini birilerine anlatacak kadar yaşardım.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024