Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Aralık 2013

Yerüstünden Yeraltı Edebiyatına Bakmak | Hasan Bülent Kahraman

Hasan Bülent Kahraman

Paylaş

27

0


I

Yeraltı edebiyatı netameli bir kavramdır. Her şeyden önce genel edebiyatın bünyesinde algılanmaz. Ona muhalif bir hareket alanı olarak kabul edilir. Bu sadece edebiyatın kendisi bakımından değil, onu üretenler açısından da benimsenen bir görüştür. Büyük edebiyatın ‘resmi’ edebiyat olduğu hususunda genel bir kanı ve uzlaşma söz konusudur. Yeraltı edebiyatının ise bilhassa dil açılımları yönünden bu resmiyeti kırmaya çalıştığı kesindir. Fakat sorun sadece dilin alternatiflerini kullanmakla sınırlı değildir. Edebiyatın belkemiğini meydana getiren ‘pozisyonlar’ da aynı amaca yönelir. Yani, yeraltı edebiyatı, temel kabule göre, her yönüyle ve nereden bakılırsa bakılsın muhalif bir kımıltı olarak düşünülür. Buna doğrudan itiraz etmeyi gerektiren bir noktada değiliz. Tersine bütün bu saptamalar doğrudur, her birinin kendine göre bir haklılık payı vardır. Fakat ben bu kısa değerlendirmede birkaç noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, genel ve kabul görmüş, klasik olmuş edebiyatın muhalif olma özelliği. Eğer bunu baştan saptarsak yeraltı edebiyatının alternatif olma niteliğini ele alabiliriz. Resmileşmiş edebiyat muhalefet payı içermeyen bir edebiyat mıdır? Bu çok tartışmalı bir sorudur. Edebiyat tarihine bakılırsa bugün klasik kabul edilen yapıtların neredeyse tümünün daha ilk ortaya çıktıkları anda aykırı bir nitelik taşıdığı görülebilir. Büyük edebiyat öncelikle içeriği nedeniyle değil, biçimsel, üslup özellikleri nedeniyle farklıdır. Ancak aykırı bir tarz geliştirmesi halinde bir sanatçı ve ürettiği edebiyat bu değerlendirmeyi meşrulaştırır. Bugün klasik kabul edilen yazarların tamamı, Shakespeare’den Genet’ye kadar, ortaya geldikleri ilk günde güçlerini o sırada üretilen edebiyattan ciddi bir kopuş sağlamalarına, bunu başarmalarına borçludur. Bu gerçek Céline için de, Sophokles için de geçerlidir. O yapıtların zamanla bir klasiğe dönüşmesi sistemin kendisini o yönde değiştirmesiyledir. Edebiyat sosyolojisinin, bu fiili durumu açıklayacak fazla bir kanıtı yok elinde. Bunu ancak genel toplumsal algının ve zihnin dönüşümüyle izah etmek kabildir. Burada biri spekülatif, diğeri daha reel iki gerçekten söz açılabilir. Spakülatif olan şudur: sistem kendisine muhalif olanla fazla uğraşmaz. Onu içselleştirir. Onun yöntemi de muhalif olanı bünyesine almaktır. Sistem tesadüflerle hareket etmez. Sistemi hazırlayan somut koşullar ve belirleyici ilkeler söz konusudur. Son kertede kapitalist bir dünyadan söz ediyoruz. Moretti’nin çok ayrıntılı bir biçimde gösterdiği gibi edebiyat tarihi bir ilişkiler ağından meydana gelir. Bu ağın kurucu unsuru kapitalizmin mantığıdır. Piyasa kapitalizmin belkemiğidir. Piyasa direnerek ve karşı çıkarak değil, benimseyerek ve kapsayarak devam eder. Bu nedenle toplumsal kabul görmüş olan unsurları, bazı törpülemelerle hatta bazen de hiç dokunmayarak, bir süre sonra içselleştirilir. Bu, piyasaya karşı direnmeyen kapitalizmin temel dürtüsüdür. Muhalif edebiyatın içselleştirilmesi bu metoda bağlıdır. İkinci ve daha reel unsur ise şudur: aykırı olmakla birlikte ‘yeni’ edebiyat insan bilincinin o sırada henüz keşfedilmemiş bir yanını ortaya çıkarır. Bu dilsel olabilir, genel kavrayışla ilgili olabilir. Başka bir nedene bağlı olabilir. Fakat ne olursa olsun, ilk ifade edildiği günde daha ayrıksı duran bu unsur kısa bir süre sonra bu defa toplumsal zihin dünyasında kabul görür. Her zaman verdiğim bir örneği tekrarlayayım. Kübizm ilk kez önerildiğinde hayret uyandıran, o derecede farklı bir ifade tarzıydı. Fakat Picasso, Birinci Dünya Savaşı sırasında Paris sokaklarından geçen kamuflaj maksadıyla boyanmış arabaların üstündeki desenleri görünce Gertrude Stein’a, “Kübizmi bulmasaydık bu arabaları böyle boyayamazlardı,” demişti. İşte bu mevcut fakat henüz keşfedilmemiş olanın ifadesidir ve bir süre sonra kabul bulacaktır. Bulmaması mümkün değildir. Mademki ortaya atılmıştır, o ifade biçimi veya o kurgu, insan bilincinin ve anlağının imkânları dahilindedir. Onda bir yankı bulacaktır. Ne var ki, bu çok kritik bir eşiktir. Çünkü her aykırı şey de karşılığını elde edememektedir. Başta farklı olup sonra içselleştirilen olgular son kertede entelektüel bir kabulle kavranabilecek ‘şey’lerden müteşekkildir. Edebiyatı pozitif bilimlerin muhakemesiyle irdelemek ne kadar doğaldır, bilemem ama, şöyle bir benzetmeyle söylediklerimi açıklayabilirim: matematik de son tahlilde doğaya içkin olan bir dizi kuralın, koşulun bulunmasına yardımcı olur. Matematiğin ifade ettiği, dile getirdiği, görünürlük kazandırdığı olgular doğanın iç dengesini ifade eder. Pisagor teoremi bu dengenin kanıtlanmasıdır. Ve doğada olan bir durumun keşfidir. İkinci bir örnek, daha soyut ve entelektüel bir noktadan hareket eden Einstein fiziği. Kanıtlanıp kanıtlanmaması bir yana getirdiği perspektifle zihinsel kavrayışa yaptığı katkı açıktır. İnsan anlağında yeni bir boyut oluşturmuştur. Kritik olan bu önermelerin bütün farklılık özelliklerine rağmen zihnin sınırları içinde bir ‘realite’ dünyası kurmalarıdır. Zihnin zorlansa bile sistemli bir muhakemeyle, ama bir soyutlama yaparak bunları kabul etmesidir kritik eşik. Yani deli saçması değildir önerilenler; belirli bir mantığa dayanır ama bazıları için o kavrayış biraz daha gecikecektir. Bunlar edebiyat-dil ilişkisi için de geçerlidir. O da farklılığını anlamlı bir zemine oturtmak zorundadır. Muhalif, aykırı, farklı olarak başlasa da edebiyatın kabul gördüğü eşiği bu çizgi meydana getirir. Zamanla da ‘anlaşıldığı’ oranda, ölçüde benimsenir. Ne var ki, bu edebiyatın genel dokusu toplumsal planda kabul edilmiş değer yargılarının sınırları içindedir. Genet aykırı bir edebiyatçıdır. Öyle görülebilir. Fakat Genet bir ahlakçıdır. Bir ahlak anlayışının yanlışını işaret eder, kendi metni doğru ahlakı da vurgular. Eleştirisi bir yanlışın gösterilmesine dayanır. Ahlakın olmadığı bir dünyadan kendini sorumlu tutmaz. Bu koşul aykırıların en sivrilerinden Sade için de geçerlidir. Daha yumuşak bir örnek vereyim: Dostoyevski yeraltı edebiyatının bir örneği diye okunabilir. Okunuyor da. Ama basbayağı tutucu bir yazardır o. Edebiyatı gene yeni bir toplumsal konfigürasyon önermesine dayanır. Kısacası, bu yazarların hiçbiri sistem dışı bir pozisyonu savunmaz. Sistem dışının sisteme seçenek olduğunu öne sürebilirler, en fazlasından. Yeni sistem de ‘hız ve istikametini’ bunlara bakarak tayin edecektir.

II

Yeraltı edebiyatının özelliği kendini bu genel kabulün dışında tutmak için gösterdiği çabadan kaynaklanır. Yukarıda belirttiğim mekanizma, teker teker ele alınırsa, her yeraltı edebiyatı verimi için geçerlidir. Yeraltı edebiyatının gövdesinde yer alan öğeler zamanla genel ve kabul gören edebiyata intikal edebilir. Bu ayrı bir şeydir. Biraz zorlayarak şöyle söyleyeyim: Orhan Veli’nin ilk şiirleri yayımlandığında yeraltı edebiyatı örneğidir. Fazlasıyla öyledir. Fakat zamanla ortaokul kitaplarına girmiştir, dillere yerleşmiştir. Buna bakarak yukarıdaki mekanizmanın işlediğini vurgulamak kabildir. Ne var ki, yeraltı edebiyatının mahsus örnekleri bu kategorinin dışındadır. Ona direnir. Hiçbir anlamda teslim olmaz, birçok anlamda da teslim alınamaz. Aynı örnekle devam edeyim: Orhan Veli birçok şiiriyle resmi, kanonik edebiyata girmiştir. Fakat Garip dönemi şiirleriyle o edebiyatın ancak tarih planında ‘malı’ olmuştur. “Cımbızlı Şiir”, “Süleyman Efendi”, rakı şişesinde balık olsam diye dile getirdiği niyetiyle kanon haline gelmemiştir. Edebiyat ‘bu’ Orhan Veli’ye yüz vermemiştir. Gerçek manada yeraltı edebiyatı budur. Yeraltı edebiyatının gerçek işlevi de budur. Orhan Veli’nin bu şiirinin makbul edebiyata aktarılmamasının nedeni üstünde düşünmek gerek. Şiir, makbul edebiyata göre, ‘yüksek’ bir sanattır. Diğer birçok şey gibi o da kategorize edilmiştir. Çağlar değişse ve her defasında şiirin klasik yapısı bir kere daha kırılsa, bozulsa bile resmi edebiyat bu algısını değiştirmez. Şiiri duygularla ve bazı kavramsal çerçevelerle ilişkilendirir. Bu düşüncesinde ısrarlıdır ve eğitim sistemi bu düşünceyi topluma benimsetmek maksadıyla donanmıştır. Edebiyatın, gerçek edebiyatın ilk muhalefeti bu anlayışa dönüktür. Antolojik bir edebiyata karşı çıkarak, onunla çarpışarak ancak edebiyatın epistemolojik çerçevesi kırılır. Yukarıda belirttiğim gibi sistem bu muhalefetin bazılarını, çok yavaş bir hızla da olsa, kabul eder. Oysa yeraltı edebiyatı bu değerlendirmenin de dışındadır. Gerçek edebiyatla ve resmi edebiyatla arasına bir mesafe koyar. Sistemin bir parçası haline gelmekten özenle kaçınır. Şistemle bütünleştiği anda ‘ayak değiştirir’. Çünkü resmi edebiyattan sisteme gidilmez. Sistemden resmi edebiyata gidilir. Sistem önceden ilkelerini, koşullarını saptar. Ona yakın düşen, uyan edebiyatı benimser. Yeraltı edebiyatının çıkış noktası budur: sistemin temel değerlerine saldırmak. Onunla ölümcül bir mücadeleye girmek. Burada esas olan mücadelenin kendisidir. Kazanmak değildir. Kazandığı anda yeraltı edebiyatı mağlup olacaktır. O durumda kendisini sisteme karşı alternatif olarak sunacak, eski sistemin yerine kaim olacaktır. Mesele bir yer değiştirmeye dönüşecektir. Yeraltı edebiyatı ise varlığını sürekli mücadeleye borçludur. Sistem değişebilir. O bu defa değişen sisteme tepki gösterecektir, ona karşı çıkacaktır, karşı gelecektir. İnce alay diye düşünmek gereken ironi ve doğrudan alay yeraltı edebiyatının bu yöndeki en büyük imkânıdır. Yeraltı edebiyatı karanlık meselelerle bir hayli dramatik bir biçimde ilgilenerek de muhalefetini dışa vurabilir. Gene de bu edebiyatın can alıcı gücünü, belkemiğini ince alayın oluşturduğunu bilmek gerekir. Bir sistemin, kurulu düzenin en büyük korkusu ince alaydır. Sistemler ince alayın önemli bir parçasını meydana getirdiği karnavalesk ortamdan bu nedenle korkarlar. Karnavalesk sivil olandır. Çoğul olandır. Değişken olandır. Beklenmeyendir. Önceden kestirilemeyendir. Karnavalesk çoğu kere yanlış bir biçimde düşünüldüğü gibi diyalojik değildir. Kakafoniktir denebilir. Hiç değilse kaotiktir. Bu denklemin kurucu parametresi ince alaydır. Şiir bu bakımdan yeraltı edebiyatı için daha büyük bir imkândır. Burada daha aykırı bir şey söylenebilir. Yeraltı edebiyatının çok güçlü düzyazı örneklerini de farklı bir gözle bakıp şiirimsi diye nitelendirmek gerekir. Hiç akla gelmeyen bir örnek olarak Sait Faik’in öyküleri verilebilir. Sistemin kıyısına köşesine kaçmış insandır onun öyküsünü kuranlar. Fakat onu bir an için unutsak dahi bilhassa son öyküleri ve onların sabuklaması baştan sona kadar bir şiir olarak görülebilir, okunabilir. İlhan Berk’in Aşk Şiirleri Antolojisi’nde Sait Faik’in öykülerine yer vermesi bu iddiayı doğrular. Bu dil bozumuyla, bu sıralı muhakemenin dışına çıkışla Sait Faik’in o öyküleri yeraltı edebiyatının bir örneği olarak ele alınabilir. Sabuklamaları, kurgunun dağınıklığı, imgenin gerçeği çok öteye itmesi onu hızla sistem dışına iter ve kanonik Sait Faik tanımıyla bu öyküler hiçbir yerde yan yana düşünülmez. Şiirin bu gücü dilden kaynaklanır. Şiirsel söylem sözdizimine, onun kategorik, tanımlı yapısına dayanmaz. Bu en sistemik şiir için bile geçerlidir. Onlarda bile verili dilden kırılmalar, kopmalar olur. Şiir, semantiği ve sentaksı reddeder. Kendi dilini kurar. Bazı uzlaşmalara yer verebilir. Fakat muhalif olmak, sistem dışı kalmak istediği zaman şiir ek bir güce ihtiyaç duymaz. Doğrudan dile saldırır. Muhalif şiir ve onun daha sert bir biçimi olan yeraltı şiiri (verili) dil dışıdır. Bu kaçınılmaz olarak böyledir. Çünkü anlamı oluşturan yanıyla dil ortak kabullere dayanır. Öylelikle de dil ortalamayı ve sistemi kendisine hedef alır. Dilden sapmanın anlam kaymalarına yol açacağı bilinir. Foucault’nun saptamasına müracaat edersek bu doğrudan doğruya bir özgürleşme alanıdır. Özgürleşme imkânıdır. Fakat söz konusu özgürleşme başta belirttiğim gibi anlamsız olana tekabül etmez. Anlam dışı olana, üst anlama karşılık gelir. Özgül bir anlam kurmak demektir bu. Gene de her koşulda sistem dışına çıkılacaktır. Şiir doğal yapısı nedeniyle bu imkânın içindedir. Türkçenin bu niteliğe sahip iki şairinden söz edilebilir. Biri aynı zamanda ince alayı daima diri tutmayı başarmış Can Yücel’dir. Can Yücel’in şiiri ironik olduğu kadar da dilin sınırlarını genişletmekle kendisini mükellef sayar. İki ontolojik olgu iç içe geçer onun şiirinde. Can Yücel’in muhalif tavrıyla da diyelektik bir ilişki kurar söz konusu oluşum. Böylelikle Can Yücel’in şiiri yeraltı edebiyatının da daha sakin örneklerinden biri olarak görülebilir. Diğer şair Ece Ayhan’dır. Onda da çok ciddi bir dil problematiği mevcuttur. Ece Ayhan öncelikle dilin verili yapısına hücum eder. Üstanlamlarla, yananlamlarla baştan beri ilgilidir. Ne var ki, Ayhan dilden ziyade, sözcüklerden öte, semantikle ve daha da fazlası imgelerle uğraşır. İmgelerin ördüğü bir dokuya uygun sözcükleri seçtiğinde, yerleşik olanın dışına da taşmış olur. İkincisi, Ayhan’ın sistemle çatışan özellikleridir. Onu asla benimsemediği için gene sistemin kurduğu dili de yok sayar ve zorlar. Belli bir epistemolojiden yaklaştığı için, daha peşinen sisteme muhalif olduğu için dili de kırar, eğer, büker. Yeraltı edebiyatı bakımından son bir noktaya değinelim: kötülük. Yeraltı edebiyatı kötülüğü kendisine hedef seçmiştir. Burada gene Genet’yi veya Sade’ı anımsamak gerekmez. Daha esoterik örneklerinde de bu edebiyat insanın varoluşsal problematiğini sublimasyon duygusuyla aramaz. Oysa klasik edebiyatın en temel özelliği budur. Klasik edebiyat da kötülükle uğraşır fakat onu iyinin vurgulanması için bir karşı odak şeklinde ele alır. Yeraltı edebiyatı kötülüğü esas kabul ederek yola çıkar. Bu marjinal olmak değildir. Tersine marjinal olduğu kabul edilen bir tavrı, bir formasyonu, bir pozisyonu merkeze taşımak çabasıdır. Sürecin tersine döndürülmesi ve işletilmesidir bu yaklaşımdaki kural. İyi olanın kötücül, kötü olanın iyicil olduğunu göstermektir. Kötücüllüğün öncelikle vurgulanması vicahi olandan batıni olana sızmaktır. İnce alayın korkutuculuğu bu noktada başlar. Alay kötülüğe geçilen ilk kapıdır. Bu bakımdan kötülükle kurduğu ilişki içinde yeraltı edebiyatı baştan sona metafiziktir.

III

Böyle bir anlayış Türk edebiyatında sınırlıdır. Türk edebiyatında kendine özgü bir dünya olarak yeraltı edebiyatı 1990’lardan sonra oluşmaya başlamıştır. Daha önceki dönemlerde bu anlama gelen çabalar mevcuttur. Fakat onlar daha ziyade retrospektif bir okumayla tayin edilen çalışmalardır. 1990 sonrası, modern edebiyatın sınırına gelinen bir çağdır. Modern sonrası edebiyat, dili sorunsal hale getirmektedir. Fakat bu, modern edebiyata da içkin olan bir dil sorunsallaştırmasından farklıdır. Postmodern edebiyatın metinde dibe doğru genişleyen ve dikey derinleşen bir anlayışı tercih etmesine karşılık modern edebiyat, dili sorunsal hale getirirken yatay açılımlardan ve genişlemelerden yanadır. Orhan Pamuk’la Joyce arasındaki fark budur. Modern sonrası dönem modernitenin sistem kurucu dokusunu sorgular ve kırarken doğal olarak onun dille oluşturduğu anlam dünyasını da hedefine oturtacaktı. Türk edebiyatında fanzinlerin, duvar gazetelerinin, duvar yazılarının edebiyat içeriği ve niteliği kazanması ancak bundan sonradır. Edebiyat muhalefeti, gerçek manada sistem muhalefetini ancak o kıyıda tanıyabilmiştir. Sisteme, değindiğim gibi, bir sistem önerisiyle muhalefet etmek olmamıştır 1990’lardaki yeraltı edebiyatı kategorisine girecek edebiyatın maksadı. Tam tersine, alayın eşliğinde her şeye yıkıcı bir gözle bakan ve sistemi hiçe sayan bir tavır kendini göstermiştir. Modernitenin toplu bir eleştirisi olmasaydı, böyle bir atılım söz konusu edilmezdi. Modernite o dönemde sistem kurucu unsurlarıyla, ahlak anlayışıyla, toplumsal ilişkiler ağıyla birlikte eleştirilmiştir. Hazin olan, bu edebiyatın kısa ömürlü olmasıdır. O dönemin önemli isimleri zamanla geri çekilmiştir. Bunu bir derece doğal karşılayabiliriz. Yeraltı edebiyatı genç bir edebiyattır. Sürekli olarak arkadan gelenler tarafından ileri götürülür. Eksik kalan budur. Nedeni 2000’lerden itibaren muhalefetin sistemle bütünleşmesidir. Sistemi teslim almakla işlevini yerine getirdiğine inanmasıdır. Oysa 1990’larda İslamcı edebiyatın bazı açılımlarında bile bu arayışı, zorlamayı görmek kabildi. İkincisi, 2000’li yıllardan sonra kapitalizmin ağır damgası topluma işlemiştir. Zengin olmak, sahip olmak sistem içi arayışlarda temel motivasyondur bu dönemde. Aykırılık, ayrıksılık söz konusu olmaktan çıkmıştır. Gene yeraltı edebiyatının önemli kaynaklarından biri olan mizah ve mecraları bu dönemde daraldıkça daralmıştır. Şiirsel söylem ise büsbütün tersine dönmüştür. Daha sonraları, 1990’ların başında küçük İskender’in çıkışına benzer ikinci bir çıkış daha gerçekleşmemiştir. Sistem dışı unsurların, mesela göç eden büyük kitlelerin, farkları üstünden kendilerini tanımlamaya imkân verecek alternatif söylemlerin olmaması, mesela kuvvetli ve reel bir sol söylemin bulunmaması, onların da sistemle bütünleştirecek örgütlere, ideolojilere, siyasetlere yönelmesine yol açmıştır. Halbuki, on beş yılda 7,5 milyon insanın göç ettiği bir toplumda yazınsal bilinç ve söylemin çok daha farklı işlemesi gerekirdi. Kaldı ki, yeraltı edebiyatının öncelikle kentli bir öze sahip olduğunu hatırlamak zorunludur. Öte yandan yeraltı edebiyatının bugünkü sorunlarını biraz da edebiyatın ontolojik sorunları içinde aramak gerekir. Edebiyat artık, toplumsal muhalefetin öncü mecrası değildir. Bu niteliğini uzun zamandır çok çeşitli nedenlerle yitirmiştir, yitirmektedir. Sosyal medyaların gelişimi, görsel dünyanın gücü muhalefet konusunda edebiyatı geri plana itmiştir. Toplumsal yetenek birikimi, her yıl yayımlanan çok sayıda romanın yanıltıcı varlığına rağmen, artık edebiyat dışı alanlardadır. Gene de bir kere daha vurgulayalım ki, asıl sorun edebiyatın muhalefet gücünü yitirmesi değil, toplumsal muhalefet kavramının eski gücünden uzaklaşmasıdır. Buna mukabil bu yazının son önermesi meseleyi ters yüz etme amacındadır: eğer yeraltı edebiyatı güçlü olsaydı, edebiyatın varlıksal sorunları da bu kertede olmayacaktı. Son zamanlarda ana edebiyatın içinde yer almakla birlikte yeraltı edebiyatı diye sunulan edebiyatın sorunu budur. İnsan tekinin varoluşsal sorunlarını, onun toplumsal ve hatta bireysel planda yaşadığı iç gerilimlerini ele almak yeraltı edebiyatı üretmek için bir başlangıç noktası olabilir. Ne var ki, kalıcı örnekleri bu edebiyatın daima daha ileri bir eleştirel potansiyeli, hatta özcü bir muhalefet anlayışını sahiplendiğini gösterir. Asıl eksiklik budur. Bu eksiği Türk edebiyatının sistemle kurduğu, dille kurduğu, moderniteyle kurduğu çok daha derin sorunların içinden görmekse en doğrusudur.

Desen Bahadır Baruter

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Kültür Sanat

Öne Çıkanlar

Shakespeare’in modern yorumlanışıSeda Aksoy Evren
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Murat Erdin

24 Aralık 2025

Yeni Bir Yıl ve Zaman İllüzyonu

Ay’da yaşasaydık bizim için 24 saat olan 1günün süresi, 27 x 24 saat olacaktı.Yaşanmış bir yılı bitirip yaşanacak bir yıla girerken herkes zaman muhasebesi yapar. Biten bir yıl sadece kendi içindeki yaşanmışlıkları değil geçmişte kalan tüm yaşanmışlıkları temsil ederke..

Devamı..

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

Nihat Dağlı

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024