Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Mayıs 2021

Söyleşi

Yeşim Aslan İle İsli Çocuklar: Maya Üzerine Söyleşi

Aynur Kulak

Paylaş

1

1


"...bize biricik ve sonsuz önemli gelen varlığımız, sürekli hareket eden bir düzen içinde yok olup gidiyor. Arada sürekli akan tek şey zaman. Yoksa insan gerçekten ölmek için doğuyor. Doğumuyla ölümü arasında geçen o süreç de kahramanın o dillere destan güzellikteki yolculuğu oluyor."

İsli Çocuklar: Maya, sonsuzluk arayışında olan insanın ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleşmesinin hikâyesi. Yeşim Aslan ile yapmış olduğum söyleşi işte bu cümle odağında gerçekleşti. İsli Çocuklar: Maya Yeşim Aslan’ın ilk kitabı. Baştan sona distopik bir atmosferde ilerleyen, karakterlerin içlerindeki güce inandığı, düzenin doğanın saatine göre oluştuğu, bambaşka bir evrenin kapılarının aralandığı roman odağında Yeşim Aslan ile yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen. 

Aynur Kulak: Biyografinizi okuduğumda ilk ilgimi çeken, uluslararası sivil toplum kuruluşlarında iletişim koordinatörlüğü ve fotoğraf dalında reklam yapımcılığı görevlerini üstlendiğiniz bilgisi oldu. Bu bilgiye istinaden edebiyat ile olan bağınızı, bu bağın nasıl geliştiğini, sizi edebiyata bağlayan sebepleri merak ettim. Aynı zamanda senaryo yazarlığı da yapmaktasınız. Bu etkileşim sizde nasıl karşılığını buluyor, edebiyat sizi nasıl etkiliyor?

Yeşim Aslan: Aslında çok küçük yaşlarımdan beri edebiyata büyük bir ilgim vardı. O zamanlar bütünlüklü bir hikâye oluşturacak deneyim ve bilgiye sahip olmadığım için yalnızca sezgilere dayanan, çoğunlukla başı ve sonu olmayan ama içinde güçlü duygular barındıran sahneler yazıyordum. Ancak ben büyüdükçe hayat beni çok farklı bir yola götürdü. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki de öyle olmuş diyorum. Çünkü üniversiteden mezun olduktan sonra hayal bile edemeyeceğim güzellikte bir iş yaşamına başladım. Görevim, doğa üzerine çalışan bir sivil toplum kuruluşunda Akdeniz Foklarını korumak üzere yürütülen kampanyalarda iletişim koordinatörlüğü yapmaktı. Yine hikâye anlatıyordum ama bunu biraz daha bilimsel gerçeklerle gerçekten nesli tehlike altında olan bir türü korumak için yapıyordum. Ardından uluslararası bir çevre organizasyonunda çalışmaya ve yine doğa koruma için daha kapsamlı kampanyalar yürütmeye başladım. O yıllarda edindiğim deneyimler, benim “yaşam” algımı kökünden değiştirdi, beni çok daha bilgili, özgür ve korkusuz bir hayat arayışına itti. Doğa koruma çalışmalarından ayrılıp, reklam dalında yapımcılık yaparken de o güne kadar hayatta öğrendiğim pek çok şeyin tam tersini deneyimledim. Mutlak doğru ya da mutlak yanlış yoktu. Koşullar ve insanlar vardı, o kadar. Birbirine çok zıt bu iki yolculuğu tamamladıktan sonra ise belli ki artık zamanı gelmişti, yeniden yazmak istediğimi fark ettim. Çünkü artık içimdeki varoluş sorgusunun bir çıkışı, yürünmüş yolları ve paylaşılacak deneyimleri vardı. Önce senaryo gruplarında asistanlık yapmaya başladım, ardından da senaryo yazarlığı mesleğim oldu. Bundan ötürü büyük bir mutluluk içindeydim çünkü zamanımın neredeyse tamamını sürekli hikâye kurarak ve yazarak geçiriyordum. Bunu bir avantaja çevirdim ve günde en az bir ya da iki saati kendi özgün hikâyelerimi kurmaya ayırdım. İsli Çocuklar serüveni de böylece başlamış oldu. Senaryo yazarlığı yapıyorsanız yazmak için ilham bekleme lüksünüz pek olmaz. Doğru ortam, doğru zaman gibi seçme şansınız da yoktur. Özellikle dizi senaryosu yazıyorsanız her zaman zamanla yarışırsınız, çok büyük bir disiplin içinde çalışmanız gerekir.  Alışkın olduğum bu yazma pratiği romanın yazım sürecinde bana gerçekten çok yardımcı oldu.

AK: İlk kitabınız İsli Çocuklar: Maya baştan sona distopik unsurlarla kaleme alınmış bir roman. Maya’yı yazmaya sizi götüren süreçler nelerdi? Ne oldu da siz böylesine distopik öğelerle bezeli, büyülü gerçekliklere de yaslanan bir roman yazmak istediniz?   

YA: Dünya üzerinde yaşayan pek çok insan gibi ben de kendimi bildim bileli “Bu dünyada niye varım? İnsanlık niye var? Biz ne yapıyoruz burada? Ben ne işe yarıyorum?” gibi sorulara cevap arıyorum. Bunun için evren ve insanlık üzerine yazılmış yüzlerce kitap okudum. Bunların bazıları din ve inanç temelli, bazılarıysa bilimsel kitaplardı. Edindiğim bilgiler bazen birbirlerine zıt olsa da ortak paydalarda buluştukları yerler ilgimi çekti ve kendi teorilerim için bana çıkış yolları verdi. Yani beni bu romanı yazmaya iten, kendi çaresiz anlam arayışımdı. Kendime hep şunu soruyordum, “Bugün dünya yıkılsa, kıyamet kopsa… Sahip olduğumuz her şey yok olsa… Ardından insan türü, elinde bugünün deneyimleri ve teknolojisi olmadan yeniden bir yaşam sürecine başlasa… Zaman içinde yine bugün geldiğimiz noktaya gelir miydik?” Maya’da tam da bu soruya cevap vermeye çalıştım. Bunu yaparken de okumaktan ve izlemekten en çok keyif aldığım türde yazmak istedim. Her yazarın güçlü olduğu bir alan vardır. Benimkinin “hayal gücü” olduğuna inanıyorum. Gerçekliği olduğu gibi yazmak yerine kendi dünyalarımı yaratarak kendi gerçekliğim içinde daha özgür hissediyorum.

AK: “Yaralarımız bize ölümlü olduğumuzu hatırlatır. Bizi gördüğümüz sahte düşlerden uyandırır.” Maya romanının ortaya çıkış serüveni bu cümlede gizli sanki. Çünkü kıyamet kopmuş ve kıyamet sonrası geride kalan insanların suyla, toprakla, havayla kurdukları etkileşim sonucu birbirinden ayrışmasını okuyoruz. Maya’da fark edilen ya da imtihan edilen şey tam olarak ne?

Y.A: İnsan türü, sahip olduğu zekâ, hayal gücü, düşünme ve eyleme geçme becerisi yüzünden kendisini dünya üzerinde yaşayan en güçlü varlık olarak görüyor. Bu varlık evhamı, onun doğadaki her şeye, hatta kâinata bile hükmedebileceğini sanmasına neden oluyor. Oysa büyük bir yara alıp, ölümlü olduğunu hatırlayınca bu sahte düşten uyanmak zorunda kalıyor. İnsan, asırlardır bu gerçeği reddetmek için elinden geleni yapsa da aslında doğadaki her canlı gibi zayıf ve kırılgan. İsli Çocuklar: Maya, sonsuzluk arayışında olan insanın ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleşmesinin hikâyesi aslında. Gezegen bizi kıyametle sınıyor, elimizde avucumuzda ne varsa bizden alıyor. Yani dediğiniz gibi, kıyamet sonrası dünyada insanlar, yaralarıyla birlikte, yeniden bir yaşam kurmaya çalışıyor. Ancak kısır döngü burada da baş gösteriyor ve zaman geçtikçe, insan yeniden her şeyin hakimi olduğu yanılgısına düşüyor. Kendisine “emanet” olarak bırakılmış Maya için savaşmaya başlıyor. Ve Maya onlara küsüyor… Ve her şey, yine sil baştan.

AK: Karakterler eşliğinde yolunu çizen bir roman Maya. Nazar en önemli karakter. Ama romanın üst isminden de anladığımız üzere “İsli Çocuklar” hikâyenin gidişatına yön veriyorlar. Kim bu İsli Çocuklar ve bir toplum çocuklarına değer vermezse ne tür felaketler onları bekler?

YA: Dualık’ı kuran Şah Bilge’ye göre, her insan büyü yapabilme becerisiyle geliyor bu dünyaya. Çünkü ona göre büyü, doğadaki dört elementin sezgiler aracılığı ile harekete geçmesinden ve gerçekliğin bu sayede şekil değiştirmesinden başka bir şey değil. Şah Bilge her bebeğin doğayı dinleme becerisiyle doğduğunu ama büyüdükçe bu beceriyi unuttuğunu biliyor. Çünkü insan, diğer hayvan türlerinden farklı olarak, doğayla uyum içinde olmaya değil, onu olabildiğince baskılamaya ve yönetmeye çalışıyor. Bu imkânsız çaba içinde başarısız oldukça iyice öfkeleniyor. Öfke onu yalnızlaştırıyor, hırçınlaştırıyor… Şah Bilge, insan olmanın karanlığında henüz yolunu kaybetmemiş çocukları kurtarıp onlara doğanın kadim dilini öğretiyor. O zaman doğayla savaş bitiyor, onun eşliğinde bir yaratım süreci (büyü) başlıyor. Dualık çocukları, Şah Bilge için en karanlık çağları bile dönüştürebilecek ışık ve umudun simgesi aslında. Ben de Şah Bilge’ye tüm kalbimle inanıyorum. Dünyadaki karanlık, kayıp ve acı dolu çocuklukların eseri bence. Yıkım da yaratım da daha çocukken tohumlanıyor içimizde. Her şeyin başlangıcı çocukluk. Bir şeylerin değişmesini istiyorsak çocuklara çok değer vermemiz gerek.

AK: Nazar, hikâyenin yönünü değiştiren karakter olarak kaşımıza çıkıyor. Kahraman karakter ya da kurtarıcı karakter demek istemiyorum çünkü Nazar karakterinin ruhu romanın da ruhu aslında. Saf, kötülüklerden arınmış olarak hayal ettiğimiz ruhların gerçek tezahürü gibi. Nazar karakteri nasıl geldi size? Bir bağınız var sanki onunla, bu bağı da merak ederek soruyorum.

YA: Nazar’la bağımı tarif edebilmem çok zor aslında. Bu romanı yazmaya başladığım ilk günden beri o benim yegâne kaçışım, en büyük sığınağım. Onun annesi miyim, ablası mıyım, kendisi miyim, gerçekten bilmiyorum. Kağıt üzerinde Nazar’ın geçmişini, şimdisini ve geleceğini kurarken hep sezgilerimi dinledim. Onun her zorlukla karşılaşmasında şimdi dönüp kaçacak mı, kuşkuya mı düşecek, doğrudan saldıracak mı, gücünü mü kullanacak yoksa hile mi yapacak, değişime direnecek mi yoksa sonunda gücünü kabullenecek mi diye çok dikkatle sorguladım. Her epik yolculukta, kahraman yolculuk boyunca benzer duraklara uğrar. Kaçar, kovalanır, pes eder, dayanamaz saldırır, karşısına çıkan bilgelere bazen karşı çıkar, bazen sarılır… Ben Nazar tüm bu engellere kendi içsel tepkilerini versin istedim. Üzüldüğü zamanlarda güçsüz olmasına izin verdim. Çünkü Nazar’ın “iyi” ve “kötü” üzerine sıradan duyguları olsun istemedim. Bu hayatta her şeyi bildiğine inandığımız insanlar da hata yapar, çok iyi sandığımız insanlar da bize ihanet eder, kötü iyiye, iyi kötüye çok kolay dönüşür. Çünkü her şeyin bir nedeni vardır. Yıkım bile başka bir yıkımın sonucudur ve olması gerekiyorsa olur. Denge için teslim olmamız gerektiğini söylediğim doğa bile çoğu zaman şiddetlidir; depremler, olur, fırtınalar çıkar, doğa kendi kendini yok eder… Yıkılanların yerine yenileri gelir. Nazar, benim için bütün bu süreci tek başına içinde barındırıyor. Bu yüzden hem iyi hem de kötü olarak nitelendirilen her şeyi tek başına içinde taşıyor. Yani Nazar yeni yolculuğunda ne zaman, neye karar verecek şimdiden kestirebilmem çok zor. Onun bu iç dengesizliği, benim açımdan hikâyeye çok şey katıyor.

AK: Dualık romanın en önemli mekanı olarak karşımıza çıkıyor. Her şeyin başlangıcı; yaşamın sürdürülebilirliği ama aynı zamanda bitişini de başlatacak olan yer. Burası bir dergâh. Düzenin devamının sağlanması adına çocukların yetiştirildiği, ilim irfan sahibi hocaların olduğu bir dergâh. Ama çekişme burada da var. Sarayda olduğu kadar yok belki ama var. Üstelik tüm düzeni etkileyecek türden bir rekabet, çekişme mekânı diyebiliriz Dualık için. Dualık dergâhı ile neydi anlatmak istediğiniz?

YA: Dualık’la ilgili çalışırken kağıda yazdığım ilk cümle “evrenin ortasına kurulmuş bir mucizedir” olmuştu. Işıl ışıl meşalelerin aydınlattığı, nilüfer çiçekli havuzların olduğu, mutlu çocukların koşuşturduğu, bu hayatta merak ettiğimiz her sorunun cevabına sahip öğretmenlerin olduğu muhteşem bir yer hayal etmiştim. Sınırsız sevgi, bilgi, huzur ve mutluluk… Üstü ziftle kaplanmış bir dünyanın içinde, bir umut kaynağı. Ama böyle bir şey mümkün olabilir miydi gerçekten? Diyelim ki mümkün oldu, peki oradaki huzur sonsuza dek korunabilir miydi? Dünya üzerinde insanın olduğu herhangi bir yerde, herhangi bir zaman diliminde böyle bir şeyin mümkün olabileceğini hiç sanmıyorum. Çünkü devran hiç durmadan dönüyor, her şey biçim değiştiriyor ve bu devinim, dengenin sabit kalmasını engelliyor. Bütün çekişmeler, yeniden kurulacak denge için, eskisini yıkmaya meylediyor. Bu yüzden Dualık kadar kadim bir dergâhın bile sonu gelebiliyor. Dualık’ın ölümü, manevi olarak “Ölüm en büyük hatırlatıcıdır” diyor aslında. Güç ölümdedir ve ölüm doğanın en doğal parçasıdır. Bir düşman değildir ölüm, zamanı gelince tek yoldur.

AK: Maneviyattan devam etmek istiyorum, biraz da Şah Bilge karakterini de konuşmak amacıyla. İnançlarımız önemli (hem bildiğimiz dini anlamda hem de bir şey yaparken yaptığımız işe, girdiğimiz ilişkiye, söylediğimiz söze inanmak anlamında) ve zamanı, yeri geldiğinde her şeyin üstünde bir yere konumlanıyor. Bu distopik hikâye insanı insan kılan inançları da sorguluyor sanki. Roman ekseninde kalarak inançlarımızı nasıl kaybettik ve nasıl kazanabiliriz diye sorsam umudunuz var mı bu konuda?

YA: Bu bağlamda benim için en kıymetli ânlardan birisi, büyük katliam henüz yaşanmadan önce Şah Bilge’nin Sofi’yle gerçekleştirdiği sohbet. Genç öğretmenin sezgileri ona kötü şeyler olacağını söylüyor ama Şah Bilge ona ne olursa olsun asla korkmaması gerektiğini öğütlüyor. Aslında Şah Bilge Sofi’yi “teslimiyete ve doğaya güvenmeye” çağırıyor. Dualık dergâhında bir öğretmen bile olsan bunu gerçekleştirmek o kadar zor ki. Korku çok güçlü bir yıkıcı güç çünkü. İnsan farkında olmadan korku hissederek, her şeyi elleriyle yok ediyor. Şah Bilge, hikayenin Tanrısal gücü. Herkesin en zor zamanda yanında olmasını istediği kişi, bu yüzden onları en kritik zamanda yapayalnız bırakıyor. Şah Bilge, insanı insan yapan inançları sorgularken, insanın en büyük zaafının ölüm olduğunu söylüyor. Ölümden korkan insan, zalimleşiyor ve yok etmeye, zarar vermeye başlıyor. Kendisi öldürdüğü sürece, kimsenin onu öldüremeyeceğini sanıyor. Oysa günün sonunda, çırpına çırpına dirensek de, huzur içinde bir dere kenarına oturup beklese de, ölüm gelip onu buluyor. İnsan zihninde sessiz bir varoluş savaşı bu… Ama ben derimizin altına işlemiş o bağı her zaman bulacağımıza inanıyorum.  Biten her şey yeniden başlar… Benim her zaman umudum var.

AK: Nazar gibi distopik bir karakter, Dualık gibi distopik bir mekân yaratılması, yine bir sarayın varlığı, cemadi katliamı simgesel olarak  gerçek dünyanın tezahürleri aslında. Aslında distopik öyküler gerçek dünyanın içinden çıkıyor zaten ve tüm imgeler dünyası buna hizmet ediyor desem ne dersiniz?

YA: Bence tüm hikâyeler gerçek dünyamızın içinden çıkıyor. “Kahramanın Yolculuğu” olarak tarif edilen epik hikâye anlatım dili, zaten dünya tarihi boyunca dillere destan değişimler yaratabilmiş insanların yol haritasıyla neredeyse aynı. Yani aslında hikâye anlatım adımları, bir insanın kendi hayatını yaşarken attığı ya da atabileceği adımların, kusursuz bir matematiğe bürünmüş hâli… Bu izleği günümüz dünyasında kurmak yerine fantastik bir dünya yaratma tercihim ise dünyanın bugünkü hâliyle çok bağ kuramamamdan kaynaklanıyor. Daha derinin, daha karanlığın, daha bilinmezin olduğu zamanlarda yol almak benim en büyük mutluluğum. Pan’ın Labirenti filminde bunu çok güzel ifade etmişlerdi, “Gerçekler etrafınızı sardığında, tek sığınağınız hayal gücünüzdür.” Tam da bu duyguyla, hikâyelerimi evrenin ve gezegenin kendisinden bu kadar kopuk olmadığımız zaman dilimlerinde arıyorum ben. Dünyada bir yerlerde çok kıymetli bir şeylerin olduğunu hayal etmek bana o şeyleri aramak için güç veriyor.

 AK: Dünyanın tekrar yaşanılabilir bir yer olacağına inancınız var mı? Bir pandemi süreci yaşıyoruz ve hemen hemen bu süreçte yaşadığımız her şey distopik hikâyelere taş çıkaracak kadar gerçek. Nasıl oldu da böyle bir distopik gerçekliğin tam ortasında kalarak kapana kısılmış gibi hissettik ve bu süreçten sonra daha fazla distopik tarzda hikâyeler okur muyuz?

YA: Çok zorlu bir dönemden geçtiğimizi kabul ediyorum. Ama dönüp dünya tarihine baktığımda insanlığın geçmişte çok daha karanlık felaketlerle yüzleştiğini görüyorum. İnsanın hayatta kalma içgüdüsü çok kuvvetli. Bu yüzden ben bu gezegen tamamen yok olana dek, insanlığın da bir şekilde uyumlanarak var olacağına inanıyorum. Zaman her şeyin üzerinde. Mesela yolda yürürken bir karınca eziyoruz, o ölüyor. Biz yaşamaya devam ediyoruz, sonra biz de ölüyoruz. Başkaları yaşamaya devam ediyor. Yani aslında bize biricik ve sonsuz önemli gelen varlığımız, sürekli hareket eden bir düzen içinde yok olup gidiyor. Arada sürekli akan tek şey zaman. Yoksa insan gerçekten ölmek için doğuyor. Doğumuyla ölümü arasında geçen o süreç de kahramanın o dillere destan güzellikteki yolculuğu oluyor.

YORUMLAR

Ahmet Emin Aslan

Muhteşem bir söyleşi olmuş. Güzel sorular ve cevaplar akışta hoş bir bütünlük sağlamış. Hem Aynur hanımı hem de yazarımız Yeşim Aslan'ı ayrı ayrı kutlamak isterim. Teşekkürler...

14 Mayıs 2021

Öne Çıkanlar

Turgut Uyar'dan Esinlensek, Geyikli Ge..D. G. İbrişim
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

3 Mart 2025

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Antalya, sadece denizi, güneşi ve tarihi ile değil, aynı zamanda mutfağıyla da ziyaretçilerini büyüleyen bir şehir. Akdeniz’in taptaze malzemeleriyle hazırlanan yemekler, hem hafif hem de lezzetli olmasıyla biliniyor. Eğer bir lezzet keşfine çıkmayı planlıyorsanız, önceli..

Devamı..

Victoria Dönemi’nde Kedileri Beslemek

Kathryn Hughes

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024