Adam iki kanatlı, demir kemerli, yer yer pas tutmuş, azametiyle bu silik sokakta bir anıt gibi yükselen kapının önünde duruyor. Bir adım geri çekilerek bu ihtişam abidesi kapıyı yukarıdan aşağı süzüyor. Ardından kapıdan içeri giriyor. Adam otuzlu yaşların başında. Donuk ve dalgın bakışları boşlukta bir noktaya, durgun bir denizde süzülen kayık gibi ilerliyor. Zihninin kıyısında, bu aheste bakışlarına birtakım düşünceler eşlik ediyor.
Hava kasvetli. Gök kabarıyor. Koyu bir sessizlik sanki bütün kâinata hâkim. Adamın büyük bir huzur duyduğu, bedeninin her zerresinde hissettiği bu derin sessizliğin hükmünü bozan rüzgâr, âdeta maddiyat ve maneviyatın tam ortasında durarak adamın düşünce dünyasında oylumsuz süzülmesine yol açıyor. Ön cephesinden çarpan rüzgâr füme, süet trençkotunu bir yelken gibi şişiriyor. Rüzgârın bu cüretini, trençkotun önünü küçük, kıvrak hareketlerle ilikleyerek savuşturuyor. Adam bir Chopin noktürnü gibi salınıyor. Birazdan kadına, yıllar boyunca göğüs kafesine sır ettiği, kalabalığından boğulduğu ve gizlemeye çalıştığı tüm hislerini açıklayacak. Dizlerinden ayaklarına, dirseklerinden ellerine kadar titriyor, tarifsiz bir sıkıntı midesini altüst ediyor. Kalabalıkta, herkesin içinde biriyle sohbet ederken kalabalığın onu dinlediğini düşünür, çekinir. Ancak şimdi kalabalığın onu dinlemeyeceğinden emin. Bedenini saran heyecan bu kalabalıktan değil, kadına söyleyeceklerinden. Belki de söyleyemeyeceklerinden. Zihninin en koyu dehlizlerinde, kalbinin en ücra odalarında tuttuğu bu gizi kendine bile söyleyemiyor. Öyle ki nasıl başlayacağını, hangi sözcükleri seçeceğini dahi bilmiyor, konuşmaya başladığında sözcükler boğazına sıralanıyor, tıkanıyor ve nihayet, anlamlı, anlamsız bir dizi cümle döküyor. İşte bu, sevdadan feragat edip inzivaya çekilen, bir ömrün tamamını esir almış eziyet yüklü gönülden yükselen bir itiraf.
Cümleleri toparlayamayınca, kadının yanına varmadan zihninden bir de prova etmek istiyor:
“Merhaba, şiirlerimin ve öykülerimin kadını. Sen bir mehtabın donuk sarısı kadar… Sen… Biliyor musun?… Neden bunca zaman sonra diyeceksin?… Aslında… Seni kaybetmekten… Seviyorum… Sevmiyordum…”
Eli trençkotunun iç cebine gidiyor. Bir cüzdan çıkarıyor. Cüzdanını açıp kadının resmine bakıyor dalgın gözlerle. Cüzdanın ön bölmesinden kadına ait birkaç hatıra, öbür bölmesinden üzerinde küçük şiirler ve kısa kısa notlar bulunan birkaç kâğıt parçası çıkarıyor. Cüzdana bir ömürlük sevda sığdırılabilir mi? Sığdırılabilir, sığıyor, sığdı.
“Aslında seviyor-dum, bir bayram sabahına kadar. Babanın ölü aşkı, mazinin bütün kasvetiyle kulaklarımda tınlayana kadar. Baban, sevdasının bedelini bana ödetene kadar. O an gömdüm sevdamı bayram sabahına. Bana, boynundan süzülen erdemin kaldı, bir de dünyadaki tüm fenalıklardan münezzeh saflığın. Aslında hâlâ seviyorum, erdemini, saflığını…”
Gök, kâinata göz dağı verircesine aniden gürlüyor. Adam bu görkemli gürültüyle irkiliyor. Duruyor. Kadın şimdi tam karşısında. Kalabalık sessiz. Kadına yaklaşıyor, az önceki prova, tüm cümleler, bedenine hâkim olmasına izin vermeyen bir heyecanın doğurduğu titremeyle zihninden silinip gidiyor, böylece telaşlanıyor, göğsünden kulaklarına, şakaklarına dek yükselen ateşle bir dizi cümleleri sıralamaya başlıyor:
“Bu küskün ruhun yetisiz düşlerine doğan bir ütopyasın. Bir sarı kasımpatı hangi coğrafyanın güneşi ise sen o mevsimin mehtabısın. Ben de sarı sıcak kentin mareşali; o mevsimin güneş bekçisiyim.”
Rüzgâr, tahammül sınırlarını zorlayıp yeğinleşmeye, gökte kabaran bulutlar, iki sevda tutkunu, yağmur ve toprağı vuslata erdirmek için ilk damlaları yeryüzüne usulca ve pek seyrek serpmeye başlıyor. Yaklaşan bu gök tansığının, adamın farkına varması için ağaçlar, üst dallarıyla birbirlerine yaslanıp çekiliyor. Adam cebinden, evvelden kadının ona verdiği bir ipekli mendil çıkarıp yanaklarından süzülen iki damla yaşı siliyor. Mendili buruşturup derin bir üzüntüyle avcunda sıkıyor. Avcunu açtığında topraktan kaynayan bir pınar gibi fışkıran mendili cebine geri koyuyor.
“Şimdi yoksun, ancak ben seni yaşıyorum. Sen, ölene dek yaşayacağım bir mevsimsin.”
Adam, usulca eğilip elindeki bir demet sarı kasımpatıyı kadının mezarına bırakıyor.
Tablo: Henri Fantin-Latour (1836–1904), “Yellow Chrysanthemums”, 1879.